İnsanlığın ezelî ve ebedî arayışıdır huzur. Hz. Peygamber’in (sav) rahmet yüklü nefesiyle dünyaya ilan ettiği o büyük muştu, bize barış içinde bir arada yaşamanın sadece mümkün değil, kaçınılmaz bir hakikat ve zorunluluk olduğunu anlatır. Fakat bu imkân, kendi kendine yeşeren bir nebat gibi değildir; insan ruhunun, toprağına gösterdiği ihtimama ve bağlı olduğu sarsılmaz usullere muhtaçtır.
Bugün modern dünyanın tenhalığında, kalabalıklar içinde yalnızlaşan insanlık için bir arada yaşamanın önündeki engelleri, yani ruhumuzun o gizli marazlarını yeniden teşhis etme ve tedavi üretmenin vaktidir.
Bir arada yaşama irademizi baltalayan, bizi birbirimize yabancılaştıran yaralarımız derindir. Bunlardan bazıları şöyle özetlenebilir:
“Onun ayetlerinden biri de, gökleri ve yeri yaratması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olmasıdır. Şüphesiz bunda bilenler için ibretler vardır.” (Rûm, 30/22)
“Rabbin dileseydi insanları elbette tek bir ümmet yapardı.” (Hûd, 11/118)
“Ey insanlar! Şüphesiz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık, tanışasınız diye sizi kavim ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız O’na itaatsizlikten en fazla sakınanızdır…” (Hucûrât, 49/13)
Bir Telkin: İnsanın şeref ve haysiyeti, kendi iradesi dışında doğduğu ırk, soy veya aidiyetlerde değil; kendi hür iradesi ve emeğiyle inşa ettiği ahlâki değerlerde gizlidir. Bu sebepten kazandığınla ve gayretinle övün. Sana hibe edilenle değil.
Toplumsal yapının çatlayan duvarlarını ancak kalbin derinliklerinden süzülen ahlaki ve insani erdemlerle tamir edebiliriz. Bunun için:
“De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın…” (Âl-i İmrân, 3/31)
“Hâlbuki sen onların içinde iken Allah, onlara azap edecek değildir…” (Enfâl, 8/33)
O Kutlu Elçi (sav) cennetin kapısını sevgi anahtarıyla açar:
“Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin olsun ki, iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de gerçek anlamda iman etmiş olamazsınız. Yaptığınızda birbirinizi seveceğiniz şeyi size haber vereyim mi? Aranızda selamı yayınız.” (Müslim)
Mümin, kendisi için istediğini kardeşi için de arzulayandır. O, kardeşinin derdiyle dertlenen, ayıplarını örten, uzlaşıp kaynaşan (ülfet eden) insandır. Nitekim Efendimiz, “Mümin ülfet eden insandır; ülfet etmeyen ve kendisiyle ülfet kurulamayan insanda hayır yoktur” buyurmuştur.
Çağımız insanı, iç dünyasında barış ilan etmedikçe dış dünyasında sulhü bulamaz. Vahyin nûru, sert kalpler kayalığına değil, yumuşak ve temiz bir gönül toprağına konaklamalıdır. Sureta dindar görünüp kalbi taşa dönenlerin din anlayışı, kuruyup gitmeye mahkûmdur. Vahyin kontrolünden çıkan vicdansız bir akıl; korku, kibir ve düşmanlık üretir.
Bizim harcımız; Ahmet Yesevîlerin, Yunus Emrelerin, Mevlanaların, Hacı Bektaş ve Hacı Bayram Velîlerin fıtrat toprağına ektiği “Yaratılanı severiz, Yaradan’dan ötürü” tohumuyla karılmıştır. İşte bu sevgi medeniyetinin erleri, insanlığın kutsallarına yönelen her türlü nefretin karşısında dimdik durmayı bir asalet vazifesi bilirler.
“Mü’minler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar.” (Buhari, Müslim)
Ne muazzam bir benzetme… İki önemli hakikat fışkırır bu nebevî kaynaktan: İlki, aynaya bakıp nefsimizi, suretimizi ve siretimizi test etme imkânı; ikincisi ise yekvücut olma zorunluluğumuz. Eğer mümin kardeşine bir iyilik dokunursa kendi ruhu ferahlamalı, bir kötülük dokunursa kendi canı yanmalıdır. Münafıkların aksine, kardeşinin derdiyle uykusuz kalabilmelidir insan.
İnsan vücudu, her bir hücresiyle muazzam bir fabrikadır. Hz. Ali (ra) bu sırra hitaben, “Nefsini tanıyan, Rabbini tanır” buyurmuştur. Kul, kendi içindeki bu muazzam nizamı fark ettiğinde, dışarıdaki kavgalardan elini çeker.
Ma’ruf-i Kerhi hazretlerinin buyurduğu gibi:
“Allah bir kuluna hayır dilediği zaman, ona Salih amel kapısını açar, insanlarla mücadele ve münakaşa kapısını kapatır.”
Her şey, insanın kendisiyle ve Yaradan’ıyla arasını düzeltmesiyle başlar. Kim Allah ile arasını düzeltirse, Allah da onun kullarla arasını düzeltir. Kul, adımlarını “Allah için” atmaya başladığında, göklerin ve yerin sevgisine mazhar olur. Cebrail (as) semadan seslenir, yeryüzü o kulun önünde bir muhabbet deryasına dönüşür.
Sözün özü, Dımaşk Mescidi’nde Muaz bin Cebel’in (ra) kutlu müjdesinde gizlidir:
“Allah-u Zülcelâl buyuruyor ki: Benim rızam için birbirini sevenlere, Benim rızam için oturup sohbet edenlere, Benim rızam için birbirlerini ziyaret edenlere muhabbetim haktır.”
Fiillerimizin başı, sonu ve işleyişi “Allah için” olduğunda, o mukaddes hitabın sırrına ereceğiz: “Ey insanlar! Rabbiniz birdir, babanız birdir…” Ve o gün anlayacağız ki, Hakk’ın rızasına giden yegâne yol, Yaradan’ın hatırına yaratılanı sevmekten geçmektedir.