Sakallarını sıvazlayıp gözlerini gözlerimden çekip şöyle dedi:
Diline kulak ver bir sakin zamanında; “ben” demeyi artırmışsan ve “benim” dediklerin çoğalmışsa eğer, senin de vaktin gelmiş demektir. Geç kalmadan ve daha güç duruma düşmeden yüklerini hafifletme zamanın gelmiş artık. Zira işgal altındasın; meşgul oldukların adım adım işgal edip dönüştürmeye başlamış seni. Gündüz gözüyle rüya görmektesin ve gördüğünü gerçek sanıp rüya ile amel etmektesin. Bu rüyanın tesiriyle sende değişenleri yeniden yoluna koyma ve aslına döndürme zamanı gelmiş de geçmektedir.
Unutma, dış dünyada artan ve çoğalanlar seni dağıtan ve özünden uzaklaştıranlardır. Elbette onları kaldırıp atacak halin yok! Demem o ki, onlara bakışını ve onlara hitabını değiştir, onlara kadrine göre yeniden bir kıymet biç. Bunun için de önce gözünü değiştirmekle başla işle.
Göz deyip geçme sakın.
Göz gönlün başlangıcıdır. Akıl derinleştikçe adı kalp, göz derinleştikçe adı gönül olur. Şöyle ki, göz öze yöneldikçe gönülleşir, gönülde bir göz açılır ve artık gönlüyle bakar insan; merhametle, muhabbetle. Gözü gönlüne kadar derin olanların bakışları ile gönlünden habersiz kimselerin bakışları aynı nesneye baksa bile aynı şeyi görmez. Manzara, nazara göredir.
Dahası muhabbetle, iffetle, dikkatle ve hikmetle bakan göz, gönle güzellik ve hikmet taşırken; nefsin arzularına teslim olmuş göz, gönlün önüne perdeler koyar. Kibir, hırs, haset, kin, açgözlülük ve dünya tutkusu gibi nefs kaynaklı hâller, insanın hakikati görmesini engelleyen perdeler hâline gelir.
İşte bu sebeple irfan yolcularının besmelesi susmak ve dinlemek, ilk dersi de gözü özgeye kapatıp öze çevirmektir. Yine unutma ki göz terbiyesi gönül terbiyesinin temelidir. Gözün güzel bakmayı ve nihayetinde Güzel’e bakmayı öğrenene kadar göz terbiyesine değer ver.
Biz sûfîler Rûmî’ye Mevlânâ deriz. Çünkü bize Mevlâ’ya giden yolları işaret eder. Gözün hakikatine ve insan için anlamına dair en çarpıcı tanımlamayı da Mevlânâ yapmıştır. Mevlânâ şöyle der:
“İnsan gözdür ve bâkî posttur.
O şey ki dostu görmektir, görmek odur.”
Bu beyitte hem insanı göz olarak tarif eder hem de gözün ontolojisine dikkat çekerek gözün eylemi olan görmenin gayesini dostu görmek olarak belirler. Yani görme, görme değildir. Görülmesi gerekeni gördüğü gün göz göz olur, gönle kadar derinleşir. Göz gönle iner, gönülde bir göz açılır.
İşte bu noktada şunu söylememiz gerekir: Gözü açılmamış, gözü açılmış ve gönül gözü açılmış şeklinde üç insan kategorisi vardır. Bunlar aynı nesneye bakar ancak her biri ayrı hakikatler görür. Bir de baş gözü görmediği halde görenler vardır ki gözü görenlerden daha çok görürler. Zira kimi bakıp görmeyenler hayatlarını bu şekilde tamamladıklarında ahirette âmâ olarak dirilecekler ve hallerine itiraz edecekler. Ancak acı bir şekilde bakmanın görmek olmadığını öğrenecekler.
Demem o ki, insanın iki organı ya onu derler ve toparlar yahut dağıtır da insan onu yorgunluk sanır. Bunlar göz ve gönüldür. Şu hâlde öncelik gözde olmak şartıyla her ikisi de terbiyeye muhtaçtır. Zira gönül, gözün gördüğünün müşterisidir. Gözün terbiyesi, gönlü terakki ettirir.
Göz terbiyesine başlayınca dil terbiyesine de başla. “Ben” demek yerine “bendeniz” demeyi dene mesela. Bilesin ki, “Bende” olmak, kulluğu her an hatırda tutmak ve hizmet gayretinde olmaktır. “Ben” kelimesini bir kokla, kibir ve narsisizm kokusu alacaksın. Şimdilerde “hoş bulduk” demek yerine “hoş buldum” denilmesi bile egonun itibarının artması sebebiyledir. Bilinmenin ve görünür olmanın gayretinin dili dönüştürmesidir.
Göz ve dil terbiyesi, senin hâlini değiştirecek; hâlin halîm olmaya başlayacaktır. Birileri bunu çağ gerisinde ve gereksinimlerine aykırı göre dursun, sen aldırma. Sen hiçlik hırkası giyip damlayı derya eylerken, onlar deryadan kopup damlayı derya sanıyorlar.
Sen sırtındaki hiçlik hırkasıyla bütünleşmeye bak. Gündüzün yolu geceden, baharın yolu kıştan, düzü yolu yokuştan sonra olduğu gibi varlığın yolu da yokluk yani hiçlikten geçer. Hiçlik hırkasını eğnine giymek için eğilmekle gerçekleşir.
Hiçlik hırkası nedir bilir misin?
Ben’in ve bencilliğin esneyip egonun belirleyici olmaktan uzaklaşmasıdır.
“Ben” dedikçe değersizleştiğinin farkına vararak, benliği mutlak varlık görmek yanılsamasından gözü ve gönlü kurtarmaktır. Nefsi küçültüp Hakk’ı büyütmektir.
Hiçlik hırkası giymek, gerçek varlığın kaynağını ve varlık sebebini idrak etmektir.
Hiçlik hırkası giymek yalnız kendini görüp kendisi için yaşamak ve anlamsız işlerle yaşlanmak yerine, ben merkezlilikten kurtulup varlıklar içindeki yerini ve konumunu idrak etmektir.
Hiçlik hırkası giymek yürek yüklerinden kurtulmak, gereksiz kuruntu ve kasıntıları terk etmektir. Övülme açlığından, üstün sayılma sanrısından, hep haklı olma isteğinden, sahip olduklarını şahsiyetinin önüne koymaktan; hasılı, sahip olduklarının ve bütün bunlara sebep olan egonun esaretinden azat olup özgürleşmektir.
Hiçlik hırkasını giyenleri görmek istersen eğer, tevazularına bak. Çünkü hiçlik hırkası göze tevazu şeklinde görülür. Kibir hırkası giyenler ise etrafındaki insanları nesne görürken, hiçlik hırkası giyenler tevazu ile başkalarına da gönlünde ve çevresinde yer açar, onlara merhamet nazarıyla bakar.
Hasılı, hiç olmak hep olmaya doğru yol yürümektir. Zira “varım” deyip yere kibirle basanlara bakın Kemalpaşazâde ne diyor:
Kısmetindir gezdiren yer yer seni
Arşa çıksan akıbet yer yer seni
Onun için onun adı yer oldu
Önce besler sonra kendi yer seni.
Ne diyelim: Ölen hayvan imiş…