Türk tarihinin derinliklerine bakıldığında, bu coğrafyada yüzyıllar boyunca sayısız müstesna şahsiyetin yetiştiğini ve onların milletin kaderine yön veren hizmetleri ve bıraktıkları kalıcı eserlerle kültür tarihimize mühim katkılarda bulundukları görülmektedir. Bu tarihî simaların hayatları incelendiğinde, yalnızca dönemlerine değil, sonraki nesillere de ışık tutacak pek çok ibretli hadisenin ve örnek teşkil eden davranışı bizlere miras bıraktıklarıanlaşılmaktadır. Toplumda güçlü ve bilinçli bir kimlik inşasının gerçekleşebilmesi için, bu örnek şahsiyetlerin fikir dünyalarının, hayat mücadelelerinin ve eserlerinin yeni nesillere doğru ve kapsamlı bir biçimde aktarılması gerekmektedir. Zira modern dünyada milletlerin karşı karşıya bulunduğu en önemli meselelerden biri, tarihî hafızanın korunması ve kimlik bilincinin sağlam temeller üzerinde yükseltilmesidir.
Ne demek kimlik meselesi? En basit ifadeyle kimlik, bir milleti oluşturan fertlerin hangi aileye, inanca, kültüre ve medeniyete mensup olduklarının şuuruna sahip olmalarıdır. Bununla birlikte, bir şahsın kendisini nasıl algıladığı ve tarihî ile toplumsal süreçlerde kendisini hangi konumda gördüğü de kimlik kavramının önemli boyutlarından biridir. Toplumlar, yetiştirdikleri nesillere bu aidiyet ve bilinç duygusunu kazandıramadıkları takdirde, gelecekte ciddi sorunlarla karşılaşabilirler. Zira kendi toplumu ve kültürel çevresine yabancı hâle gelen nesiller, zamanla varlıklarını sürdürmekte güçlük çeker ve hatta yok olmaya mahkûm olabilirler.
Basına yansıyan haberlere göre, gelişmiş bazı Batılı ülkelerde gerçekleştirilen anketlerde gençlere şu soru yöneltilmektedir: “Eğer ülkeniz başka bir millet veya devlet tarafından işgal edilirse, devletiniz ve milletiniz için savaşır mısınız?” Bu kritik soruya “savaşırım” yanıtını verenlerin oranı son derece düşüktür. Bu durum göstermektedir ki, bir millet maddî ve teknolojik olarak ne kadar ilerlemiş olursa olsun, kimlik bilinci ve aidiyet duygusu eğitim sistemi aracılığıyla geleceğin teminatı olan genç nesillere kazandırılmazsa, uzun vadede o devletlerin bağımsızlıklarını koruyabilmeleri büyük ölçüde mümkün olmayacaktır.
Diğer yandan, dijitalleşmenin hız kazanmasıyla birliktesosyal medya kültürünün yaygınlaşması, gençlerin kendi kültürel köklerinden kopmalarını kolaylaştırmaktadır. Dolayısıyla, bir milleti meydana getiren fertler, kendilerine özgü inanç, kültür, tarih, gelenek ve görenekler ile edebiyat ve sanat şuuruylayetiştirilmedikçe, gelecekte karşılaşılacak büyük problemlerin işaretlerini görmek zor olmayacaktır. Az çok tarih bilgisine sahip olanlar, bu gerçeği çok iyi bilirler.
Peki, bu noktada bize düşen nedir? Her şeyden önce, özellikle gençlerimiz başta olmak üzere toplumu oluşturan her bireye, eğitim sistemi içerisinde sağlam bir kimlik ve aidiyet bilinci kazandırmak gerekmektedir. Bu bilincin oluşabilmesi için din, inanç, kültür, gelenek ve göreneklerimizin yanı sıra edebiyat, sanat ve tarih şuurunun da sistemli bir biçimde verilmesi zaruridir.Bu alanlarda yapmış olduğum okumalar ve incelemeler neticesinde şu hakikati müşahede ettim: Bazı dönemlerde aksamalar olsa da geçmişten günümüzekadar, eğitim sistemimizde bu hassasiyet büyük ölçüde gözetilmiş görünmektedir. Mesleği ne olursa olsun, okuyan insanımıza din, inanç, tarih, edebiyat ve sanatgibi alanlarda az ya da çok bir bilinç kazandırılmış; böylelikle millî ve manevî değerlere bağlı bireyler yetişmiştir. Bu kişiler, farklı meslek gruplarına mensup olsalar dahi, edebiyat ve sanatı anlamış, bu alanlardan beslenmiş ve geriye kıymetli eserler bırakmayı başarabilmişlerdir. Hatta sadece Tanzimat’tan günümüze uzanan süreye bakmak bile, bu niteliklere sahip pek çok mühim şahsiyetin yetiştiğini göstermeye fazlasıyla kâfidir.
Şinasi, özel ve sistemli bir edebî eğitim almamış olmasına rağmen, şairliği ve yazarlığının yanı sıra Türk edebiyatında birçok yeniliğin öncüsü olmayı başarmıştır. Ziya Paşa, devlet adamı kimliğine rağmen ardında kalıcı nitelikte pek çok eser bırakmıştır. Vatan şairi Namık Kemal’in hayatı incelendiğinde ise, düzenli bir tahsil görmemiş olmasına rağmen, edebiyatın hemen her türünde -şiir, roman, tiyatro ve fikir yazıları- dikkate değer bir külliyat meydana getirdiği görülür. Recaizade Mahmut Ekrem de devlet memuriyetine rağmen edebî sahada önemli eserler ortaya koymuş; Abdülhak Hamit Tarhan, diplomat ve devlet adamı kimliğiyle birlikte, Türk edebiyatına yön veren birçok esere imza atmıştır. Ahmet Mithat Efendi ise çeşitli memuriyet görevlerini yürütürken yüzlerce eser kaleme alarak edebiyatımızın en üretken simalarından biri hâline gelmiştir. Bu örneklerin her biri, dönemin aydınlarının farklı vazifelere sahip olsalar dahi edebiyat ve kültürle derin bir bağ kurduklarını açıkça göstermektedir.
Beşir Fuat, bir askerî tıp doktoru olmasına rağmen, bugün daha çok ardında bıraktığı eserlerle ve edebî tartışmalara getirdiği yeni ufuklarla hatırlanmaktadır. Cenap Şahabettin, mesleğinde son derece başarılı bir hekim olmakla birlikte, hafızalarda yer eden yönü daha çok zarif üslubuyla kaleme aldığı şiirleri ve diğer edebî eserleridir. Mehmet Akif ise veterinerlik alanında tahsil görmüş olmasına rağmen, milletin gönlünde hem eşsiz şiirleriyle hem de vatanın kurtuluşu için sergilediği fedakârlıklarla müstesna bir yer edinmiştir. Süleyman Nazif, bir devlet adamı kimliği taşısa da, onu asıl unutulmaz kılan; şiirleri, nesirleri ve tarihî meseleler üzerine kaleme aldığı değerli çalışmalarıdır. Alî Emîrî Efendi, devlet hizmetinde bulunmuş olmakla birlikte, bugün daha çok kitap sevdası, ilim aşkı ve bıraktığı kıymetli edebî miras ile anılmaktadır. Yahya Kemal ise Fransa’da tarih eğitimi almış olmasına rağmen, önemlibir şair olarak tarihteki yerini almıştır. Bu örneklerin her biri, farklı meslek ve görevlerde bulunmalarına rağmen, söz konusu şahsiyetlerin edebiyatla kurdukları derin irtibat sayesinde kültür ve fikir dünyamıza kalıcı katkılar sunduklarını açıkça ortaya koymaktadır.
Bu listeyi günümüze kadar uzatmak elbette mümkündür. Nihayetinde sözünü ettiğimiz tüm bu şair ve yazarlar, kendi meslekî meşguliyetlerinin yanında tarih, edebiyat ve sanatla da yakından ilgilenmiş; böylece kimlik meselesine dair son derece güçlü bir hassasiyet geliştirmişlerdir. Bu bağlamda, söz konusu geniş yelpaze içinden özellikle üç isme dikkat çekmek istiyorum: Alî Emîrî Efendi, Süleyman Nazif ve Mehmet Akif. Bu müstesna şahsiyetler, yalnızca kaleme aldıkları eserlerle değil, aynı zamanda taşıdıkları kimlik bilinci ve kültürel sadakatle de nesiller için örnek teşkil eden simalardır.
1857-1924 yılları arasında hayatını sürdüren Alî Emîrî Efendi’nin, küçüklüğünden itibaren okumaya ve araştırmaya olan merakı aşırı derecelerdedir. Henüz dokuz yaşındayken, beş yüzden fazla şairin şiirlerinin yer aldığı Nevâdirü’l-Âsâr isimli eserdeki dört bin beyti ezberlemiştir. Gençliğinde hat sanatıyla da meşgul olmuş ve yazdığı bazı levhalar Diyarbakır’da camilere asılmıştır. Yine gençlik yıllarında Doğu Edebiyatı’na ait birçok kitabı okuyup ezberlemiştir.
Diğer yandan onun hayatı değişik memuriyetlerle geçmiştir. O, kâtip, maliye müfettişi ve defterdar olarak Diyarbakır, Selanik, Adana, Leskovik, Kırşehir, Trablusşam, Elazığ, Erzurum, Yanya, İşkodra, Halep ve Yemen’de otuz yıl kadar hizmet eder ve 1908’de kendi arzusuyla emekli olur. Emekliye ayrıldıktan sonra, kalan hayatını İstanbul’da kitapları arasında geçirir. Onun bu kitap sevdası çok ileri düzeydedir. Alî Emîrî, bir kitaba ulaşmak için, görev yaptığı Yanya’da ele geçirdiği bir kitabın ikinci cildini elde etme uğruna Yemen’e tayin isteyecek derecede kitap aşığı bir vatanperverdir.
Bu durumu sözle ya da yazıyla ifade etmek kolaydır. Ancak düşünüldüğünde, o günün şartlarında böyle bir yere tayin istemek büyük bir cesaret ve fedakârlık gerektirir. Alî Emîrî Efendi bir kitaba ulaşmak için tayin istiyor. Çünkü her kitap, onun için vazgeçilmez ve mutlaka ulaşılması gereken birer sevgilidir. Bu sevgili öyle lafla söylenen bir sevgili de değildir. Emîrî Efendi için oldukça gerçekçi bir dünya görüşüdür. Çünkü bu uğurda ona hiçbir şey engel olamamıştır. Onun Dîvânü Lügâti’t-Türk adlı kıymetli eseri bulma ve onu koruma çabaları herkesin malumudur. Ancak şimdilik bunun üzerinde durmayacağım.
Asıl burada, İngiliz ve Fransızların 1919 tarihinde İstanbul’u işgal ettikleri sırada, bir yabancı komutanın onun bu paha biçilmez kitaplarını almak için ona teklif ettikleri o yüksek meblağdaki paraları ve Alî Emîrî Efendi’nin vermiş olduğu o tarihi cevapları üzerinde durmak istiyorum.
İstanbul’un işgal edildiği bu yıllarda Ali Emîrî, Fransız işgal komutanı tarafından yapılan sinsi bir teklifle karşı karşıya kalır. Fransız işgal komutanı Ali Emîrî’yi görmek için o vakitler Feyzullah Efendi Kütüphanesi’ne gelir ve ona kitapları satması için üç bin İngiliz Sterlini teklif eder. Ardından Paris’te bir Şarkiyat Enstitüsü kurmayı düşündüğünü, oraya müdür olarak tayin edileceğini, ömür boyu maaşa bağlanacağını, ayrıca hizmetine Müslüman hizmetçiler ile Bolulu aşçılar tahsis edeceğini vadeder ve daha müreffeh bir hayat yaşayacağı konusunda da kendisine teminat verir. İşgal komutanının maddi olarak büyük olan bu tekliflerine karşılık millî ve manevî duyguları hep ön planda olan Alî Emîrî Efendi hiç düşünmeden:
“Ben bu kitapları milletimin bana verdiği maaşla topladım. Benden sonra bu milletin çocukları onlardan istifade etsin diye hepsini vakfettim. Biz Türkler misafirperver insanlarız. Teklifinizi hiç duymamış olayım. Aksi takdirde şu elimdeki bastonu kafanıza yersiniz!” der ve işgal komutanını yanından kovar.
Süleyman Nazif (1870-1927) de önemli bir yazar ve şair olarak tıpkı Namık Kemal ve Mehmet Akif gibi yalnız edebiyat dünyamızda önemli eserler kazandırmış bir sanatkâr değil; aynı zamanda vatan ve milletimizin büyüklüğünü en sağlam seslerle haykırmış mümtaz bir şahsiyet olarak tarihteki yerini almıştır.
Burada Nazif’in kaleme aldığı önemli ve tarihî metinlerinden birini aktaracak olursak, hiç kuşkusuz akla ilk gelen “Kara Bir Gün” adlı makalesi ve bu makalenin yazılma hikâyesi gelir. Bilindiği gibi 1915’te Batılı devletler bütün güçlerini kullandıkları halde geçemedikleri Çanakkale Boğazı’nı 1919’da hiç bir engelle karşılaşmadan geçtikleri gibi, İstanbul’u da gayrıresmî olarak işgal etmişler ve gemilerdeki toplarını da Osmanlı Sarayı’na çevirmişlerdir. Fransız komutan Franchet d’Esperey, 1453’teki Fatih’in İstanbul’u fetih hadisesinden intikamını alırcasına atına binmiş ve önünde duran askerlerimize hakaretler ederek at üzerinde adeta insanımızın sırtına basa basa ilerlemiştir. Bunu duyan Süleyman Nazif, bu günü tarihe “kara bir gün” olarak kaydeder ve meşhur yazısı olan “Kara Bir Gün“ü kahrolurcasına satırlara nakşeder. Böyle bir günde böyle bir yazıyı kaleme alıp yayımlatmak demek, o günün şartlarında ölümü göze almak demektir. Yazıyı kaleme alır, alır ama ne yazık ki bu yazıyı yayımlatacak cesur bir gazete bulamaz. Ancak yine de her şeyi göze alarak bu yazıyı yayımlatmayı başarır. Yazı 9 Şubat 1919 tarihinde Hadisat gazetesinde yayımlanır. Sonrasında ise idamdan kurtulur ama ceza olarak Malta’ya sürgün edilir. Orada da millî ve manevî değeri yüksek yazılar ve şiirler kaleme alır.
Sürgünde iken yazmış olduğu “Türk İlahisi”nin ilk ve son beytinde vatanla ilgili dile getirmiş olduğu duygular takdire şayandır:
Dedem koynunda yattıkça, benimsin ey güzel toprak!
Neler yapmış bu millet, en yakın tarihe bir sor, bak.
Yerim sensin, göğüm sensin, cihanım, cennetim hep sen;
Nasıl bir şanlı millet çıktı gördüm, hasta sînenden!..
Nesri güçlü olan Nazif’in şiirinin yanında bu tür yazılarında da millî ve manevî duygular en üst seviyededir:
“Gözlerim hiçbir zaman Dicle kenarı ile Tuna kıyıları ve Kafkas dağları ile Umman sahilleri arasında başka bir renk ve ayrılık görmez. Giden yerlerin ayrılık acısını, vücudum mezara ve ruhum da sonsuzluğa götürecektir. Bin kerre söyledim, yine ve daima tekrar ederim ki, onların bir gün muhakkak bize geri döneceğineinanıyorum. Ben bugüne kadar bu inanç ile yaşadım ve bu inanç ile öleceğim.“
Bu memleketin minaresiz ve minarelerin de ezansız kalmasına razı olma, buna asla boyun eğme ve kesin olarak bil ki, İstanbul minaresiz ve minareler ezansız kalırsa, hepsi yetim olur ve hepimiz yetim kalırız.”
Nazif’in 1927 tarihinde vefatı üzerine bazı şair arkadaşlarının yazdıkları da ilginçtir. Ahmet Haşim, onun ölümü dolayısıyla: “Süleyman Nazif ulu bir çınara benzer. Süleyman Nazif, kelimelerin serdarı idi. Onun ölümü üzerine, kelimeler şimdi başıboş birer sürüdür. Üstat Süleyman Nazif, siyah paltosu ve yuvarlak şapkası altında bir kabile reisinin Asya tipi haşmetini, heybetini taşırdı” cümlelerini sarf ederken; aynı zamanda dünürü olan Cenap Şahabettin, “Süleyman Nazif, şanlı edebiyat hanedanının büyük torunudur. Süleyman Nazif, nesrinin kuvvetli ahengiyle, hemen her şiir söyleyeni peşinden sürükleyebilecek bir şairdi” der.
Abdülhak Hamit, “Süleyman Nazif’in ölümü üzerine, artık yaşamaktan utanıyorum” derken; Peyami Safa, “Süleyman Nazif’in volkanik mizacı, vatanın en buhranlı, sıkıntılı günlerinde püskürmüş, patlamıştır” cümleleriyle duygularını ifade eder.
Orhan Seyfi Orhon ise “Nazif kürsüye çıkıp konuşmaya başlayınca daha önce konuşan, herkes bir anda ortadan silinirdi! Süleyman Nazif hitap ederken, kürsüde bu milletin kalbi konuşuyordu. Onun yarattığı eşi benzeri görülmemiş heyecanı, ancak o günleri yaşayanlar bilir. Süleyman Nazif, “Kara Bir Gün” yazısıyla Mütareke’de düşman işgali altına giren İstanbul’un şerefini kurtaran adamdır” der.
Evet, görüldüğü gibi Süleyman Nazif, bu millette her zaman eksikliği duyulacaklardan birisidir. Öfkesiyle, sevgisiyle, zaman zaman aşırılığa varan çıkışlarıyla, aykırı ama bir o kadar da samimi duruşuyla; zayıf tarafları ve beşerî kusurlarıyla birlikte seçkin bir karakter olarak karşımıza çıkar. Onda müşahede edilen bu yüksek ve derin duyguların kaynağı ise, ancak kimlik meselesiyle, yani kendini ait olduğu milletin tarihî ve kültürel değerleri içinde konumlandırma bilinciyle açıklanabilir.
Akif’in hayatı ve kimlik bilinci, vatan ve millet sevgisiyle yoğrulmuş ibretlik hadiselerle örülüdür. Onun şahsiyeti, yalnızca kaleme aldığı eserlerde değil, aynı zamanda yaşantısında da yüksek bir ahlâkî duruşun tezahürüdür. Bu yönüyle Akif, ardında temiz, samimî ve örnek alınmaya değer sayfalar bırakmış müstesna bir şahsiyet olarak Türk kültür ve edebiyat tarihinde seçkin bir yer edinmiştir. Biz ise burada, onun zengin ve çok yönlü hayat serüveninin yalnızca birkaç safhasını vurgulamakla yetineceğiz.
Başka yazılarımda da değindiğim gibi, O, Millî Mücadele’ye bizzat katılmış, Çanakkale destanını kaleme almış, Bursa’nın işgali üzerine Bülbül şiirini yazmış, İstiklal Savaşı’nın devam ettiği günlerde en güzel mısralarla İstiklal Marşı’nı da yazıp milletine armağan etmiştir.
Mehmet Akif, imanında, sanatında, yaşantısında, kendi adına ve toplum adına konuşurken hep aynı insandır ve neyse odur. Bir başkasına benzemek, ödünç alınmış kimliklerle ortaya çıkmak, olduğundan fazla görünmek ve söylediği ile yaptığı arasında bir uyumsuzluk ve imanıyla ters düşmek O’nun hiç bir şekilde katlanamayacağı bir durumdur. Bu ilkeli kişilik ve sağlam duruş, Akif’i adeta bir erdem anıtı haline getirmiştir.
O’nun için verilmiş bir sözün, kurulmuş bir dostluğun, bağlanılmış bir imanın, sahip olduğu vatanın bedeli hayattır. Dolayısıyla Akif, hayatı pahasına sever, hayatı pahasına bağlanır, hayatı pahasına inanır ve verdiği sözü de hayatı pahasına verir. O, cehalet, taklitçilik, kibir ve şarlatanlık dışında her kusuru, özellikle kendisine karşı işlenen kusurları büyük bir hoşgörü ile karşılar. İçinde yaşadığı toplumun, unutulmuş, kendi kaderine terk edilmiş, kimsesiz ve sahipsiz insanların, dünya egemenlerinin yok etmeye çalıştığı bir milletin tanığı olduğu gibi aynı zamanda onun vicdanıdır…
Bu vicdan bazen tarihin içinde süzülüp gelen bilge bir ses, bazen şahit olduğu haksızlıklar karşısında alfabenin bütün sesleri, sözlüğün bütün imkânları ile haykıran bir çığlık, bazen ümitsizlik duvarını delmeye çalışan ve kendinde bütün bir milletin sesinin toplamını yansıtan davudi bir seda, kendisi söz konusu olduğunda acılı, yalnız ve yaralı bir yüreğin iniltisi olarak yükselir.
Bu ses bazen zalimin suratında tokat, bazen sahipsiz insanların yüreklerini ısıtan bir şefkat, bazen ölçüyü aşanlar için bir ikaz ve bazen milletimizi yok etmeye çalışan güçlere karşı bir ültimatomdur.
Akif ile ilgili temel yanılgıların sebeplerinden biri de O’nu sadece yazılarından, şiirlerinden tanımaya çalışmaktır. Ancak Akif, yazdıklarından çok daha derin, çok daha geniş ufuklu, çok daha sanatkâr ve çok daha şaşırtıcı bir insandır. Onunla ilgili kıymetli bir eser kaleme alan arkadaşı Mithat Cemal, Akif’in bu üstün hasletlerine şahit oldukça büyük bir şaşkınlık içinde şunları söyler: “Yüz kahramana yetecek ahlâk ve seciyesiyle sıradan bir insan gibi yaşıyor.”
Yine Akif, çok sade bir yaşam sürmüştür. O, milletvekili iken Tacettin Dergâhı’nda kalmıştır. Ankara’nın kışında paltosunu çıkarıp muhtaç birine vermiştir. Ankara’nın o soğuk kış günlerinde sadece ceketiyle dolaşmaya başlamıştır. Dergâhta kaldığı odanın zemininde eski bir kilimi vardır. Paltosu gibi, bu kilimi de başka bir fakire vermiş ve odanın zemini de çıplak kalmıştır.
Yine, millet ve vatan sevgisiyle önemli bir kimlik şuuruna sahip olan samimi insan Akif’in hususi hayatında da bazı önemli şeylere mazhar olduğu müşahede edilmektedir. Bilindiği gibi O, 20 Aralık 1873 tarihinde doğuyor ve 27 Aralık 1936 tarihinde de vefat ediyor. 63 yaşında… Yani sevgili peygamberinin yaşında. Eskiler, samimiyetin de bir kerameti var derler ve gerçekten de Akif’in samimiyetinin kerameti tüm hayat safhalarında görüldüğü gibi ölümünde de gerçekleşiyor ve dolayısıyla tam sevgili peygamberinin yaşında vefat ediyor.
Yine 27 Aralık 1936 yılında vefat ettiğinde kimse onun cenazesine sahip çıkmıyor ve cenazesini birileri Beyazıt Camisi’nin yanına getirip bırakıp gidiyorlar. Kimse onun Akif olduğunu bile bilmiyor. Devrin hükümeti de ona ilgi duymuyor. Resmi Gazete ve basın da Akif’e ilgi duymuyor ve onu haber dahi yapmıyor. Ancak Akif’in samimiyetinin kerameti burada da kendini gösteriyor ve bu kimsesiz mevtanın Akif olduğunu İstanbul Üniversitesinin vefalı talebeleri duyuyorlar ve birçok insana nasip olmayan bir kalabalıkla cenazesini kaldırıyorlar.
Hem Birinci Dünya Harbi’nde hem de arkasında başlayan istiklal ve istikbal harbimizde en önde yer alan bir şahsiyet olarak yerini alıyor.
Sonunda İstiklal Marşı’mızın yazılması konusunda da samimiyetinin bir kerameti olarak Marşı yazmak ona nasip oluyor.
Bakınız, 1915 Temmuz’unda aralarında Mehmet Emin Yurdakul, Çallı İbrahim, Ömer Seyfettin, Mithat Cemal Kuntay ve Orhon Seyfi Orhon gibi millî duyguları üstün olan isimlerin de bulunduğu 30 kadar isim Çanakkale’ye davet edilmiştir. Ancak 16 yazar, şair, ressam ve bestekâr, Çanakkale cephesine giderek, Arıburnu ve Seddülbahir’de 10 gün zaman geçirmişlerdir. Böylece o tarihlerde bu yazar ve sanatçılar Türk kahramanlığını ölümsüzleştirmek için Çanakkale cephesini ziyarete teşvik edilmiştir.
Ancak bunlar içinde olmayan ve o tarihlerde Necid Çöllerinde, Teşkilat-ı Mahsusa’nın başkanı Eşref Kuşçubaşı ile İngilizler tarafından Osmanlılar aleyhine kandırılan Arapların kabile reislerini ikna etmek için yollarda olan Mehmet Akif en samimi ve en güzel şiiri olan ve Çanakkale Şehitlerine armağan ettiği ve:
Şu Boğaz Harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi?
En kesif orduların yükleniyor dördü beşi.
Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!
Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
Sana âğûşunu açmış duruyor Peygamber
ile başlayan “Çanakkale Destanı”nı kaleme alarak Türk ordusunun başarısını bakileştiriyor.
Tüm bu şair ve yazarlarımıza bahsettiğimiz yüksek hissiyatı kazandıran unsurların başında, çeşitli tarihî ve toplumsal etkenlerin yanı sıra, sağlam ve köklü bir aile ortamında yetişmeleri ile kültür dünyamıza yön veren temel eserleri özümseyerek güçlü bir kimlik inşa etmeleri bulunmaktadır. Kimlik meselesi söz konusu olduğunda, bizlerden ve geleceğin teminatı olan gençlerden, örnek gösterdiğimiz bu üç mümtaz şahsiyetin sergilediği derece ve kapsamda bir fedakârlık beklemek belki fazla görülebilir. Ancak onların hayatlarından süzülen ilhamı rehber edinerek kendi değerlerimizi, aidiyet şuurumuzu, kimliğimize ilişkin duruş ve duyuş tarzımızı yeniden tefekkür etmek büyük bir gereklilik olarak karşımızda durmaktadır. Böyle bir iç muhasebe, hem bireysel hem de toplumsal düzeyde daha sağlam, daha bilinçli ve daha köklü bir kimlik inşasına kuşkusuz önemli katkılar sağlayacaktır…
Prof. Dr. Kemal TİMUR
Saygıdeğer hocam,bu kıymetli eseri kaleme alarak biz genç nesillerin istifadesine sunmanız bizim için onur verici.Biz genç nesiller olarak vatana, millete, bayrağa saygı duyan birer birey olarak yetişip sonraki nesillere bu bilgileri taşıyabilirsek kıvanç duyarız.
Bu güzel düşüncenden dolayı tebrik ediyorum Leyla…
Hocam kaleminize sağlık, çok güzel ve anlamlı bir yazı okudum. Bu hafta tüm lise öğrencilerime de derslerimde okutacağım.
Kaleminize, ilminize sağlık Kıymetli Hocam…
Edebiyatımızın mihenk taşlarından olan şahsiyetleri, sadece hatırlamamıza vesile olmakla kalmadınız; aynı zamanda derslerimizde değineceğimiz önemli bir konunun da ayrıntılarını en çarpıcı örnekleriyle vermiş oldunuz.
Eyvallah Ali hocam. Selam ve muhabbetlerimle…
Tebrik ederim Ellerine yüreğine kalemine sağlık
Sağlık sıhhat afiyet içinde Nice eserlere inşallah…
Kaleminize, yüreğinize sağlık muhterem Hocam. Edebî şahsiyetleri akademik bilginin ötesine taşıyarak ruh ve mana yönüyle de ele almanız ayrıca güzel olmuş.
Sayın Hocamızı, böylesi isabetli bir yazıyı kaleme alması ve ayrıca tespit, yorum ve önerilerinde dolayı tebrik ediyoruz
Kıymetli Hocam, kaleminize sağlık. Daim olsun.
Kemal Hocam,
Yazınızı büyük bir dikkat ve içten bir hayranlıkla okudum, benimle paylaştığınız için gönülden teşekkür ederim. Kimlik meselesini sadece teorik bir kavram olarak değil; Ali Emîrî’den Süleyman Nazif’e, Mehmet Âkif’e uzanan müstesna ve dikkate değer hayat örnekleriyle anlatmanız, meseleyi zihnimde çok daha derin bir yere taşıdı. Özellikle “kimlik bilinci”nin kuru bir slogan değil, bedel ödemeyi göze almış bir duruş, bir sadakat ve bir emanet şuuru olduğunu vurgulamanızdan çok istifade ettim. Yazı bittiğinde sadece bilgi değil, aynı zamanda sorumluluk duygusu da bıraktı bende.
Genç nesillerin kimlik, aidiyet ve tarih şuuru üzerinden yeniden düşünmesi gereken bu zamanda, kaleminizi bir uyarı, bir hatırlatma ve bir davet gibi hissettim. Ali Emîrî’nin kitap sevdası, Süleyman Nazif’in “Kara Bir Gün”deki cesareti, Mehmet Âkif’in hayatıyla şiirini birbirine yaslayan o tutarlı duruşu; bugün bizim için sadece biyografi malzemesi değil, hakikaten birer aynaya dönüşüyor. Bu aynayı nazik ama sarsıcı bir berraklıkla önümüze koyduğunuz için müteşekkirim.
Kaleminize, emeğinize, ufuk açan bu derinlikli yazınıza tekrar teşekkür ederim.
Selam, sevgi, saygılarımla.
Muhteşem bir yazıydı kaleminize sağlık değerli hocam.
Var olun hocam. Dikkatle takip ediyoruz. Devamını bekliyoruz..
Kıymetli Hocam,
Elinize, yüreğinize ve kaleminize sağlık.
“Zira kendi toplumu ve kültürel çevresine yabancı hâle gelen nesiller, zamanla varlıklarını sürdürmekte güçlük çeker ve hatta yok olmaya mahkûm olabilirler” düşüncenize içtenlikle katılıyorum.
“Kimlik” konusunda batıdaki anket sonuçlarına benzer değişimlerin ülkemizde de görülmeye başlanması karşısında konunun ehemmiyetini ortaya koyan bu yazının önemi daha da artmaktadır. Çünkü “kimlik” unsuru kaybedildiği zaman yerine ikame edebilecek başka bir husus kalmıyor. Modern silahlar ve büyük fabrikalar gibi önemli olan unsurlar eksik olsa dahi, eksikliklerinde telafisi mümkün iken, aynı durumu “kimlik” için söylemek çok zordur. Nitekim bunun örneklerini de yine tarihimizden görebilmekteyiz: ENDÜLÜS. Zira Endülüs İslam Medeniyeti, belki de maddi gelişim yönünden müslüman toplumlarının en zirvelerinden birisini oluşturur iken “kimlik” konusunda yaşanılan sorun hazin bir sona sürüklemiştir. Nitekim merhum Akif, bu hüznü Süleymaniye Kürsüsünde şu şekilde dizeler dökmüştür:
“Bu sizin ağlamanız benzedi bir dîgerine:
Endülüs tâcı elinden alınan bahtı kara,
Savuşurken, o güzel mülkü verip ağyâra,
Tırmanır bir kayanın sırtına, etrâfa bakar.
Bırakıp çıktığı cennet gibi zümrüt ovalar,
Başlar ağlatmaya bîçâreyi hüngür hüngür!
Karşıdan Vâlide Sultan bunu pek haklı görür,
Der ki: «Çarpışmadın erkek gibi düşmanlarla;
Şimdi, hiç yoksa, kadınlar gibi olsun ağla! »
Bırakın mâtemi, yâhu! Bırakın feryâdı;
Ağlamak fâide verseydi, babam kalkardı!
Göz yaşından ne çıkarmış? Niye ter dökmediniz?
Bâri müstakbeli kurtarmaya bir azm ediniz.
Ye’se hiç düşmeyecek zerrece îmânı olan;
Sâde siz derdi bulun, sonra kolaydır derman”
Akif’in resmettiği bu trajedinin tekerrür etmemesi adına “kimlik” konusunun bir politika olarak ele alınması gerektiği ortadadır. Dolayısıyla hayati ehemmiyete haiz bu yazının, karar vericiler tarafından pür dikkat okunarak gereğine tevessül edilmesi; bir tercih değil, zorunluluk olarak karşımızda durmaktadır. Yoksa dün Endülüs, bugün Suriye, yarın …