eğitim,öğretim,terbiye,talim,Meb,Üniversite,öğrenci,öğretmen,muallim,öğretim üyesi,maarif,aile,
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak

Prof. Dr. Kemal Timur

1969 yılında Besni’nin Yazı Yalankoz Köyü’nde doğdu. 1987’de lise, 1993’te lisans, 1995’te yüksek lisans, 2001’de doktora öğrenimini tamamladı. 2003 yılında Erciyes Üniversitesi Yozgat Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, Yeni Türk Edebiyatı Anabilim Dalında Yrd. Doç. Dr. kadrosuna atandı. 9 Ocak 2009 tarihinde Doçent, 22 Temmuz 2014 tarihinde ise Prof. Dr. olarak ataması yapıldı. 2011 yılında üç ay Amerika Birleşik Devletleri Kuzey Texas Üniversitesinde (University of North Texas) çalıştı ve bazı araştırmalarda bulundu. Akademik hayatında Dumlupınar Üniversitesi, Yozgat Bozok Üniversitesi, Dicle Üniversitesi, Düzce Üniversitesi ve Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesinde Yeni Türk Edebiyatı, Batı Edebiyatı, Edebi Akımlar, Şiir Tahlilleri, Türk Hikâyesi, Türk Romanı, Tenkit Tarihi, Tanzimat Devri Türk Edebiyatı, Servet-i Fünûn Dönemi Türk Edebiyatı, Tanzimat Dönemi Edebi Metinleri, Servet-i Fünûn Dönemi Edebi Metinleri, Metin Tahlilleri, Yeni Türk Edebiyatında Devirler ve Nesiller, Servet-i Fünûn Şiiri, Yeni Türk Edebiyatında Roman ve Hikâye Tahlilleri, Yeni Türk Edebiyatında Şiir Tahlilleri, Sosyal Değişim ve Roman, Yeni Türk Nesrinde Hikâye ve Romanın Gelişimi ve Günümüz Türk Şiiri derslerini yürüttü. Kemal Timur, Türkiye’nin farklı illerinde Üniversitedeki görevi sırasında farklı öğrenci ve kesimlere Safahat atölyesi çerçevesinde Mehmet Akif ve Safahat Okumaları konusunda seminerler verdi. Yine çalıştığı farklı üniversitelerde Dekanlık, Dekan Yardımcılığı, Bölüm Başkanlığı, Senato Üyeliği, Üniversite Yönetim Kurulu Üyeliği ve Sosyal ve Beşeri Bilimler Etik Kurulu Üyeliği gibi görevlerde bulundu. Yeni Türk Edebiyatı alanında kırk beş civarında öğrencinin Yüksek Lisans ve Doktora tezini yönetti. Edebiyat ve sanat alanında ulusal ve uluslararası dergilerde seksen civarında makalesi yayınlandı. Elli beş civarında radyo ve televizyon programında konuşmacı olarak yer aldı. Yaklaşık elli altı kitap ve kitap bölümüne imza attı. Kırk civarında kitap ve dergide editörlük görevinde bulundu. Alanıyla ilgili altı farklı projede yürütücü olarak görev yaptı. Evli ve üç çocuk babası olan Kemal Timur, Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi, İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümündeki görevini sürdürmektedir.

    Okumak… Derinleşmek… Olgunlaşmak…

    Başlarken

    Eğitim öğretimle ilgili yazdığım yazılarda, gündemde olan güncel konulardan ziyade, tarihi süreçte yaşanan ve yazılan, bizim gönül coğrafyamızın ruhunu yansıtan ve sanat yönü ön planda olan önemli bazı eserlere dikkatleri çekmeyi ve bunlardan yararlanmayı daha faydalı buluyorum. Dolayısıyla bunları öğrenmek için, gençlerimizi, öğrencilerimizi ve okuyucularımızı, bize ait olan bu kıymetli eserlere yönlendirmek istiyorum.

    Yine bilindiği gibi sosyal bilimciler; felsefî, tarihî ve psikolojik bir hadiseyi anlatırken, daha ziyade bilimsel verilere dayanarak yazılarını kaleme alıp o şekilde belli bir sonuca varırlar. Sanat ruhlu insanlar, edebiyatçılar, şairler ve yazarlar ise okuyucusuna vermek istedikleri bilgiyi, hayal dünyalarında belli bir sanat süzgecinden geçirdikten sonra kurgulayıp, onları oluşturdukları karakterler ve kahramanlar vasıtasıyla vermeye çalışırlar. Bu tarz yazılı metodu ise daha ziyade hikâye ve roman yazarları kullanırlar.

    Sanatçının Bakışı ve Gücü

    Daha önce Sezai Karakoç ile ilgili yazdığım bir yazıda da vurguladığım gibi, sanatçının dışa ya da dış âleme bakışında, bir derece birbirleriyle ilişkili yönleri olduğu gibi farklı yanları da vardır. Eserin ortaya çıkarılışında sanatçı, bir nevi evreni tazeleyen durumundadır.  Bu yönüyle o, yeniden bir doğuşa çağırıcı konumunda olduğu gibi aynı zamanda eseri ve eşyayı günışığına çıkarıcı durumundadır. Sanatçı tüm bu yönleriyle tarihin restorasyon çığırını bir nevi yoklayıcı pozisyonundadır. O aynı zamanda nesneyi dirilişe çekip götüren bir güç ve yetki ödeviyle de donanmıştır. Sanatçının karşılaştığı bu gerçek realite ise, ta­biat ve tarihtir.

    Burada sanatçı, tabiatla yalın ve çıplak bir karşılaşma halin­dedir. Ses, renk, biçim ve hareket, bütün zenginliği ve uyumlarıyla bu ön ve arka plânlarıyla, irili ufaklı birlikler halinde, sanatçıya her an tabiatın açtığı bir şölen, bir ziyafet sofrası ya da tersine bir sefalet tablosu sunarlar. İlk önce, dolaysız olarak şair, bu seslerin; ressam, renklerin, çizgi­lerin ve biçimlerin; mimar ise hacimlerin terbiye kürsüsünden dersini alır.

    Karakoç’a göre sanatçının ikinci realite katı ise, tarihin toplum hazine­sinde biriken tabakalarıdır. Bu yönüyle din, felsefe, bilim, düşün­ce, ideoloji ve eylemler, bir nevi sanat eserinin ikinci tabakaları sayılırlar. Yani, insanların ve toplumların, vahiy, alın teri ve dehayla ortaya koydukları ve oluşturdukları eserler, kimi yerde birbirinden iyice kopuk, kimi yerde de birbi­riyle iç içe olarak adeta birer insanlık sergisi sunarlar.

    Dolayısıyla, eğitim öğretim ya da başka konularla ilgili insanlara fayda sağlayan eserler, sadece bu alanda yazılan akademik ve bilimsel eserler değildir. Bu çerçevede baktığımızda Tanzimat döneminde; eğitim öğretim, sanat ve matbuat alanında birçok başarıya imza atan Ahmet Mithat Efendi’nin (1844-1912) çoğu romanını tezli eser olarak kabul etmek mümkündür. Çünkü Ahmet Mithat Efendi her eserinde felsefî olarak okuyucusuna bir şeyler aşılamak ya da vermek ister. Bu düşüncelerini bazen kahramanlar vasıtasıyla bazen de kendisi bir yazar olarak vermeye çalışır. Kimi zaman da vermek istediği düşüncesinin olumlu olumsuz taraflarını aktararak tercihi okuyucuya bırakır. Felâtun Bey ile Rakım Efendi, Paris’te Bir Türk, Dürdane Hanım, Ahmet Metin ve Şirzad, Acayib-i Âlem ve Diplomalı Kız bunlardan bazılarıdır.

    Bir Roman Örneği

    Konu uzamasın diye bu yazımda sadece Felâtun Bey ile Rakım Efendi romanı üzerinde durmak istiyorum. Bilindiği gibi Tanzimat’tan sonra eli kalem tutan hemen hemen tüm aydınlar, yanlış batılılaşmayla ilgili yazılar kaleme alırlar. Yine bu dönemde tüm hikâye ve roman yazarları da bu konuyla ilgili eserler ortaya koyarlar. Bu alanda hemen ilk akla gelen yazar ve şairler şunlardır: Ahmet Mithat Efendi (Felâtun Bey), Namık Kemal (İntibah), Recaizade (Araba Sevdası), Hüseyin Rahmi (Şık)… Başka roman ve hikâye yazan şair ve yazarlar da vardır elbette. Ancak yazımı uzatmama adına hepsini yazmıyorum.

    Burada yanlış batılılaşmayla ilgili Recaizade, Namık Kemal ve Hüseyin Rahmi gibi şair ve yazarlar, birer karakter ya da başkahraman vasıtasıyla, yanlış batılılaşmayı sadece bir problem olarak ortaya koyarlar. Çözüm olarak pek de bir öneride bulunmazlar. Ancak Ahmet Mithat Efendi bu konuda yazdığı romanlarda, başta Felâtun Bey ile Rakım Efendi romanı olmak üzere diğer romanlarında da birer kahraman vasıtasıyla hem bu yanlış batılılaşmayı, kendine göre, ortaya koyar hem de bir çözüm önerisi olarak başka bir kahramanı onun karşısına çıkarır. Böylece asıl mesajını, düşüncesini ya da felsefesini, hayalinde ideal bir tip olarak kurguladığı, bu kahramanlar üzerinden ortaya koyar. Yani okuyucusuna, bu problemi, yani yanlış batılılaşma problemini aşmanız için şu romanda hayatını ortaya koyduğum Rakım Efendi gibi olmalısınız, demez. Ancak, açıkça olmasa da, bunu okuyucusunun seviyesine göre onlara hissettirir. Tabi ki Ahmet Mithat Efendi bir edebi metin olan romanında, bir eğitim bilimci gibi, işte ben yanlış batılılaşmayı böyle görüyorum ve size gösteriyorum ya da anlatıyorum demeyecektir. Dolayısıyla olayları roman formatı içinde önce zihninde kurgulayarak anlatır ve bu konudaki tercihi de okuyucuya bırakır.

    O halde konunun daha iyi anlaşılması için bu romandaki bazı olayları anlatıp “eğitim öğretim ve yanlış batılılaşma açısından” kısaca bir değerlendirmesini yapmaya çalışalım.

    Kendine ve topluma yararlı Rakım Efendi ile alafranga/züppe bir tip olarak kurgulanan Felâtun Bey’in hayatlarının adeta bir karşılaştırılması yapılan romandaki Mustafa Meraki Efendi, aşırı bir alafrangalık meraklısıdır. Biri kız, diğeri erkek iki çocuğu vardır. Kızı Mihriban’ı doğuran karısı, doğum esnasında vefat eder. Romanında her konuda mesaj vermek isteyen yazar, kadının bu durumda iken vefatından dolayı onun şehit olduğunu da hemen vurgulama ihtiyacı duyar.

    Baba Mustafa Meraki Efendi, bu iki çocuğu batılı anlamda ve günün modasına uyma adına çok şık giydirir; fakat öğrenimlerine o kadar önem vermez. Oğlu Felâtun Bey büyüyünce de önemli kurumlardan birine memur olur. Fakat Felâtun, işe gidecek yerde vaktinin çoğunu eğlence yerlerinde ve ahbapları ziyaretle geçirir. Babası vefat edince payına on altı bin liralık bir miras düşer. Felâtun Bey, alafrangalığa o kadar özenir ki, babasının vefatında bile siyah elbiseler giyerek onları taklit eder. Onun bu konudaki aşırılıklarını gören arkadaşı Rakım Efendi ise onu bu konuda uyarma ihtiyacı duyar. Ona: “Evet alafranga yaşantıda bu tarz adetler vardır, ama biz, yani biz Türkler bu kaideye riayet etmeye mecbur değiliz. Bizde Cuma geceleri bir Yasin-i şerif ile mevtalarımızı anmak varken…” bunlar bize yakışmaz, bizim inançlarımızda da böyle bir durum yoktur anlamında nasihatlerde bulunsa da ona pek söz geçiremez.

    Sonrasında Felâtun Bey, yine alafrangalık adına Polini adlı bir aktrise âşık olur. Âşık olduğu aktris uğrunda bütün servetini tükettiği gibi, o günkü parayla, bin beş yüz lira da borca girer. Alafrangalık adına onlarca hata yapar ve sonunda tanıdıklarından birinin yardımıyla Akdeniz adalarından birinde bir mutasarrıflık, yani idari bir görev elde ederek İstanbul’dan uzaklaşmak zorunda kalır.

    Rakım Efendi ise, eski tophane kavaslarından birinin oğludur. Daha bir yaşında iken babası ölmüştür. Annesi ve Arap dadısı Fedayi’nin çalışmaları sayesinde zor da olsa öğrenimini tamamlar. Annesi vefat edince Fedayi ona bir anne şefkatiyle bakar ve onu sever. Rakım, daha sonra hariciye, yani dışişleri bakanlığında memur olur. Buraya önce parasız, sonra da ufak bir aylıkla gidip gelir. Yazar ise burada onun: “Cenab-ı Hakk’ın takdir ettiği kadar kazancını” temin ettiğini özellikle belirtir. Kendi imkân ve çabalarıyla Fransızca öğrenir, bir matbaacıya kitap çevirir, yabancılara Türkçe dersi verir ve böylece epey para da kazanır. Bu kazancıyla Canan adlı küçük bir cariyeyi satın alarak onu okutup yazdırır ve ona ayrıca o dönemde, biraz da moda olan, piyano dersi aldırır. Sonunda iyice yetişmiş bulunan Canan ile evlenir.

    Rakım Efendi, tüm bu yönleriyle Doğu ve Batı değerlerini şahsında birleştiren bir kahramandır. Bununla birlikte o, inançlarına bağlı birisi olmasına rağmen kusursuz birisi de değildir. Çok defa idealize bir tavır sergilese de bazen şahsi hislerine de yenik düşer. Ara sıra içki içer, cariyesinin öğretmeni Madam Jozefino ile uygunsuz tavırlarda bulunur. Aslında burada yazar şunu vurgulamak istiyor. İnsan ne kadar ideal bir tip olsa da ara sıra hislerine yenilip yanlışlıklar da yapabilir. Önemli olan bu hatalar yapıldıktan sonra hatasını anlayıp onlardan vazgeçmektir.

    Rakım Efendi, bir gün ailece hem gezmek hem de piknik yapmaya gitmek ister. Canan’ın hocası Jozefino’yu da beraberlerinde götürürler. Buna çok sevinen Jozefino, Rakım’ı övünce, tevazukâr ve inançlarına bağlı olan Rakım Efendi: “…Lâkin bunda bizi bu kadar methe bir değer göremiyorum. Sabahı Allah teşkil ediyor, bu denizi, bu mevkii de o yaratmış” sözleriyle Allah’ın kendilerine sunduğu nimetlere şükretmeyi de ihmal etmez. Mesirede, yani gitmiş oldukları piknik alanında güzel vakit geçiren aile, akşam ezanına kadar orada kalırlar. Sanki yazar burada vakti belirtmek ya da vaktin nasıl geçtiğini vurgulamak için özellikle bu akşam ezanı tabirini kullanır. Çünkü muhafazakâr bir toplumdan oluşan Osmanlı insanı, vakti bile dini unsurlara göre belirlemektedir.

    Rakım Efendi, İngiliz vatandaşı olan Ziklas ailesinin iki kız çocuğuna Türkçe ve Türk edebiyatına dair dersler verir. Onlara Türkçe öğretmek yanında diğer bazı Şark ilimleri konusunda da bilgiler verir. İngiliz aile ve kızlar, hem onun bu Doğu ve Batı konusundaki ilmi birikimine hem de dürüstlüğüne hayran olurlar. Rakım, tutum ve davranışlarıyla onları o kadar etkiler ki, İngiliz asıllı olan bu kızlar, ahlâk ve terbiyeleri bakımından Müslüman kızları gibi hasletler de kazanırlar. Bunları gözlemleyen bir başka İngiliz, kızların babasına, “Canım şu kızları Müslüman mı edeceksiniz? diye sorduğunda, Ziklas da: “Vallah ben size bir şey söyleyeyim mi? Korkuyorum ki, bizim kızlar Katolik rahibeleri gibi kocasız kalacaklar” şeklinde cevap vererek onu bu konuda tasdik eder.

    Rakım’ı her konuda takdir eden İngiliz aile, onun evini, evdeki yaşantısını hep merak edip dururlar. Bunun üzerine Rakım da gayet medeni bir tarzda bu teklifi kabul eder. Ancak kendi prensiplerinden de taviz vermeyerek, onlara alaturka tarzda bir ziyafet vereceğini belirterek aileyi evine davet eder. Bu davette başka bir sıkıntının yaşanacağını da Ziklas ailesine söyler. Ziklas, Rakıma “Nedir o müşkülat?” diye sorunca da Rakım: “Biz Müslüman olduğumuzdan, bizim karılar erkeklerden kaçar” şeklinde bir cevap verir. Yani onlara, Türk ve Müslüman bir toplumun haremlik selamlık durumunu hiçbir aşağılık kompleksine kapılmadan açıkça onlara hatırlatmış olur.

    Rakım Efendi’nin evinde güzel Canan’ı gören İngiliz kızları, onu kıskanırlar. Çünkü Can, belli etmeden öğretmeni olan Rakım’ı sevmektedir. Ancak bundan ne ailenin ne de Rakım’ın haberi vardır. Günden güne aşkı artan Can, sonunda verem olur ve günlerce yatakta yatar. Onu kontrol eden Doktor, Can’ın Rakım’ı sevdiğini, yaptığı bir deney sonucunda öğrenir.

    Rakım eve davet edilir ve ona bu aşk durumu anlatıldığında, o hem şaşırır hem de böyle bir durumdan haberinin olmadığını dini ve namusu üzerine yemin ederek onlara bildirir. Kızın kurtuluşu için Rakım’ın Can ile evlenmesi gerektiğini Doktor ona hatırlatır. Ancak Rakım, hem Canan’ı sevmekte hem de Can’la dinleri farklıdır. Onun için buna sıcak bakmaz. Doktor ise: “Sizin dininizin bu konuda müsaadesi de vardır zannederim. Mister Ziklas ise, bu konuda geniş düşünen serbest bir adamdır” dedikten sonra, Ziklas: “Ne diyorsunuz Allah’ı severseniz? Bu uğurda ben kızımın Müslüman olmasına da razı olurum. İslâmiyet fena mıdır? Hep bir Allah’a tapmıyor muyuz? İnancımız arasında ne kadar fark var ki! İsa ve Meryem dahi bir kızı helâktan kurtarmak için İslâm olmak suretinde tebdil-i mezheb etmesine cevaz gösterir” şeklinde olumlu cevap verir.

    İşte görüldüğü gibi burada Rakım Efendi, bize ve Batıya dair öyle iyi bir eğitim almıştır ki, ne geleneklerinden ne de inançlarından taviz verir.

    Sonrasında ise Doktor, kızı kurtarmak için onun yanına varır ve Rakım’la ilgili sorular sorar. Doğruyu söylemediği takdirde kendisinin papazlar gibi bütün bilinmeyen sırları bildiğini de Can’a hatırlatır. Kızın utandığını gören Doktor, ona umut vermek, hastalıktan kurtarmak için Rakım’la evlenebileceğini ve iki dinin de buna cevaz verdiğini anımsatır. Ancak Can, bütün bu anlatılanların onu kurtarmak için olduğunu anlar ve Rakım’ın Canan ile evleneceğini vurgular. Ayrıca; babası, Doktor ve Rakım’ın bu fedakârlığa katlandıkları için üçüne teşekkür de eder. Bu olaylar sonunda Can, Rakım’a dönerek onu çok sevdiğini; ancak bunun artık ahirette gerçekleşebileceğini söyler.

    Rakım, tüm yaşananlardan sonra maddî olarak da belli bir refaha ulaşır. Canan ile evlendiğinden mesut bir hayat sürer. Bu duruma özenen Jozefino, “Mesutsun Rakım, vallah mesutsun. Yüzünü yerlere sürerek Cenab-ı Hakk’a dua ve teşekkür et” der. Rakım ise, “Evet Cenab-ı Hakk’ın, hakkımda olan bunca lütf-ı ihsanını takdir etmeyecek kadar değilim Madam” der. “Benim gibi öksüz çocuğu bu kadar nimete gark etmek, bana senin gibi dostlar vermek Allah’ın lütuf ve ihsanından başka bir şey değildir” diyerek hâline şükreder ve Allah’a karşı olan memnuniyetini de bu şekilde göstermiş olur.

    Netice-i Kelam

    Romanda daha bunlar gibi birçok ibretli ve mesaj nitelikli hadise yaşanır. Tüm bunlar da yazar tarafından Rakım Efendi ile Felâtun Bey üzerinden verilir. İlk başlarda Rakım Efendi, fakir bir ailenin çocuğudur. Ancak kendi imkânlarıyla eğitim ve öğretim durumunu geliştirmiştir. Tüm eğitim öğretim süreçlerinde kendi örfünü, âdetini, inancını öğrenir ve bunlar konusunda mümkün mertebe taviz vermez. Kendi el emeğiyle geçinir. Her konuda dürüsttür. İnançlarını mümkün mertebe yaşamaya çalışır. Hiçbir zaman yalan söylemez. Tüm bu yönleriyle etrafındaki yerli ve yabancı şahısları da kendisine hayran bırakır. Hem Doğu hem de Batı kültürünü iyi bilir. Yabancı dil öğrenir. Türk diline ve edebiyatına vakıf olduğu gibi Batı dili ve edebiyatı konularına da vakıftır. Tüm bu yönleriyle İngiliz ailesi ve kızlarını da kendisine hayran bırakır. Diğer yandan Batıyı yanlış anlayan Felâtun Bey ise, zengin bir aile çocuğudur. Hem kendi kültürünü hem de Batı kültürünü anlamış değildir. Tüm bilgileri eksiktir. Batıyı da bilmediği için yaptığı tüm hareketler sadece göstermelik ve şekle ait olan taklidi davranışlardır. Bundan dolayı baba servetini boş yere harcayarak perişan olur. Ne kendine ne de etrafına bir faydası olur. Maddi ve manevi olarak iflasın eşiğine girdiği gibi yabancı kızlardan da pek ilgi görmez.

    Roman ve roman teorisi ile ilgili az bilgi sahibi olan lise ya da üniversite mezunu bir genç bu romanı ilk okuduğunda, konuyu sadece şu şekilde algılayabilir. Rakım Efendinin yaşadığı aşklar ya da Felâtun Bey’in aşkı uğruna verdiği mücadeleler ve bunun sonuçsuz kalması. Yine okuyucuların çoğu Rakım Efendi’nin mükemmel bir insan olduğunu, bilgili, kültürlü ve dürüst olduğunu öğrenip ona özenirken, Felâtun Beyden de nefret edebilir. Çünkü bir roman yazarı olan Ahmet Mithat Efendi burada, “İşte ben sizlere yanlış batılılaşmayı anlatıyorum” şeklinde bir bilgi vermiyor. Mesajlarını kurguladığı şahısların hayatları üzerinden vermeye çalışıyor. Ancak tüm bunları algılamak için okuyucunun belli bir edebi kültür ve seviyeyi yakalaması gerekiyor. Eskiden, edebiyatta, sanat denince ilk akla gelen şey şiirdir. Çünkü nesir, yani roman gibi düz yazıyla yazılan eserler, pek de sanattan sayılmıyorlar. Şiiri anlamak zaten zordur. Çünkü o kültüre vakıf olmak gerekiyor. Ancak kanaatimce belli bir seviyeyi yakalayamayan okuyucu, düz yazıdan oluşan roman ve hikâyeleri de çok az anlamaktadır. Dolayısıyla belli bir seviyeyi yakalamadan romanı anlamak da kolay olmasa gerek. O halde, ilmin ve okumanın yaşı da olmadığına göre, son söz olarak: “okumaya, derinleşmeye ve olgunlaşmaya devam” diyelim…

    Prof. Dr. Kemal TİMUR


    · Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi, İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, Kahramanmaraş, Türkiye, kemaltimur@hotmail.com

    Yazarın Diğer Yazıları
    Yorumlar

    1. Ziya Erdoğan dedi ki:

      Kalemine, diline, yüreğinize sağlık Kemal hocam, yine çok güzel dile getirmişin.

      1. Kemal Timur dedi ki:

        Çok teşekkür ediyorum Ziya.

    2. Ali SEVER dedi ki:

      Kaleminize, değerlendirmenize sağlık Kemal Hocam,
      Söz konusuysa Ahmet Mithat,
      Ancak bu kadar nefis olur izahat.

      1. Kemal Timur dedi ki:

        Çok teşekkür ediyorum Ali hocam.

    3. Aliye YILDIZ dedi ki:

      Keyifle okudum hocam ne güzel tespitlerde bulunmuşsunuz. Okumaya, olgunlaşmaya ve derinleşmeye devam inşaallah.

      1. Kemal Timur dedi ki:

        Çok teşekkür ediyorum Aliye.

    4. Hakan dedi ki:

      Yanlış batılılaşma, halen günümüzde de devam eden önemli bir sorun olduğundan edebiyatımıza yansıması da roman karakterleri şeklinde tezahür etmiş.
      Teknik ve gelişmişliği yönüyle örnek almamız gereken batıyı daha çok kültür ve inanç yönüyle taklit etmeye çalışmamız aşamadığımız bir sorun olarak devam ediyor. Buradaki tahlili incelediğimizde çalışmaya konu eserin ana temasının da bu olduğu anlaşılıyor.

      1. Kemal Timur dedi ki:

        Aynen öyle. Teşekkür ediyorum.

    5. Derin dedi ki:

      Kaleminize sağlık. Eksilmeyin

      1. Kemal Timur dedi ki:

        Çok teşekkür ediyorum.