Anadolu’nun kadim topraklarında, Sivas’ın Divriği ilçesinde, taşın ruh bulduğu, sanatın ve mühendisliğin kucaklaştığı eşsiz bir yapı topluluğu yükselir: Divriği Ulu Cami ve Darüşşifası. Bu eser, sadece bir ibadet ve şifa yeri olmanın çok ötesinde, İslam sanatının Anadolu’daki en görkemli ve özgün ifadelerinden biridir. Onu anlamak, İslam sanatının estetik zenginliğini, mimari dehasını ve insan ruhuna verdiği derin önemi kavramak demektir.
Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası’nı anlamak, İslam sanatının üç temel boyutunu kavramaktır:
1.Tevhid: Birlik ve uyum.
2.Estetik: Soyut, sembolik ve sonsuzluk fikri.
3.Fonksiyonel Merhamet: İnsan merkezli şifa ve ibadet mekânı.
Bu yapı, İslam sanatının hem ruhunu hem de evrensel değerini taşta somutlaştıran eşsiz bir örnektir.
Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası, Anadolu Selçuklu Devleti’ne bağlı Mengücekli Beyliği döneminde inşa edilmiştir. Mengücekliler Beyliği 1071-1252 yılları arasında hüküm sürmüştür. Büyük Selçuklu Devleti’ne çalışan bir komutan olan Mengücek Gazi tarafından kurulan bu beyliğin toprakları arasında, Erzincan, Tunceli, Elazığ, Kemah, Divriği ve Şebinkarahisar yer alır. 181 yıl süre boyunca, bugünkü Doğu Anadolu topraklarında bir beylik olarak varlığını korumuştur.
Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası’nın yapımına 1228-1229 yıllarında başlanmış ve 1243 yılında tamamlanmıştır. Bu, Anadolu’nun siyasi ve kültürel olarak yoğun bir değişim içinde olduğu, beyliklerin kendi kimliklerini inşa ettiği bir döneme denk gelir Cami, Ahmet Şah tarafından; Darüşşifa (hastane) ise eşi Melike Turan Melek tarafından yaptırılmıştır.Bu hayırsever çiftin, bir cami ve bir şifahaneyi bir arada inşa ettirmesi, İslam medeniyetinde ilme, sağlığa ve toplumsal refaha verilen önemin somut bir göstergesidir.
Külliyenin baş mimarı, Ahlatlı Muğis oğlu Hürrem Şah’tır. Ahlat, dönemin önemli taş ustalarının yetiştiği bir merkezdi. Hürrem Şah ve Tiflisli ustaların oluşturduğu ekip, bu eseri Anadolu’nun en büyük mimari şaheserlerinden birine dönüştürmüştür.
Divriği Ulu Cami, dışarıdan bakıldığında sade ve yalın bir görünüme sahiptir. Ancak bu sadelik, içerideki ve özellikle taç kapılardaki göz alıcı zenginlikle tezat oluşturur.
Cami, mihraba dik beş sahından (nef/bölüm)den oluşan dikdörtgen planlı bir yapıdır. Orta sahın diğerlerinden daha geniştir ve üzeri, dıştan piramidal bir külahla örtülü, dilimli bir kubbe ile kaplanmıştır. Yapının en dikkat çekici mühendislik harikalarından biri, örtü sistemidir. Sahınların her biri, birbirinden farklı geometrik desenlerdeki yıldız tonozlar, artı tonozlar ve bileşik tonozlarla örtülmüştür. Bu tonozların her birinin farklı bir tasarıma sahip olması, yapıyı adeta üçboyutlu bir geometri sergisi hâline getirir. Caminin orta bölümünde yer alan aydınlık feneri ise, iç mekana loş ve mistik bir ışık sağlar.
Darüşşifa ise caminin güney duvarına bitişik olarak inşa edilmiştir. İki katlı, avlulu ve dört eyvanlı olarak planlanmış bu yapı, dönemin en gelişmiş hastane mimarisinin bir örneğidir. Orta bölümdeki havuzdan yükselen su sesinin, özellikle ruh ve sinir hastalıklarının tedavisinde olumlu etkiler sağladığına inanılırdı. Yapı, bir tıp merkezi olmasının yanı sıra, Osmanlı döneminde medrese olarak da hizmet vermiştir.Darüşşifanın kuzeydoğu köşesinde ise Ahmet Şah, eşi Turan Melek ve aile fertlerinin kabirlerinin bulunduğu bir türbe yer alır.
Divriği Ulu Cami ve Darüşşifası’nı İslam sanatı tarihinde eşsiz kılan en önemli unsur, kuşkusuz anıtsal taç kapılarıdır. Dışarıdan sade görünen yapının üç ana kapısı (caminin kuzey, batı ve doğu kapısı ile darüşşifa kapısı), adeta birer taş dantel gibi işlenmiştir. Bu kapılar, sadece birer giriş noktası değil, aynı zamanda birer sanat manifestosudur.
Her bir taç kapının süsleme programı birbirinden farklıdır ve aralarında üslup birliği yoktur. Bu durum, farklı usta ellerin ve sanat anlayışlarının bir araya geldiğini gösterir. Kapılardaki motifler, üç boyutlu, taşkın ve dramatik, gösterişli ve duygusal bir üslup olan barok bir karakterde yapılmıştır. Heykele yakın yüksek kabartma tekniğiyle işlenen bitkisel (palmiye ağacının yelpaze biçimindeki yapraklarını andıran bir bezeme öğesi olan palmet, lale, hayat ağacı) ve geometrik motifler ile çift başlı kartal, şahin, ejder gibi figürler, İslami ve Anadolu sembollerinin en güzel örneklerini sunar.
– Batı Kapısı (Tekstil Kapı): İnce işçiliği ve kendine özgü motifleriyle bir kilimi andırdığı için bu isimle anılır. Kapının en bilinen özelliği, ikindi vaktinde güneş ışınlarının belirli bir açıyla düşmesi sonucu oluşan “insan silüeti” gölgesidir. Bu “gölge yazımı” tekniği, 13. yüzyıl mimarlarının astronomi, matematik ve mühendislikteki ustalığını gözler önüne serer.
– Kuzey Kapısı (Cennet Kapısı): Caminin en görkemli kapısı olarak kabul edilir. Hayat ağacı, sonsuzluk rozetleri ve cennet tasvirleriyle bezenmiştir. Geniş ve büyük cennet tasvirinin yanında küçük bir cehennem tasviri de yer almaktadır.
– Doğu Kapısı (Şah Kapısı): Ahmet Şah’a ait olduğu düşünülen bu kapı, daha farklı bir bezeme anlayışına sahiptir.
Dışarıdaki taşkın süsleme ihtişamının aksine, caminin iç mekanı daha sade ve dingin tutulmuştur. Bu durum, ibadet edenlerin dikkatinin dağılmaması ve huşu içinde olmaları için bilinçli bir tercih olarak yorumlanır. İç mekandaki süsleme, mihrap, minber ve hünkar mahfilinde yoğunlaşır.
– Mihrap: Taştan yapılmış olan mihrap, iri palmetler ve kalp motifleriyle bezeli, anıtsal ve taşkın bir üsluba sahiptir.
– Minber: Abanoz ağacından yapılmış olan minber, kündekârî tekniğinin en güzel örneklerindendir. Kabartma sülüs yazı kuşakları ve yıldız motifleriyle süslüdür.
– Hünkar Mahfili: Günümüze yalnızca kirişleme izleri ulaşmış olan ahşap hünkar mahfili, Anadolu’daki en erken örneklerden biri olarak kabul edilir.
Eserin sadece görsel değil, işitsel bir şaheser olduğunu da belirtmek gerekir. Darüşşifa’nın merkezindeki havuzun mimari akustikle birleşerek çıkardığı su sesi, o dönemde ruh ve sinir hastalıklarının tedavisinde kullanılmıştır. Mimar Hürrem Şah’ın tasarladığı bu sistemde, sesin farklı tonları hastaların bulunduğu odalara ayrı ayrı iletilerek dinginlik ve şifa sağlanması hedeflenmiştir. Caminin kubbeleri ve tonozları ise öylesine hassas bir akustik kurguya sahiptir ki, bu eşsiz ses yapısı günümüzde hâlâ hoparlör kullanımına ihtiyaç duyulmadan, doğal yankılanmayla etkileyici bir ibadet atmosferi sunmaktadır. Bu yönüyle Divriği, adeta taştan bir müzik ve terapi odası gibi işlev görmüştür.
Divriği Ulu Cami ve Darüşşifası, 1985 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alınan Türkiye’deki ilk mimari eser olma unvanını taşır. UNESCO, bu eserin “üstün evrensel değerini”, özellikle taç kapılardaki benzersiz taş oymacılığı ve mimari özgünlüğü ile açıklar.
Sanat tarihçileri tarafından “Divriği Mucizesi” veya “Anadolu’nun Elhamrası” olarak nitelendirilmiştir. (Divriği Mucizesi ifadesi yapıyı inşa edenlerin ustalığını ve eserin çağının çok ötesindeki niteliklerini vurgulamak için kullanılmıştır ama bu doğru bir ifade değildir.) Bu eser, plan tipi, mühendislik çözümleri ve özellikle taş işçiliğindeki eşsizlikle İslam sanatının sınırlarını zorlamış ve âdeta zirve yapmıştır. Ünlü seyyah Evliya Çelebi, bu eserin karşısındaki hayranlığını dile getirirken, “Methinde diller kısır, kalem kırıktır.” diyerek onu anlatmanın zorluğunu ifade etmiştir.Yani anlatılmaz yaşanır.
Sonuç olarak, Divriği Ulu Cami ve Darüşşifası, yalnızca bir ibadet ve tedavi yapısı olmanın ötesinde, 13. yüzyıl Anadolu’sunun sanatsal, entelektüel ve manevi dünyasının somutlaşmış hâlidir. Bu eseri anlamak, taşa işlenmiş inancı, bilimi, sanatı ve insan sevgisini anlamak; yani İslam sanatının derinliğini ve evrenselliğini kavramak demektir.
O hâlde yolunuzu Sivas Divriği’ye düşürünüz efendim. Prof.Dr. Mehmet Zeki AYDIN
Ses akustiğini dinlemek için: