Sabık ümmetlerin peygamberlerine gerekli gereksiz sualleri nedeniyle helak oldukları haber verilmiştir. Bunun bir sonraki aşaması ise ihtilafın önünün alınamamasıdır. Merhum Ziya Paşa’nın “İdrâk-i maâlî bu küçük akla gerekmez. Zira bu terazi o kadar sıkleti çekmez.” mısraları bize akıl nakil veya gayb ile şahadet alemi arasındaki mertebeleri ele alırken dikkatli olmamızı öğütler. Aklın yetmediği yerde zorunlu olarak tevfiz yani meseleyi Allah’a havale etme devreye girer. Aklın ermediği alan denilince buna sınır biçmek elbette tartışma götürür. Lakin sem’iyat denilen alan yani peygamberlerin getirdikleri alan böyledir. Gazali mead ile ilgili olarak tevfizin gerekli olduğunu haber verir. Burası aşkındır ve aklın alanını aşar. Gaybdan haber verir. Allah arşa istiva etti’ ayeti sorulduğunda Ziya Paşa’nın kriterleriyle İmam Malik şöyle demiştir: İstiva malum, keyfiyeti ise meçhuldür. Buna dair sual sormak ise bidattır. Bu bidat kapısının hiç açılmaması gerekirdi. Lakin nadanlar açmıştır. Ehl-i bidatın zorlamasıyla açılmıştır. Ama insanlar da konu etrafında bölük pörçük olmuşlar ve içinden çıkamamışlardır. Teşbih ile tenzih arasında tartışmalı bir alan oluşmuştur. Bazı sorular masum değildir veya insan hafsalası tarafından tartılamaz. Aklın teslim olmasına ya da iman etmesine tefviz diyoruz. Bu nedenle iki alem arasındaki farklar nedeniyle şahit gaibe kıyas edilemez denmiştir. Lakin ehli zahir arşı ve istivayı maddi surette tasvir etmiş; teşbih ve tecsime düşmüştür. Bazıları da istila yani arşa hükmetmek olarak algılamıştır. Gazali’nin teville ilgili kitabında ifade ettiği gibi bütün teviller zannidir ve Hakk’ın muradını aramaktadır. Murat ararken muradı kaybetmemelidir. Dolayısıyla insanlar bu alana girerken dikkatli olmalı ve ucu açık hareket etmemelidir.
Tartışma alanından çıkmak için haddi aşmamak ve haddini bilmek gerekir. Bundan dolayı haddi bilmek islam’ın altıncı şartı olarak kabul edilmiştir. Haddini bilene ve orayı aşmayana müjdeler olsun denilmiştir! İhtilafı veya felaketi artıran noktalardan birisi peygamberlere gereksiz sualler sormaktır. İhtilaf alanını genişleten hususlardan birisi ise gerekli gereksiz tartışmalardır. Kur’an ifadesiyle insan cedeli pek sever! Buna yol açan hususlardan birisi de tefviz yerine herkesin kendi aklına güvenmesi ve nokta-i nazarına saplantı göstermesidir. Çekişme veya mira kargaşayı derinleştiren hususlardan birisidir. Hazreti Peygamberin tavsiyeleri arasında şu husus vardır: Haklı bile olsanız, tartışmaktan ve miradan sakının! Ebû Ümâme el-Bâhilî radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Haklı bile olsa çekişip didişmeyen kimseye cennetin kenarında bir köşk verileceğine ben kefilim. Şakadan bile olsa yalan söylemekten imtina eden kimseye cennetin ortasında bir köşk verileceğine kefilim. İyi huylu kimseye de cennetin en yüksek yerinde bir köşk verileceğine kefilim.” (Ebû Dâvûd, Edeb 7. Ayrıca bk. Tirmizî, Birr 58; İbni Mâce, Mukaddime 7). İhtilaf üretmek iyi huylardan değildir. İhtilaf kalpleri birbirine düşürür. Ümmetin dağınıklığı, boş yere yapılan ve haddini bilmezlikten kaynaklanan çekişme ve ihtilaflardan kaynaklanmaktadır. Her aklına eseni söylemek bu ihtilafların büyümesinde rol sahibidir.
Mutezile mezhebine göre cennet ve cehennem yaratılmamıştır. Kıyamet sahnesinden sonra yaratılacaktır. Lakin bu Adem ile Havva’nın (Aleyhisselam) cennetten inmesi bilgisiyle çelişmektedir. Bu durumda ikisinin arasını bulmak gerekiyor. Ehl-i sünnete göre yaratılmıştır. Halbuki burası müteşabih bir alandır. En doğrusu ayetleri rehber almakla birlikte bunların mutlak yorumundan kaçınmaktır. Nitekim merhum Mısırlı jeolog Zağlul Neccar bazı konuşmalarında Adem ile Havva(Aleyhimasselam)cennetten indiğini lakin mutlak cennetin veya cennet şubelerinin; Firdevs ve Me’va ve diğer cennet şubelerinin yaratılmadığını ve kıyametten sonra yaratılacağını öngörmektedir. Yani cennetler arasında tafsilde bulunmaktadır. Müfessir Şaravi ve Zağlul Naccar’ın buna benzer görüşleri ve yorumları vardır. Demek ki çalakalem başka görüşleri paylamak doğru değildir. İlmimiz bir yere kadar bize rehberlik edebilmektedir. Halbuki önümüzde açılmamış pencereler ve goncalar var. Sonra asırların kapaklarının açılmasıyla birlikte bu alandaki bilgilerimiz de yenileniyor, artıyor. Zaman bilgiyi tecdit ediyor. Yine ihtilaflar arasında şefaat meselesi vardır. Büyük günah işleyenlerin dinden çıkacaklarına dair algıya kapılan mezhepler şefaatin ancak muttakilere mahsus olduğunu ve kebair ehlini kapsamayacağını savunmuşlardır. Büyük günahları küfür saymayan anlayışlara göre ise şefaat kebair ehline mahsustur. Ümmetin asileri bu haktan yararlanırlar. Öte yandan Şiiler takiyeyi meslek haline getirmişlerdir. Halbuki işin aslı ihtilaf meselesi değildir. Kalbi Allah’a bağlı olduğu halde bazı vartalardan sakınmak için imanını gizleyen veya inkar edenlere ruhsat verilmiştir. Dolayısıyla işin aslı değil faslı zamanla aldığı mecra doğrultusunda ihtilafa medar olabilmektedir.
Kimileri sırat köprüsü, amellerin tartıldığı mizan gibi hususları mecaz olarak görmüştür. Tevil etmiştir. Kimileri ise bunları gerçek olarak görmüştür. Esasında Hıristiyanlıktaki konsilleri hatırlatan Benî Sâide Kuruluğu ve kurultayında Haşimilerle Emeviler karşı karşıya gelmemiş bilakis yeni yönetim şeklini belirlemek için Ensar ileri gelenleri ile Muhacirler arasında vukua gelmiştir. Çekişme yaşanmıştır. Nas yerine halifenin belirlenmesinde şura esas alınmıştır. Bu kurultayda hilafetin veya halifenin nalsa sübutu reddedilmiştir. Şiilerden Ahmet Katip gibiler de aynı kanaattedir. İmamet ile hilafet meselesi burada yol ayrımına girmiştir. Kurulukta veya kurultayda Ensar adına konuşan SA’D b. UBÂDE Hazreti Ebubekir’in tensibini veya halife seçilmesini onaylamamış ve Şam’a gönüllü olarak sürgüne gitmiş ve sonraki halifeye de biat etmemiştir. Bu da başka bir Ebu Zer vakası gibidir. Hazreti Ali ilk halifeye ilk altı ay biat etmemiş ise daha sonra bunu telafi etmiş ve tutumunu değiştirmiştir. İlk altı ayda Hazreti Fatma’nın halet-i ruhiyesini gözetmiş olmalıdır. Hazreti Ali, Beni Sakife Kuruluğunda yapılan toplantıya Hazreti Peygamberin naaşının defin işlemleriyle meşgul olmasından dolayı katılamamıştır. Lakin Şiiler Gadir-i Hum ve ns/vasiyet gibi tezlerle yönetimde Ehl-i beytin rüçhaniyetini ispat etmeye kalkışmışlardır. Mehdi’yi on ikinci imam ilan ve tayin etmişlerse de Şii hakimiyetleri ( Büveyhiler, Safeviler, İran Devrimi) döneminde ortaya çıkıp yönetimin başına geçmemiştir. Bu da ilgili tezin çürüklüğünü göstermektedir. intizar tezini geçersiz kılmaktadır. Demek ki Mehdi bir mani olmadığı halde zuhur etmemiştin! Öyleyse Mehdi’nin gaybubeti iddiası temelden çürüktür. Lakin mezhebin tutarlığına gölge düşüneceği için bunu itiraf edememektedirler. Zemin hurucuna müsait olduğu halde çıkmamıştır.
Hazreti Ali’nin üç halifeye biatı korkunun eseri olmadığı gibi Mehdi’nin adem-i zuhurunun nedeni de kargaşa veya çalkantılar değildir. On İkinci İmam’ın Mehdi olduğu tezi tamamen uydurmadır. Tarih buna tanıklık etmemiştir. Şii muhayyilesinin bir ürünüdür. Keza halifenin Kureyşi olması da Maverdi gibi ehl-i zahire göre gerçek olsa da İbni Haldun’a göre tarihi ve sosyolojik bir şarttır. Dini bir emir değildir. Geçmişte de bazı emirlerde dini ve kazai ayrımı yapılmıştır. Hilafet meselesinde de dini ile içtimai ayrımı yapılabilir. Kureyşilik meselesi dini olmayıp bazı devre mahsus sosyolojik bir şarttır. O şart da gelip geçmiştir. Sosyolojik şartların değişmesiyle imamların Kureyşi olması şartı da düşmüştür. İkinci Abdulhamid döneminde bile onun meşruiyetini gölgelemek için bazı Araplar fitne üretmek için Kureyşilik şartını ileri sürmüştür. Tahkik ehline göre Kureyşilik dönemsel bir şarttır. Zamanla hükmü geçmiştir. Tarihsel bir anlam kazanmıştır. İllet sakıt olunca hükmü de kalkmıştır. Merhum Yusuf el Kardavi İbni Haldun’un tezini desteklemiştir. Kureyş’in gücü ve caydırıcılığı (şevket ve min’a)dağılınca Kureyşlilik şartı da ortadan kalkmıştır. Zira Kureyş asabiyeti eski gücünü kaybetmiştir. Atiyye Sakar da aynı görüşü benimsemiştir. Abdulkadir Udeh, Yahya İsmail aynı kanaati paylaşmaktadır. Kimilerine göre Kureyşilik şartı sıhhat şartı değil kemal (afdaliyet) şartıdır. Temel değil türev şarttır. Suları tersine akıtmanın mümkün olmadığı bir dönemde eski tezleri dillendirmek ancak fitne amaçlı olabilir. Birliğe değil ikiliğe hizmet eder. Muhammed Abduh ve Reşid Rıza gibilerinin ifade ettiği gibi zaman ile Kur’an tev’emdir yani ikizdir ve bunların ışığında tarihte karmaşık ve grift hale gelmiş akut meseleler çözüme kavuşur. Zaten fiilen de çözülmüştür sadece nazariyata dökmek kalmıştır. Hicri 15’inci yüzyılın düzlüğünden tarihe daha tepeden ve kuşbakışı bakabiliriz.
İmamlar Kureyş’tendir tezi ve Gadir-i Hum gibi tartışmalı meseleler tarihin tozlu raflarında kalmıştır. Lakin tortuları hala ümmeti bölmeye devam etmektedir. Şimdi kamburların azaldığı daha rahat bir dönemdeyiz. Eski takıntılarımızdan kurtulabilirsek birliğin yolunu kolayca bulabiliriz. Bazı tartışmalar ise iyidir. Namık Kemal’in ifadesiyle müsademe-i efkardan barika-ı hakikat doğar. Güçlü fikir çarpıştıktan sonra ayakta ve hayatta kalabilendir. Yoksa inadına kavgayı sürdürmek değil.
Mustafa Özcan