Aşağıdaki değerlendirme yazısı, Aziz Mahmut Hüdâi Vakfı imzası ile 13 Ekim 2026’da ‘’Toplumsal Çürümeyi Kabullenmiyoruz” başlıklı bildiri metni üzerinden yapılan bir değerlendirmedir. Bu değerlendirme bir taraftarlık veya karşıtlık amacı gütmemektedir. Değerlendirme metne dayanır.
Canlılar çürümez, ölüler çürür. Ölen de dirilmez. İnsanın dirilişi Öte dünyada olacaktır.
Bu dünyada söz konusu olan “diriliş” ise yok oluşa doğru giden bir toplumun olağanüstü bir toparlanış ile ayağa kalkmasıdır. Bu anlamda diriliş, ölmüş veya çürümüş olan değil büyük bir kriz yaşayan toplumun ayağa kalkmasıdır. Esasen çürüme terimi Modern Batı’dan ithal edilmiştir.
İslam tarihinde, ifsat, fesat, buhran, bozulma, zulüm gibi kavramlar kullanılmıştır. Ancak literatürde, “çürüme” tabirine rastlanmadığı belirtilmektedir. İnsanın beşer tarafı ölse bile ruh ölmez. “Ölürse tenler ölür, canlar ölmez’’ Yoksa bu dünyada ölmüş olanın dirilişi söz konusu değildir.Mesela, “İslamın Dirilişi” derken kastedilen müslümanların dirilişidir. Yoksa İslam ölmemiştir ve ölmeyecektir. Kur’an’ın sahibi Allah’tır. Peygamberi vasıtası ile va’zedilmiştir. Kitabın koruyucusu O’dur. Kıyamete kadar yaşayacak olan Allah’ın indindeki din İslam’dır.
1. Uzun bir süreden beri toplumumuz krizler yaşamaktadır. Toplumumuz yine bir başka krizle sarsılmaktadır. Ancak çürümeyi kabullenmek, dirilmesini dolaylı olarak kabul etmemektir. “Çürümekten”söz etmek olumsuzlukları meşrulaştırmaktır. Diriliş umudunu zedelemektir.
2. Toplumda, insanımızda yaşanan önemli bir problem, sürekli sorunları konuşmak, onlardan şikayet etmek ve sorunların sebeplerinin başkası olduğunu, çözümü de başkasından beklemektir. Toplumun bütün bireylerine tek tek sorulsa neredeyse tamamı sorunların sebebi başkasıdır diyecektir. Kendisinin ne sorumluluğu ne de bir çözüm önerisi vardır.
3. Sorunları bildiğini dile getirirken, kendisinin bir sorumluluğu da olmadığı için, başkasına yol gösterme bilgeliği (!), sanki sorunu çözmüş gibi sahte bir üstünlük hazzı yaşamaktadır.
4. “Toplumsal çürümeyi kabul etmiyoruz” başlıklı bildiride sorunlar sıralanmış. “Talim var terbiye yok. gündüz kuşağı reyting uğruna aile kurumunu yok ediyor deniliyor. Kumardan, fuhşiyattan, uyuşturucudan, değerler eğitiminin yetersizliğinden, fon krizinden söz ediliyor. Çözüm olarak çürütücü ve zararlı içerikler yasaklanmalı, değerler eğitimi eğitimin omurgası yapılmalı deniliyor. Okullarda talim var, terbiye yok deniliyor. Terbiye, okuldan ziyade aile de verilen bir eğitimdir. Bir de ihtarda bulunuluyor: ”Bu ihtarı duymanlar yarın çocuklarımızın sorusuna cevap veremeyecek” deniliyor.
5. Bildiride sorunlar sıralanmış ve kurumların sebep olduğu sorunlardan şikâyet ediliyor. Çözüm nedir? Zararlı içerikleri yasaklamak, değerler eğitimini eğitimin omurgası yapmak. Sorunlar bizim dışımızda sahipleri başkaları. Zararlı içerikli yayınları yasaklamak ve değerler eğitimini eğitimin omurgası yapmaktan kim sorumlu, yine başkaları. Bu bildiri metnini okuyan acaba bu sorunların meydana gelmesinde benim de sorumluluğum var mı? Çözüm için ben ne yapabilirim sorusunu kendisine sorar mı? Görüldüğü üzere sorunlar da çözümler de bizim dışımızda, başkalarına ait. Sorumluluk, yönetimde, kurumlarda. ‘’Bu metin bir rica değil, bir ikazdır”, şeklinde üst perdeden bir ikazda bulunuluyor.
6. Önerilen çarelerin içeriğine bakalım. Kurumların sorumluluğunda olan zararlı içeriklerin yasaklanması ile insan yetiştirilebilir mi, toplum düzelir mi? Yasaklamakla insan yetişir mi? Elbette “Def‘-i mefâsid celb-i menâfi‘den evlâdır”. Zararlı şeylerin giderilmesi yararlı şeylerin elde edilmesinden önce gelir. Ama bu ifadede, mefâsidi defetme önerisi menafiyi (yararlı olanı) celbetmek(elde etmek) hedefine yöneliktir.
İkincisi, “değerler eğitimi eğitimin omurgası yapılmalı” imiş. Bu tam bir batılı söylem. Batıda din etkisini yitirince değerler eğitimi diye bir çözüm ortaya atılmıştır. Değerler eğitimi tamamen akli bir zemine dayanır. Biz kendi değerlerimizi kastediyoruz itirazı durumu kurtaramaz. Terimler, kavram kaplarıdır. İçi anlamıyla doludur. Ne kadar boşaltırsanız boşaltın o kabı temizleyemezsiniz. Bizim, özelikle, ahlâk alanında, Batının terminolojisine muhtaç olmak gibi bir eksiğimiz mi var? “Ben güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderildim” buyuran bir Peygamberin getirdiği din mensupları, Batı’dan “değerler eğitimi” adı altında ahlak dersi mi alacak? Batının hâl-i pür-melâli ortada.
7. Felsefe üç felsefe alanı üzerine oturur: Aksiyoloji, epistemoloji, ontoloji. Aksiyoloji felsefesi (değer felsefesi) iki parçadan oluşur: Etik ve estetik. Etik ahlâk felsefesidir. Estetik güzellik felsefesidir. Etik uygulamaya dönüştüğünde ahlâk olur. Ancak etik, felsefede inanca değil tamamen akla dayanır. Antik Yunan’da ilk gelişen felsefe, ahlak felsefesidir (etiktir). İster dinli ister dinsiz olsun bir toplum ahlak olmaksızın yaşayamaz.
Değerler eğitimi, Antik Yunandaki etik’in yeniden doğuşudur. Mesela, değerler eğitimi, gayba inanmayı, ibadet etmeyi içeriyor mu? Değerler eğitiminde, Öte Dünya, hesap günü inancı var mı? Öte Dünya ve hesap günü inancı yoksa o ahlak ve değerler kimsenin görmeyeceği yere kadar geçerlidir. Demek ki bize dinin buyurduğu ahlâk yetmiyor mu, batıdan değer eğitimi mi vereceğiz çocuklarımıza? Bilinç dışında kökleşmiş gizli bir Batı hayranlığı var: Yaralı bilinç.
8. Kusurları başkasına atfetmek ve çözümleri başkasından beklemek nereden kaynaklanıyor. Beşer düzeyinden:
Şöyle ki, beşer bizim biyolojik yanımız, diğer canlılarla ortak yanımız. Özellikle hayvanlarla ortak tarafımız. Çocuk, ahlâk kazandıkça, kültür kazandıkça insan olur. Beşer halinde iken çocuk, yiyeceklerini dağıtır, üzerini kirletebilir. Tehlikeleri fark etmez, bir yükseklikten düşebilir. Şöyle bir tanım yapılabilir:
Diyalektik: Beşer tez, kültür antitez ve İnsan sentez. Kültür, ahlak bilgisi dahil bütün hayati bilgi alanını kapsar. İnsan bir toplumda, örneğin, fizik bilmese, kimya bilmese yaşayabilir, ancak kültürsüz insan olarak yaşayamaz. Yukardaki denklemde, görüleceği üzere;
Yazılabilir.
Kısacası kültürsüz insan beşer düzeyindedir. Beşerin özellikleri var. Kusuru başkasına atfetmek, kendine gurur okşayıcı bir rol biçmek, daima haklı olduğunu iddia etmek. Beşer düzeyi tasavvufta nefs-i emmâre diye adlandırılır. Seyrü Sülûk’un ilk basamağı.
9. Bir toplumdaki çöküntünün temelinde bireylerin nefs-i emmâre düzeyinde bulunmasıdır. Tasavvuf, tekkeler ve tarikatlar bunun için var olmuşlardır. Batı toplumları ve onun izleyicileri nefs-i emmâre düzeyini aşamadıkları sürece hüsrana uğramaları kaçınılmazdır. Din, beşeriyeti terbiye etmek için gönderilmiştir.
10. Dilimizde bir söz var: Bir toplum layık olduğu gibi yönetilir denir. Toplum yönetimi belirler, yönetim toplumu belirleyemez. Elbette, birbirlerinden etkilenirler. Ama asıl olan toplumun kendisidir. Bozuluş ve iyileşme kendi içinden olacaktır. Bütün sorunların sebebi ve çözümü yönetimden beklemek sorumluluktan kaçmaktır. Bu yanlış yöntem sadece çözümün üzerini örter ve bozuluşu kışkırtır.
11. Bütün mesele toplumun kendi içinden dirilişini gerçekleştirmesidir. “Diriliş” kavramını hangi anlam da kullanıldığımı yukarda belirttim. Diriliş nasıl olabilir? Burada kısaca değinmek gerekirse üç mesele var. Birincisi isabetli bir çözüm ortaya koymak, ikincisi bu çözüm önerisinin toplum tarafından benimsenmesi ve üçüncüsü uygulamanın doğru yapılması.
12. Diyelim topluma şöyle bir anlayış sunulmuş ve toplum tarafından büyük ölçüde benimsenmiş olsun. Toplumun bütün bireyleri bir sorun ile karşılaşıldığında kusur bende olabilir mi ve çözümde benim de bir katkım olabilir mi diye kendisine soran bir anlayış gelişse olamaz mı? Bu anlayış dolayısıyla kişiler otokritik yaparak kendi kusuru varsa düzeltecek, kusur başkasında ise düzeltilmesi için yardım edecektir. Çözüm üzerinde de yapabileceği bir katkı var ise onu da yapacaktır. Böylece Öte’de de hesap vermekten kurtulacaktır. Böyle bir toplumda, kişiler başkalarını suçlamadan, topluma karşı borçlu bulunduğunu, borcunu ödemek sorumluğunda olduğunu ve ödemek sorumluluğunun “ödev” gerektirdiği anlayışı ile hareket edecektir. Böyle bir toplum erdem(fazilet) toplumudur ve o toplumda sorunlar yaşayamaz. “Hayat sorun çözme sürecidir”. Sorunlar kaçınılmazdır ama uzun süre o toplumda hayat bulamaz. Neden sorunlar kaçınılmazdır? Çünkü her çözüm kaçınılmaz olarak bir başka sorun ortaya çıkarır.
13. Bu bağlamda şöyle başka bir öneri yapılabilir. Türkiye’de 90 binin üzerinde Diyanete bağlı cami ve mescit olduğubiliniyor. Cuma hutbeleri, diyanetten gönderiliyor. Her Cuma buralarda hutbe okunuyor. Bu hutbeler, ülkemizin en bilge ve güçlü kalemlerinden oluşan bir heyet tarafından hazırlanmış olsa cemaatin her bir kişisi hem bilgi ve düşünce hem de sorumluluk olarak camiden çoğalarak ayrılması mümkün olamaz mı? Camilerde okunan hutbeler hutbe okunma rüknünü yerine getiren ama içeriği boş sözlerden ibarettir. Öyle ki, iyilik iyidir, kötülük kötüdür tarzında genel totolojik ifadelerden, oluşan sözlerden ibaret.
Acaba hutbeler, hiçbir işe yaramasın amacıyla mı hazırlanıyor diye düşünmekten kendimizi alamıyoruz. Kişi bin sene bu hutbeleri dinlese hayatında bir değişiklik olabilir mi diye sormaktan edemiyoruz.
En az 90 bin ibadethanede okunan hutbe, çok büyük bir titizlikle ve bilgelikle hazırlanmış olan hutbeyi imamın cep telefonundan okumak yerine hissederek cemaate sunması gerekmez mi?
14. Sonuç olarak, bildirinin, “ikaz etmek” ve “ihtarda bulunmak” gibi üstenci bir dili vardır. Bildiri sorunları başkasına atfetmekte, çözümü başkasından beklemektedir. Çürüme tabiri yersizdir. Toplumumuz problemlerine rağmen çürümek teriminin kullanılmasını hak etmemektedir. Bildiri gerçek bir çözüm önerisi içermemektedir. Herkesin ilk aklına gelen zararlı içeriklerin yasaklanmasına vurgu yapmaktadır. Bu tarz üslup şikâyet konusunun yaygınlaşmasına ve sahte bir tatmin sağlayarak, çözüm şöyle dursun sorunları büyümesine yol açar. Bildiride bilgece bir fikir ve özgün bir öneri yok.
15. Bir fikri veya bir eylemi ortaya koyan, iyi olduğunu düşündüğü için yapar. Kötülük olsun diye yapmaz. Bu bildiri için de aynı şeyi düşünüyoruz. Ancak bu fikrin veya eylemin doğru veya iyi olduğu anlamına gelmez. İyi ve kötü dışardan bakanın ortaya koyduğu yargılardır.
Eğer burada yapılan değerlendirmelerde bir doğruluk varsa, “hiç kimse size nerede yanlış yaptığınızı göstermekten daha büyük iyilik yapamaz”.
Yaşadığımız günümüz şartlarında, isabetli çözümler içeren seviyeli fikirler ortaya konulamaz mı? Durmuş Günay
durmusg@gmail.com