Günümüzde bir anne ile babanın, bir öğretmenin yahut bir eğitimcinin karşısında duran büyük sorulardan birisi şudur:
Bir çocuğa; dürüst, adaletli, merhametli, cesaretli, ölçülü, doğru, cömert, sabırlı, tevazu sahibi; kısacası erdemli bir insan olması gerektiğini nasıl ve ne şekilde anlatacağız?
İlk bakışta bu, sıradan bir eğitim sorusu gibi görünebilir. Oysa dikkatle bakıldığında, bu soru aynı zamanda insanın mahiyetine, hayatın anlamına, ahlâkın kaynağına, dinin ve inancın toplumdaki yerine ve bir medeniyetin geleceğine dair soruların da başlangıcı sayılır.
Erdemin neden gerekli olduğunu gelecek nesillere açıklayamayan, kavratamayan bir toplum, ne kadar zengin, güçlü ve teknolojik bilgi ve birikime sahip olursa olsun, uzun vadede, varlığını sürdüremez.
Bu sebeple bugün karşı karşıya bulunduğumuz mesele yalnızca eğitim meselesi değildir. Bu mesele, eğitimle birlikte asıl insan yetiştirme meselesidir. İnsan yetiştirme meselesi ise özünde bir medeniyet meselesidir.
İnsanlık tarihi boyunca bütün büyük medeniyetler, insan hakkındaki ideal bir tasavvur üzerine yükselmişlerdir. Dolayısıyla bir medeniyet önce şu soruya cevap vermelidir:
“İnsan nedir?”
Bu soruya verilen asıl cevap, o toplumun eğitim sistemini, hukuk anlayışını, sanatını, siyasetini ve ahlâkını belirler. Eğer insan yalnızca ihtiyaçları olan biyolojik bir varlık olarak görülürse, o toplumda eğitim, sadece ekonomik üretime hizmet eden teknik bir faaliyete dönüşür. Eğer insan yalnızca tüketen bir birey olarak görülürse ahlâk da, kişisel tercihlerden ibaret kalır. Oysa insan; düşünen, vicdanıyla hükmeden, ruhuyla derinleşen ve omuzlarında bir emanet taşıyan bir varlık olarak görüldüğünde, o zaman eğitimin manası da değişir. O artık yalnızca zihinleri dolduran değil, şahsiyetleri yoğuran bir irfan yolculuğuna dönüşür.
İslam medeniyetinin insan tasavvuru tam da burada ortaya çıkar. Bu medeniyetin merkezinde ise “insan-ı kâmil” ideali vardır.
Yani yalnızca bilen değil; aynı zamanda hisseden, düşünen, inanan, merhamet eden, adaleti gözeten ve hakikati arayan insan…
Farabî’nin faziletli şehir anlayışından İmam Gazâlî’nin kalp eğitimine, İbn Sina’nın insan anlayışından İbn Haldun’un medeniyet teorisine kadar uzanan çizgide asıl olan ortak vurgu şudur:Toplumu kurtaracak olan kurumlar değil, şahsiyetlerdir. Çünkü kurumları da şahsiyetler kurar. Oysa günümüz modern dünyanın en büyük açmazlarından biri, bilgiyi hikmetin önüne geçirmesidir.
Bugün çocuklarımız tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar bilgiye ulaşabilmektedir. Çünkü bir çocuğun cebindeki telefon, geçmiş çağların en büyük kütüphanelerinden daha fazla bilgi taşımaktadır. Kolayca bilgiye ulaşmakla birlikte aynı çocuk, çoğu zaman şu sorulara cevap bulamamaktadır:
Neden yaşıyorum?
İyi insan olmak neden önemlidir?
Ölüm karşısında hayatın anlamı nedir?
İnsan neden fedakârlık yapar?
Neden adaletli olmalıdır?
Neden merhamet etmelidir?
Bilgi bu sorulara tek başına cevap veremez. Çünkü bilgi nasıl yapılacağını öğretir; hikmet ise neden yapılacağını. Bilgi araç üretir; hikmet amaç belirler. Bilgi güç verir; hikmet ise yön verir.
İşte bugün yaşadığımız kriz, bilgi eksikliğinden değil, hikmetin eksikliğinden kaynaklanmaktadır. Nurettin Topçu’nun yıllar önce işaret ettiği ahlâk buhranı, tam da bunu ifade eder. İnsan, neyi yapabileceğini öğrenmiş; fakat neden yapması gerektiğini unutmuştur.
Mehmet Akif’in nesiller boyunca yankılanan feryadı da aslında aynı noktaya işaret eder. Akif’in derdi yalnızca siyasi çöküş değildi. Onun asıl korkusu, ahlâkî çöküştü. Çünkü o biliyordu ki, kaleler dışarıdan ziyade içeriden fethedilirler. Bir millet önce vicdanında yenilir. Sonra meydanlarda. Safahat’ın satır aralarında sürekli karşımıza çıkan ideal insan tipi; çalışkan, dürüst, inançlı, fedakâr ve sorumluluk sahibidir. Çünkü Akif’e göre milleti ayağa kaldıracak olan asıl şey sloganlar değil, sağlam olan karakterdir.
Bugün de durum farklı değildir. Dolayısıyla bir toplumu kurtaracak asıl olan şey, yeni teknolojilerle birlikte erdemli şahsiyetler yetiştirmektir.
Peki, çocuklarımıza güzel ahlâkı nasıl sevdireceğiz? Belki de soruyu şöyle de sorabiliriz. Güzel ahlâkı nasıl öğreteceğiz; hayatı nasıl anlamlı kılacağız? Çünkü insan daha çok anlam bulduğu şeye ilgi duyar ve bağlanır. Anlamını kavradığı değeri sever. Sevdiği değeri ise yaşar.
Dürüstlük yalnızca bir davranış değildir. Dürüstlük, insanın kendi hakikatiyle kurduğu ilişkinin adıdır. Yalan söyleyen insan aslında önce kendisine yabancılaşır. Merhamet yalnızca başkasına acımak değildir. Merhamet, insanın kendi insanlığını anlaması, yaşaması ve korumasıdır.
Yine adalet yalnızca hukuki bir ilke değildir. Adalet, Allah’ın kâinata yerleştirdiği ölçünün insan hayatındaki yansımasıdır. Tüm bu hakikatler çocuklara yalnızca anlatılmaz. Yaşatılır, hissettirilirve gösterilir.
Bir çocuğun karakteri nasihatlerden çok örnek alınacak şahsiyetlerin duruşuyla oluşur. O, babasının doğruluğuna şahit olur. Annesinin merhametine şahit olur. Öğretmeninin adaletine şahit olur. Dedesinin vakur duruşuna şahit olur. İşte ondaki asıl karakter ancak böyle oluşur ve inşa edilir.
Çünkü çocuklar sözlerden önce hayatları okurlar. Onlar bizim anlattıklarımızdan çok yaşadıklarımıza inanırlar. Bu sebeple ahlâk eğitiminin ilk şartı, ahlâklı bir çevredir. Dolayısıyla toplumun büyükleri ahlâkı yaşayamadığı zaman çocukların onu benimsemesini de beklemesinler.
Bugün birçok genç, kim olduğunu bilmeden büyüyor. Nereden geldiğini bilmeden… Neye ait olduğunu hissetmeden… Hangi büyük hikâyenin parçası olduğunu anlamadan…
Oysa insan yalnızca biyolojik bir varlık değildir.İnsan aynı zamanda tarihî, kültürel ve manevî bir mirasın taşıyıcısıdır. Yahya Kemal’in ifadesiyle‘insan, kökü mazide olan bir âti’dir.
Kendisini tarihin dışında gören toplumlar geleceği de inşa edemezler. Bu yüzden çocuklarımıza yalnızca bilgi değil; aidiyet duygusunu da vermeliyiz. Yalnızca başarı hedefleri değil; ideal de vermeliyiz. Yalnızca meslek değil; mesleki bir vicdan, sorumluluk ve hakkaniyet ruhu da vermeliyiz.
İslam’ın çocuklara anlatılmasında da en büyük hata, onu bazen bir yasaklar bütünü gibi sunmamızdır.Oysa İslam her şeyden önce bir anlam teklifidir.İnsana nereden geldiğini, neden yaşadığını ve nereye gideceğini anlatır. İnsanın yeryüzündeki yalnızlığını aşmasına yardım eder. Hayatı tesadüf olmaktan çıkarır. Ölümü yokluk olmaktan kurtarır.Acıyı anlamsızlıktan korur. İyiliği de ebediyetle buluşturur.
Bu yüzden çocuklara din ve inanç anlatılırken korku değil, öncelikle onun hikmet yönü anlatılmalıdır. Ceza yönü değil, rahmet tarafı anlatılmalıdır. Onun yasaklar tarafı değil, anlam yönü ve derinliği anlatılmalıdır. Çünkü insan ancak sevdiği ve benimsediği hakikate bağlanır.
Sezai Karakoç’un diriliş fikri de burada büyük önem taşımaktadır. Karakoç’a göre medeniyetlerin yükselişi ve çöküşü önce ruhlarda başlar. Ruhunu kaybeden toplumlar ekonomik olarak güçlü olsalar bile dirilemezler. Diriliş, insanın yeniden kendisini keşfetmesidir. Yeniden Allah’ı, insanı, tabiatı ve hayatı anlamlandırmasıdır.
Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey de tam olarak budur. Bir diriliş eğitimi… Bir anlam eğitimi… Bir vicdan eğitimi…
Çocuklarımıza nasıl bir insan anlayışı bırakacağız? Başarıyı her şeyin üstünde tutan bir insan anlayışı mı?Yoksa hakikati, adaleti ve merhameti merkeze alan bir insan anlayışı mı? Asıl bu soruların cevabı geleceğimizi belirleyecektir.
Çocuklarımıza bırakacağımız en büyük miras sadece ve sadece servet değildir. Makam değildir. Diploma değildir.
Onlara bırakacağımız en büyük miras, insan olmanın mahiyeti ve haysiyeti... Dürüstlüğün izzeti…Merhametin asaleti… Adaletin vakarı… İmanın huzuru… Ve hayatın ilahî bir emanet olduğu bilinci…
Bir millet bunları çocuklarının kalbine yerleştirebildiği ölçüde geleceğini güvence altına alabilir.
Çünkü medeniyetler kütüphanelerde yazılır, muhafaza edilirler, şehirlerde görünür hâle gelirler; çocukların kalbinde ise yeşerir ve yeniden doğarlar.
Bir çocuğun kalbinde hakikat, iyilik ve merhamet için yer açılabildiğinde, asıl o zaman bir medeniyet yeniden doğmaya başlamış olur…
Çocuklarımıza nasıl başarılı olacaklarını mı öğreteceğiz, nasıl insan kalacaklarını mı? Bu soru geleceğimizi belirleyecek önemli sorulardan birisi olarak önümüzde durmaktadır.
Başarı karakterin önüne geçtiğinde toplumlar görünüşte güçlü olabilir; fakat huzurlu olamazlar. Zengin olabilirler; fakat adil olamazlar. Büyük olabilirler; fakat yüce olamazlar.
Medeniyet ile uygarlık arasındaki fark da burada ortaya çıkar.Uygarlık insana konfor sunar. Medeniyet ise anlam sunar.Uygarlık makine üretir. Medeniyet şahsiyet üretir. Uygarlık binalar inşa eder. Medeniyet insan inşa eder.
Tarih bize göstermiştir ki sonunda erdemli insan inşa edemeyen toplumlar, inşa ettikleri her şeyi kaybetmişlerdir.
En büyük mesele; ekonomik, teknolojik veya siyasî meselelerden önce erdemli insan yetiştirme meselesidir.Çocuklarımızın zihnini bilgiyle doldurabiliriz. Fakat kalbini anlamla dolduramazsak eksik kalırız. Onlara meslek kazandırabiliriz. Fakat karakter kazandıramazsak eksik kalırız. Onlara kariyer verebiliriz. Fakat ideal veremezsek yine eksik kalırız.
Çünkü insanı büyüten şey sahip oldukları değil, uğruna yaşadığı değerlerdir. Belki de yeniden şu soruyu sormanın zamanı da gelmiştir:
Çocuklarımızı sadece hayata mı hazırlıyoruz, yoksa hayata bir anlam katacak insanlar olarak mı yetiştiriyoruz? Eğer ikinci sorunun peşine düşebilirsek dürüstlük yeniden kıymet kazanacaktır. Merhamet yeniden değer bulacaktır. Adalet yeniden hayatın merkezine yerleşecektir.
Kimlik yeniden köklerine kavuşacaktır. Din ve inanç yeniden bir sevgi ve hikmet iklimi hâline gelecektir.
Ve o zaman anlayacağız ki bir medeniyet ne yüce mekânlarda başlar ne de meydanlarda.
Asıl medeniyet, bir çocuğun kalbine yerleşen hakikat duygusuyla başlar. Dolayısıyla insanın iç dünyasında yeşermeyen hiçbir medeniyet, yeryüzünde uzun süre yaşayamaz…
Medeniyetin özünü çok güzel anlatan bir paylaşım olmuş hocam, Ne kadar derin ve anlamlı bir ifadeler hocam, istifade ettik.
Çok teşekkür Leyla.
Çok teşekkür ediyorum Leyla.