Böyle kurulmuş bu âlemin düzeni; zaman değirmeni dur durak bilmeden ömürler öğütüyor. Her insan bir buğday tanesi kadar büyük zaman değirmenin dişlileri arasında. Üstelik bu değirmenin taşı dönerken, insanın adına, malına, mülküne, unvanına, makamına, nesline ve nesebine de bakmıyor. Onun gözünde herkes eşit… Önüne gelen öğütülüyor ve ölüyor. Bir varmış bir yokmuş misali…
İnsanın doğumu ile ölümü arasındaki süre, gençlere uzun, yaşlılara kısa geliyor. Niçin ve nasıl yaşadığına bakmayan insan, nefes almayı yaşamak sanıyor. Halbuki her nefes aldığında ömür sermayesini tüketiyor. Hatta aldığı her bir nefesin, almak ve vermek şeklinde iki boyutu bulunduğunun farkında bile olmuyor. Öyle ki kimi insanların aldığı nefesi bile veremediğini düşünmüyor. Bırakın başka şeyleri, insanın bir nefese bile iki kez şükretmesi gerektiğini akledemiyor. Çünkü insan böyle bir varlık: Elinde olana bakmak ve elinde olanın kıymetini bilmek yerine hep elinde olmayana, uzakta olana bakıyor, onu istiyor, onu arzuluyor. Elindekini ihmal ettiğinin farkında olmadan hep ötekinin peşine düşüyor. Şu bir gerçek ki, gencin gözü özgede, yaşlının gözü özündedir. İşte bu sebeple gençler hayatlarını yeterince düşünemiyor, yaşlılar ise düşünse bile elinden bir şey gelmiyor. Çünkü geçen geçmiştir artık…
İnsan yaşlandıkça eksilmeye başlıyor. Saçlar dökülüyor, beller bükülüyor, gözlerde fer, dizlerde derman kalmıyor. Kulaklar az duymaya başlıyor. Gideceği yere bir başına gidemiyor. Geceler dinlenme vakti değil, derin düşüncelerin ve hatta içten içe inlemelerin zamanı oluyor. Yavaş yavaş yalnızlaşıyor insan. Sözünü kendine söyleme başlıyor. Günden güne elden ayaktan düştüğünü görüyor. Bir zamanlar koşarken, artık yürümekte bile zorlanıyor artık. Baktı olmıyor, dizler yeterli gelmiyor, eline bir asa alıyor. Bazen o da iş görmüyor. Ne yapacağım derken bir de bakıyor ki acı ve tatlısıyla hayatı paylaştığı hayat arkadaşı gözünün önünde göçüp gidiyor. İşte o andan itibaren daha da yalnızlaşıyor. Yüzü gülüyor ama içi hep hüzünlü, içi hep üşüyor. Sonra göçme sırası tam da bana geldi derken bir de bakıyor ki beklenmedik bir anda biricik evladı da göçüyor. İşte o gün bu dünyaya neden “yalan dünya” denildiğini iliklerine kadar hissediyor.
Kış günü birden bastıran sis gibi yalnızlık dört bir yanını sarıyor. Artık bir sese, bir söze, bir güler yüze daha fazla hasret duyuyor. Azla mutlu oluyor, az’ın ne kadar da çok olduğunu öğreniyor. Zira kendini terk edenler yanında kendinin de terk ettiklerini düşündüğünde, artık tek varlığı ve hissettiği aldığı nefestir. Hatta onu da almakta güçlük çekiyor. Zaman zaman aldığı nefes kendine yetmiyor ve bu yüzden bir anda iki nefesi birden almak istiyor. Öyle ki artık onun için hayatla nefes aynı anlama geliyor.
Sessizliğin ve derin düşüncelerin kuşattığı günlerin sayıcı arttıkça artıyor. Gücün, kuvvetin, aklın, gözün, kulağın, eşin, dostun yani gençlikte sahip olunan şeylerin ve hiç düşünmeden kolayca yapılan her şeyin birer emanet olduğu tam olarak öğreniliyor.
Gün oluyor az olanın bile kendine yetmediği anlar geliyor. Can havliyle dizlerine yüklenip dizindeki dermanın elverdiği oranda kapı önüne çıkıp, alamadığı nefesi, nefessiz kaldığını haykırır. Yardım ister, imdat eder. Ömür, nefes ve ölüm üçgeninde çırpınırken, ömrün bir nefesten ibaret olduğunu ve sadece bir nefesle hayata bağlı olduğunu biliyor. Bu sebeple “yarın” düşüncesi yani ölüm sonrası zihninde daha fazla yer ediyor. Bu sebeple sık sık “Allah’ım iman ver, Allah iman ver” diye dua ediyor. Çünkü dönüşü olmayan bir yolda olduğunu biliyor ve ötelerden gözüne gözükenleri görüyor. Zihin, geçmişle gelecek arasında bir film şeridi gibi akarken, bitap düşmüş olan beden ait olduğu toprağa dönmek için acele ediyor. Nihayet biricik sermayesi olan nefes de yetmez oluyor. Birkaç sevdiği insan sarıp sarmalayıp hastaneye götürüyor.
Hekim hikmet ehli olmuş artık. Bakınca halini ve zevalini görüyor. Hızlıca makineye bağlanıyor. Artık nefesi bile makine ile almaya başlıyor. Kısa süre sonra ne bir ses, ne bir söz, ne de şöyle doyasıya bir nefes.
Sevdikleri görmeye geliyorlar birer birer. Ona bakıyorlar, dua ediyorlar, üzülenler üzülüyor. O ise bakanları bile görmez bir hâlde ama hâliyle onlara şöyle diyor;
Yüzyıl sürse de şu ömür, hepsi ancak bir nefestir.
Ömür bir gündür, o da bugündür.
Üzmeyin, üzülmeyin, küsmeyin, kızmayın, kırmayın hatta kırılmayın. İnanın değmez. Affedin gitsin…
Hem bana acımayın. Bana bakın ve ibret alın. Gördüğünüz yalnız ben değilim, bende gördüğünüz aynı zamanda sizin geleceğiniz.
Bu dünyayı, “değmez” şeylere feda etmeyin.
Bilin ki bu dünyada “duran” hiç olmadı. Gelen göçtü. Ben de duran olmayacağım.
İnsan bu işte; bir nefes…
Kaleminiz kelamınız daim olsun.
Rabbim cümlemize sağlıklı imanlı hayırlı güzel ömürler versin.
Selam ve dua ile.