Günümüzde İstanbul İl Millî Eğitim Müdürlüğü olarak kullanılan eski İstanbul (Sultanahmet) Adliyesi’nin temeli 12 Temmuz 1951’de atılmış, 5 Eylül 1955’te hizmete açılmıştır.
Türk Edebiyatının meşhur şairlerinden, romancı, deneme yazarı ve edebiyat tarihçisi (aynı zamanda akademisyen ve siyasetçi) Ahmet Hamdi Tanpınar (1901-1962); 6 Kasım 1947 tarihli Cumhuriyet gazetesinde “Yıkmak, yapmak için olsa dahi daima zararlıdır ve hakiki yapıcılık, ilave etmektir.” diye bitirdiği “İbrahim Paşa Sarayı Meselesi” başlıklı uzun yazısında -kısmen de olsa- İbrahim Paşa Sarayı ve çevresindeki tarihî yapıların yıkılarak buraya yeni bir adliye binası yapılmasına karşı çıkar, gerekçelerini de belirterek yapılabilecek başka arsaları adres gösterir.
Malumdur ki; 16. yüzyıldan -bazı kısımları 15. yüzyıldan- kalma İbrahim Paşa Sarayı’nın bir kısmı ve çevresindeki birtakım tarihî yapıların yıktırılarak yeni adliye binası yapımı için 1939 yılında süreç başlatılmış, İkinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesi üzerine çalışmalar durdurulmuştur. Savaşın sona ermesinden bir süre sonra süreç tekrar başlayınca Ahmet Hamdi Tanpınar, mezkûr yazıyı kaleme almıştır.
Tanpınar’a göre, İstanbul’un sayılı denecek kadar güzel eserlerinden birisi olan İbrahim Paşa Sarayı’nın bir bölümü yıkılarak bütünlüğü bozulmamalı, tarih hatırası ortadan kaldırılmamalıdır. Asıl şehircilik, tarihe şahitlik etmiş bu muhteşem hatırayı ufak tefek tamirlerle olduğu gibi muhafaza etmektir. Çünkü o, hususî mimarinin en evvel yapılan binalarındandır. Sultanahmet Camii’nden önce yapılmıştır. Tarihi bir vesikadır. Şaşırtıcı derecede güzel ve asildir.
Huzur ve Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün yazarı, yazısının bir yerlerinde, “Böyle bir binayı ortadan kaldırmak, bütün hatıraların üzerinden sünger geçirmekten başka bir şey midir?” diye sormaktan kendini alamaz ve “Ben, İstanbul’un imar işlerinin mesuliyetini taşıyan bir adam olsam, değil İbrahim Paşa Sarayı gibi ayakta duran bir binayı yıkmak, ecdat elinden çıkmış küçük bir taş parçasını yerinden oynatmak için yüz defa düşünür ve galiba yüzüncüsünde gene yerinde bırakırdım.” Çünkü “Bir şehirde hatıralar ve tarih, yalnız tarih kitaplarında yaşarsa, o şehir kendi zamanlarını kaybetmiş demektir.”
Peki, Tanpınar’ın düşünceleri, içlenmeleri ve yol göstermeleri bir işe yaradı mı? Hayır. İbrahim Paşa Sarayı’nın bir kısmı ile çevresindeki tarihi yapılar yıkılarak dört bin metre karelik alan üzerine yapılmış devasa bina, Sultanahmet Camii’nin karşısında ve bazı zarif binaların arasında mevcut hâliyle yerini aldı. Yaklaşık elli yedi yıl İstanbul (Sultanahmet) Adliyesi olarak hizmet verdi ve 25 Temmuz 2012 tarihinde tamamen boşaltılarak İstanbul İl Millî Eğitim Müdürlüğünün kullanımına tahsis edildi.
Kanuni Sultan Süleyman devri veziriazamı Makbul İbrahim Paşa tarafından 16. yüzyılın başlarında yaptırılan İbrahim Paşa Sarayı’nın ve çevresindeki yapıların ahvâli budur.
Asıl mesele şudur ki; pek çok alanda olduğu gibi mimarîde de yıkmayı, sil baştan yapmayı, değiştirmeyi iyi beceriyoruz. Bilerek veya bilmeyerek yıkmaktan, yakmaktan, yerine değişik yapılar yapmaktan geri kalmıyoruz. Güzelim konakları, sarayları, mescitleri, camileri, mezarlıkları, envaiçeşit tarihi yapıyı temize havale edip yerine iş hanlarını, hantal betonarme binaları (hatta bazı tarihî mezarların, çeşmelerin, tarihî kalıntıların üzerine) kondurmaktan zerre kadar çekinmemişiz.
Oysa yeni bir şey yapmak için illa eskiyi yıkıp yok etmenin, tahribatın bir gereği yok. Hele hele yapının tarihî değeri var ise mutlaka muhafaza etmek gerekir diye düşünüyorum. Hele hele bir de millî bir vasıf taşıyorsa.
İki Dünya Savaşı gördüğü için tahribata uğramış pek çok Avrupa şehrinde tarihi mimarî ya aynen muhafaza edilmiş ya da aslına uygun şekilde yeniden yapılmış. Hatta biraz dikkat edilecek olunursa uydu görüntülerinden dahi eski şehir ile yeni şehri birbirinden ayırmak mümkün.
İnsanımız, Anadolu’nun ücrasında bile babadan, dededen kalma tarihî evleri yıkıp yerine üç beş katlı betonarme binaları, apartmanları dikmeyi alametifarika sayıyor. Tren yolu üzerinde olduğu hâlde göç veren köylerde kullanım dışı kalan tren istasyonlarının ve ilkokulların nasıl tahrip edildiğini görmek insanın içini acıtıyor.
Millî ruh taşıyan mimarî eserler, bir birikimin mahsulüdür. Millî şuur ve millî hayatın yaşatıcısıdır. Bunları bilerek veya bilmeden ihmal etmek, yıkmak veya yakmak, millî duygulara zarar vermekten başka bir işe yaramaz.
Ayrıntılı bilgi için: Yaşadığım Gibi, Ahmet Hamdi Tanpınar, Dergâh Yayınları, s. 221-229
Yıkmak insanlara yapmak gibi kıymet mi verir?
Onu en çolpa herifler de, emin ol, becerir.
Sade sen gösteriver “işte budur kubbe!” diye;
İki ırgatla iner şimdi Süleymaniye.
Ama gel kaldıralım dendi mi, heyhat, o zaman,
Bir Süleyman daha lâzım yeniden, bir de Sinan.
Mehmet Akif Ersoy
Bu yazının altına imzamı atıyorum.
Söylediklerinize yürekten katılıyorum Hocam. Millî ruhu yansıtan mimarî eserler, sadece taş ve harçtan ibaret yapılar değil; bir milletin hafızasını, değerlerini ve kültürel zenginliğini taşıyan canlı miraslardır. Her biri, geçmişle bugün arasında köprü kurar; kimliğimizi hatırlatır, aidiyet duygumuzu pekiştirir.
Bu nedenle, bu eserleri korumak ve gelecek nesillere aktarmak, hepimizin millî bir görevi olmalıdır. Onları ihmal etmek ya da yok saymak, sadece fiziksel bir kaybı değil; aynı zamanda tarihimize, kültürümüze ve toplumsal benliğimize zarar vermek anlamına gelir. Bu bilinçle hareket etmek, millî şuurun en temel gereğidir.
Değerli hocam emeklerinize sağlık bu güzel yazınızdan faydalandık
Yüreğinize sağlık, çok farklı ve önemli bir konuyu file getirmişsiniz sayın üstadım… Kaleminiz daim olsun.
Çok güzel bir yazı. Elinize sağlık.
Ülkemizin en büyük sorunlarından biri bu.
Geçmişi kaybederek geleceğe gidemeyiz. Tarihi binaların korunmamasi ve hakkettiği değerin verilmemesi yapılan büyük yanlışlardan. Ayrıca tarihi yapıların yıkılarak yeni binaların yapılması yanında mevcut tarım arazilerinin üzerine geri dönüşü olmayacak şekilde binaların dikilmesi benim en çok kızdığım ve üzüldüğüm durum