Kimileri ezberin veya hıfzın hafızayı tekrar suretiyle körelttiği görüşündedir. Sadece ezber üzerinden gidilirse muhakeme zayıflayabilir. Lakin bunu muhakeme usulleriyle dengelemek mümkündür. Bilindiği gibi insan, beyninin veya hafızasının çok küçük bir dilimini kullanabilmektedir. Kullanılmayan atıl bölümleri işletildikçe onlar da aktif hale geçmektedir. Hafıza işlendikçe genişlemektedir. Bu açıdan hıfzın veya ezberin hafızayı körelttiği tezi teyide muhtaçtır. Aksine potansiyeli aktivite eder. Hatta günümüzde Alzheimer Hastalığı gibi hastalıkların çaresinin aktivitesini kaybeden beyni çalıştırmak olduğu bilinir. Okumak, hafızayı zinde ve dinç tutmanın yollarından birisidir.
Araplar mahfuzat diye bir deyim kullanırlar. Ezber alanı demektir. Ezberlemeye amade metinlere mahfuzat veya ezberler denilmektedir. Burada her dalda irili ufaklı elfiye’ler gibi metinler ezbere alınır. Sonra da ezberlenen bu metinlerin şerhlerine geçilir. Belki talebeye ilk anda sıkıcı ve zor gelebilir. Lakin ezber melekesi geliştikçe ezberleme iyice kolaylaşır. Zevke dönüşür. Hatta günahlardan arındıkça ezber yapmanın daha kolay olduğu ifade edilir. Bazı tanınmış alimlerin bir kitabı açtıklarında gözlerinin değdiği alanı taradıkları ve hemen hıfza aldıkları mervidir. Belki bu hususta bazı mübalağalar olabilir. Lakin afakı olaylarla teması azalttıkça insanın ezber melekesi gelişir. İmam Şafii hocası Veki’den ezberini şikayet eder. O da günahlardan kaçınmasını öğütler.
Zihni afakta dağıtmak yerine belirli noktalarda toplamak ezberi kolaylaştırmaktadır. Günah gelirse ezber gider. Ya da.eski alimlerin ifadesiyle bir günah gelirse bir fazilet gider. Bir sünnet gelirse bir bidat gider. Dolayısıyla mahfuzat yani ezberlenmesi gereken maddeler ve konular insanın onlara odaklanmasıyla birlikte kolaylaşır. Azmin elinden hiçbir şey kurtulamaz!
Kur’an, nüzülüyle birlikte ümmi bir topluluk olan Arapları kitabi bir topluma dönüştürmüştür. Onları yazı hayatıyla tanıştırmıştır. Kur’an Arapların ezber dilinden yazı diline geçişlerini temsil eder ve kolaylaştırmıştır. Kur’an’ın böğründen binlerce ilim dalı zuhur etmiştir. O sayede binlerce tali ilim konusu zuhur etmiş ve bu alanlarda binlerce hatta milyonlarca kitap kaleme alınmıştır. Kur’an olmasaydı Araplar ümmi kalacaktı. Dilleri gelişemeyeceği gibi insanlık kültürü de mesafe kat edemeyecekti. Araplar ilmi değil ataleti (durgunluğu) temsil edeceklerdi. Arapların mahfuzut deyimine paralel olarak Hint alimleri de melfuzat diye bir deyim üretmişlerdir. Melfuzat kayda geçirilen şifahi ifadelerdir. Talebelerin kayıt tutmasıdır. O kayıtların bir kısmı bilahare kitap ve risale şeklinde yayınlanmasıdır.
Farsça ve Arapça pek ve güçlü dillerdir. Bunun nedeni şairler ve yazarlar tarafından işlenmiş olmasıdır. Arapça Kur’an dilidir, Farsça ise imparatorluk dilidir. Dolayısıyla bu dillerde özlü sözler milletlerin hafızalarına kazınmıştır. Bu itibarla hıfız hafızaya metanet kazandırır. Elbette mahfuzat alanının dışında bir de muhakeme alanı vardır. Bu alan ilimlerin sağlamasını temin eder. Gazali mantığı şer’i ilimlerin içine alırken muhakeme sağlayacağını düşünmüştür. Kısaca hıfız hafızayı güçlendirdiği oranda veya nispette aşınma eğilimindeki kimliği de pekiştirir. Bernard Russel’ın dediği gibi aylaklığa övgü çare değildir ve sahibini yaya bırakır. Hafızanın gıdası özlü sözleri ezberlemektir. Ve onları yerli yerinde kullanmaktır. Bu da konuşma yeteneğini geliştirir. Deyimler kullanılmadıkça dil yavanlaşır. Kur’an ilahi tabiatlı olduğundan en kolay ezberlenen metinlerdendir ve ezberlenmesi bir mucizedir. Kıymetini bilirse sahibini saadete götürür.
Mustafa Özcan