“İki arada bir derede kaldım” dediğini duyarsınız insanların zaman zaman. Bu söz, bir çaresizliğin itirafı gibi görünse de aslında bir hakikatin beyanından ve insanın tanımından başka bir şey değildir.
Gerçek şu ki; insan “iki arada” yaşayandır ve insanın bu konumu, onun varoluş sebebidir.
Gel gör ki, bütün ömrü boyunca “iki arada” yaşamasına rağmen, insan bu konum bilgisini ancak çaresizlikler çoğaldığında veya yüzleşmeler kaçınılmaz olduğunda kısa yoldan idrak eder.
Bazen de vicdanı içerden seslenerek insana bu konuda hatırlatmalarda bulunur.
İbret gözüyle bakıldığında, insana gerçek konumunu hatırlatan ve çaresizliğini kabul ettiren şey, sınanmalarıdır.
Sınanmak, insanın bizzat kendisiyle ve kendisini çevreleyen durumların gerçek yüzüyle maskesiz ve perdesiz yüzleşmesidir.
Şu aşikâr ki, bu türden her sınanma ve yüzleşme mutlaka can acıtır, ama insanın olgunlaşması için gerekli ve hatta çoğu zaman şarttır. Bir başka deyişle, sınanmalar faydalıdır. Çünkü insan sınandıkça ve yüzleştikçe ayakları yere basar, iddiası azalır, gözü büyür ve sözleri sakinleşir.
İnsan sınandıkça sessizleşir ve derinleşir.
Bu sebeple nerede bir susan insan görürseniz biliniz ki o kişi, aslında çok konuşan, ancak konuşmasını genellikle kendine yapan, sükutuyla haykırandır.
Tercih etmenin zorlaştığı ve çaresizliğin çoğaldığı anlarda daha kolayca idrak edilen “iki arada” kalmışlık hâli, insan için bir öğretmendir.
İnsan bu haldeyken, bir eşik gibi içeri ile dışarının sıfır noktasında durduğunu, madde ile mananın kesişiminde yaşadığını, dünya arzularıyla ahiret vaadinin aynı anda kendini davet ettiğini, yalan sevdalarla yüce davaların yollarında yüreğine yön aradığını ve bütün bunlar arasında çoğu kez de bocalayıp kaldığını yakinen yaşar ve zor da olsa durumunu kabullenmek zorunda kalır.
Hz. Nuh’u hatırlayalım mesela.
Hz. Nuh’un “ennî mağlubun fentasır-ben mağlub oldum bana yardım et” diye Allah’a yakarması, can acıtıcı bir kabulün en ibretlik örneklerinden biridir. Eşi ve evladı inanmamış ve gemiye binmemiş, uzun zaman uğraşmasına rağmen kendisiyle birlikte gemiye binenlerin sayısı seksen kişiye ancak ulaşmıştı.
Böylece o, her gayretin mutlaka başarı ile neticelenmeyeceğini çok acı şekilde öğrenmiş ve bu bilgiyi bize ibret olarak bırakmıştı.
Evladı dağ gibi dalgaların arasında henüz kaybolmadan “oğlum benim ailemdedir” demiş ancak “Ey Nuh! O kesinlikle senin ailenden değildir” diye Allah’tan cevap almıştı.
Ne acı bir tablo ne büyük bir imtihan ve ne zor bir arada kalmışlık sahnesi.
O âna şahitlik eden olmuş mudur bilinmez ama, gemiyi yüzdüren yağmur damlalarının arasında herhalde Hz. Nuh’un gönlünden doğup gözlerinden süzülen damlalar da vardır. Hem de tüm yolculuk boyunca…
Gemi uzun bir yolculuktan sonra Cudi Dağı’na oturduğunda Hz. Nuh bir kebûter yani güvercin göndermişti dışarıyı kontrol etmesi için. Güvercin gagasından bir zeytin dalıyla döndüğünde, Hz. Nuh’un artık suların çekildiğine kanaat getirdiği kaydedilir.
İşte o gün uçup bir muştu ile gelen güvercin, o günden sonra da hep “postacı” olarak bilindi. Belirsizliklerin ve arada kalmışlıkların arttığı anlarda kendisinden hep muştular beklendi.
Kebûter’in yolunu gözleyen ise her daim gönül oldu.
Çok sonraları anladı insan, kebûterin yolunu gözleyen gönlünün de bir kebûter olduğunu; güzeller ve güzelliklerle huzur bulmak için durmadan dolaşıp, halden hâle geldiğini.
Malumdur ki, insan bir bütün halinde “iki arada” kalmışlığın ifadesidir ancak, arada kalmışlığı en somut şekilde yaşayan ve buna sembol olan kalptir.
Bir başka deyişle kalp, maklubtur; sürekli halden hale girendir. Adını da bu değişken halinden almıştır.
Her kalp, bu kararsızlıktan kurtulmak için kendi haliyle hallenmiş birini arar. Her cins kendi cinsiyle ünsiyet kurar; güvercin güvercinle uçar, doğan kuşu doğan kuşuyla… Sözü orijinal haliyle söyleyecek olursak; “Kebûter bâ-kebûter, bâz bâ-bâz koned hem-cins bâ-hem-cins pervâz…”
Demem o ki, kalpler karar kılmak için bir yâr ister.
Kalbinin bir kebûter olduğunu fark eden ve onun karar kılması için yâr yoluna düşenlere ne mutlu.
Kebûter kanat vurmaya devam edecek…