eğitim,öğretim,terbiye,talim,Meb,Üniversite,öğrenci,öğretmen,muallim,öğretim üyesi,maarif,aile,
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Ankara
Az Bulutlu
31°C
Ankara
31°C
Az Bulutlu
Çarşamba Az Bulutlu
31°C
Perşembe Hafif Yağmurlu
27°C
Cuma Az Bulutlu
27°C
Cumartesi Açık
29°C

İnsana Dokunan Bir Hikâye

İnsana Dokunan Bir Hikâye
03.06.2021 10:59
0
A+
A-

Aynur Hoca teneffüste bir hışımla öğretmenler odasına girdi:

-Arkadaşlar bu böyle gitmez 9/A daki Yüsra’yı Ram’a gönderelim, değil dört işlem yapmak adını söylemekten bile aciz… Bütün gün boş boş oturuyor. Bunlarla mı uğraşacağız?

Diğer öğretmenler Aynur Hoca’nın sözünü bekler gibilerdi. Hemen bu konuşmayı desteklediler.

-Evet hocam benim dersimde de aynı durumda. Ödevler yapılmadan geliyor sürekli. Defteri bomboş.

-Benim dersimde de aynı şekilde davranıyor hocam. 40 dakika boyunca sabit bir noktaya bakıyor.

-Yüsra’yı Dilek hocaya söyleyelim bir ilgilensin. Ram’a göndersin.

Dilek hoca her derde devaydı. Her müşkül onunla çözülürdü. Her okula lazım bir rehber öğretmendi.

-Dilek hocaya söyleyelim ama o çocuğun yeri burası değil. Evde özel eğitim alsın. Ya da RAM raporuyla derslerden muaf olsun.

-Böyle öğrenciler yüzünden diğer öğrencilerle uğraşamıyoruz, dersin ahengini bozuyorlar.

Şeklinde konuşmalar sürüp gitmişti ta ki ders zili çalıp öğretmenler gerekli evraklarını ve çantalarını alıp sınıflarına gidene kadar.

Asıl soru, sağlıklı bir öğrenci 40 dakika boyunca sabit bir noktaya neden bakar durur? Acaba bu öğrencinin bir sıkıntısı mı var? Bir derdi mi var? 40 dakika boyunca sadece tek bir noktaya bakmasına sebep olan şey nedir? Okulu, dersleri, insanlarla iletişimi işkence gibi hissetmesine iten olay neydi? Yüsra o kadar karanlıkta kalmıştı ki… Bu hayatta bir amacının, bir hedefinin olduğuna ne o inanıyordu, ne de başkaları… Robot gibiydi. Sadece okula gidip geliyor ve derse giriyordu. Kimseyle konuşmuyordu. Arkadaşı da yoktu. Üstelik bütün dersleri de kötüydü. Değil üniversite okumak; liseyi bitirecek kadar bile akademik başarısı yoktu. Okuldaki bütün öğretmenler aynı kanaattaydı. Kısacası bütün olumsuzluklar Yüsra’ da toplanmıştı. Yüsra’dan Dilek Hoca’ya bahsedilmiş, onunla ilgili bütün izlenimler aktarılmıştı.

Ertesi gün sınıfın kapısı çaldı. İçeriye nöbetçi öğrenci girdi .

– Afedersiniz hocam, Yüsra’yı Dilek hocam çağırıyor

Ders o gün de işkence gibi geçiyordu zaten. Yüsra çağrılmasını minnet bilip hemen rehber öğretmenin yanına gitmek için sınıftan çıktı. Merdivenlerden çıkarken içini bilmediği garip bir çekingenlik duygusu kapladı. Hem gitmek istiyordu, hem de ayakları geri gidiyordu. Rehber öğretmenin odasının önünde geldiğinde bir anlık cesaretle kapıyı tıklayıp girdi. Ürkek ve kısık bir sesle:

-Beni çağırmışsınız hocam. İsmim Yüsra.

-Hoş geldin Yüsra, otur şöyle bakalım.

Çekingen bir tavırla otururken etrafı incelemeye başladı. Ayaklarını üst üste koydu. İki elinin parmaklarını birbirine geçirdi. Kalbi daha da hızlı atmaya başladı. Acaba Dilek Hoca ne söyleyecekti? ‘’Hakkında şikayet var, dersleri daha iyi dinle ‘’ mi diyecekti? Yoksa nasihat edip sınıfa mı gönderecekti? Karşında güler yüzlü bir öğretmen oturuyordu. Dilek Hoca’nın tatlı ses tonuyla başlayan sohbet ilerledikçe Yüsra önce ayaklarını düzeltti. Parmaklarını birbirinden ayırdı. Koltuğun arkasına yaslandı. Derin bir nefes aldı. Rahatlamıştı. Bu öğretmenin Yüsra’ya yaklaşımı, dokuz yıl boyunca ona ders veren öğretmenlerden çok farklıydı. Tanıdığı hiç bir öğretmene benzemiyordu. Onunla konuşması, sohbeti kendisini dinlemesi çok farklıydı. Başka bir öğretmenin karşısında bu kadar rahatladığını ve anlaşıldığını o güne değin hissetmemişti hiç. Yüsra mutlu olmuştu.

.

Yüsra ailevi durumlarından, anne baba ayrılığından Dilek hocaya bahsetti. Anne babası ayrılan ilk çocuk elbette ki Yüsra değildi. Ama bu olay onun minik yüreğinde tarifsiz bir acı bırakmıştı. İnsan peynir ekmek, soğan ekmekle de yaşayabilirdi, fakat sevgisiz ilgisiz asla yaşayamazdı. Hele bir de küçük çocuksa… Babasının maddi durumu yerindeydi. Yüsra’nın derdi, meselesi, sorunu artık ne denirse duygu yoksunluğu imiş meğer. Duygusal yoksunluk zihinsel yetersizlik görüntüsü veriyordu. Çok karışık duygularla büyümüş. Öğrencilik hayatı boyunca onun başarısızlığının nedenlerini çalışmamasına haylazlığına, vurdum duymazlığına, sorumsuzluğuna bağlanırken Dilek hoca başarısızlığının nedenlerinin bunlar sebebiyle olmadığını anlattı. İletişim eksikliğinden, anne baba ayrılığından ve kişisel sorunları yüzünden olduğunu ona öyle güzel anlattı ki o da artık yavaş yavaş karanlıkta kalan ruhunu bulmaya başlamıştı.

Yüsra’yı rehber öğretmenin deneyimli ellerine bırakmışlardı öğretmenler. Dilek hoca böyle nice öğrencinin derdine derman olmuştu. Nice öğrenciye yol göstermişti. Önce nasıl bir yol izleyeceğine karar verdi. Dilek Hoca ilk olarak babasını okula düzenli olarak çağırdı. Yüsra bu ilgiden çok memnun oldu. Babasının okula geliş gidişleri çok hoşuna gidiyordu. Dilek hoca Yüsra’yla uzun uzun görüşüyordu, onu sonuna kadar dinliyordu. Babası çok meşguldü. Evde kardeşi onun duygularını anlayamayacak kadar küçüktü. Yüsra’nın etrafında konuşacağı, anlaşacağı, dertleşeceği kimsesi yoktu. Bir baş okşanması, saçının taranması ne kadar kıymetliydi onun için… Hastalandığı zaman ‘’neren ağrıyor yavrum’’ diyen bir ses yoktu etrafında. Yüsra, Dilek Hoca’nın ilgisinden o kadar memnun olmuştu ki her teneffüste, boş derslerde onun odasına gidiyordu. Kapının önünde görüşme sırası beklerken bile mutluydu. Hatta okula gelme amacı sadece Dilek hoca ile görüşmek olmuştu. Olsun en azından artık bir amacı vardı. Dilek Hoca bıkmadan usanmadan onunla bire bir görüştü, iletişim kurdu, sohbet etti. Her görüşmede bir önceki görüşmeden daha iyi hissediyordu kendini. Değişmeye başlamıştı.

Artık insanlarla iletişim kurmaktan, onlarla konuşmaktan çekinmiyordu. Sadece bu da değil; dersler de artık işkence gibi gelmiyordu ona. Derslerde fikir üretmek, derslere katılmak için can atıyordu. Öğretmenlerinin bu değişiminden dolayı hayretle bakan gözleri hala dün gibi aklındaydı. Artık yavaş yavaş yıllardır hapsolduğu o karanlıktan aydınlığa çıkmaya başlamıştı. Farklı alanlarda kendini geliştirmek istiyordu. Çeşitli insanlarla tanışmak, bilmediği konularda bilgi sahibi olmak istiyordu.

Okulda dezavantajlı çocuklar için kurulan Umut fedaileri grubu vardı. Okul içinde çok popüler bir topluluktu. Bu grubun üyesi olmak prestijli bir durumdu. Burada öğrencilere sorumluluk veriliyor, okuldaki bütün sosyal faaliyetlerde yer alıyorlardı. Ama grup sayısı oldukça kabarıktı ve yeni üyelere yer yoktu. Nasıl yapalım nasıl edelim de Yüsra’yı bu gruba dahil edelim diye Dilek hoca birkaç öğretmenle fikir alışverişinde bulundu. Öğrenciler güzel bir mekânda bir kafede toplanmışlardı. Umut fedaileri grubunun lideri kurucusu Ali Tahir Hoca, öğrencilere birkaç soru sordu sorunun bir tanesini Yüsra bilmişti. Ödül olarak da gruba alındı. İşte Yüsra için asıl sıçrama bundan sonra başlamıştı.

Grupta yer almak, devamında sorumluluk almak, onaylanmak, alkışlanmak değer ve kabul görmek her çocuk gibi Yüsra’nın da açlığını hissettiği en güzel duygulardı. Yüsra’nın gözlerindeki donukluk gitmiş, yüzüne bir ifade gelmişti. Artık mimikleri vardı Yüsra’nın. Grup içinde kendine soru soruluyor, varlığı hissediliyor, kendini az da olsa ifade ediyordu.

En önemlisi de liseyi bitirip üniversite okumak istiyordu. Bir çok farklı hedefi vardı. Şimdi ise sırada hedeflerine ulaşmak için ne yapması gerektiği sorusu vardı. Yine tek bir isme ihtiyacı vardı: Dilek hoca. Sıkıntılarını konuşmak için karamsar bir şekilde gittiği rehberlik odasına sorunlarını değil; umutlarını konuşmak için gidiyordu artık. İçindeki kaybolmuş yaşama heveslerini ortaya çıkaran, bugün bulunmuş olduğu noktanın en büyük mimarı Dilek hocaydı.

Tek bir ajanda insanı tekrar ayağa kaldırmaya yeterli mi? 10. Sınıfta Fatma hocayla tanışmıştı. Öğrencilerine gerek eğitim, gerekse manevi anlamda bu kadar değer veren bir hocayla o güne dek ilk defa karşılaşmıştı. Derslerinde sıkılmıyordu. Diğer dersleri de yavaş yavaş düzelmeye başlamıştı. Ama hala çekinmeleri, utanmaları, iletişim sıkıntısı vardı. Bir gün Fatma hocanın dersinde Yüsra yine başı önde ders dinliyordu. Fatma Hoca bir tane genel kültür sorusu sormuştu. Sorunun cevabını biliyordu, ama yine de doğru değilse rezil olurum düşüncesinin verdiği çekinme ile bir an tereddüt etti ve başkalarının cevap vermesini bekledi. Sınıftan çıt çıkmıyordu. En sonunda korkarak ve çekinerek cevabı verdi.

Herkes dikkat kesilmiş verdiği cevabı dinliyordu. Tam cevap verdiği için pişman olmaya başlamıştı . Hocanın ‘’ Aferin Yüsra helal sana’’ deyişi Yüsra’yı o kadar onurlandırdı ki hocanın ona içtenlikle gülen bakışlarına, o da gülümseyerek cevap verdi. Ona çok iyi gelmişti bu aferin. Kendine inanma yolunda çok büyük bir adım olmuştu. Hele ödül olarak hocanın ona hediye ettiği ajanda hayatının dönüm noktalarından biri oldu. Kendine inanırsa bir şeyler başarabileceğini, yapabileceğini inandırdı o gün verilen ajanda. Hala kitaplığının en güzel köşesinde saklar.

Hayatımız boyunca şu sözü çok duyarız: Her insanın hayatta mutlaka bir amacı hedefi olmalıdır. Peki bizler hedeflerimizin farkına nasıl varırız? Hedefi olmayan, hayattan hiçbir beklentisi olmayan bir öğrenci için hedef nedir? Tabiri caizse sadece nefes alan, bir robot edasıyla okula gidip gelen ve sadece derslere girip günü kurtaran bir öğrenci hedefini nasıl belirleyebilir ki? Çalkantılı geçen yılların ardından artık hayalleri vardı Yüsra’nın.. Önceden şu okul bir an önce bitsin diye düşünürdü. Şimdi ise Yüsra’yı ‘’okul bitince ne yapacağım, nasıl bir gelecek beni bekliyor’’ düşüncesi aldı. Artık iki sene öncesinden farklıydı. Kendinden çok az da olsa umudu vardı. Bir şeyleri yapacağına, yapabileceğine olan inancı onlar sayesinde oluşmuştu. Eğer bu iki hoca ona bunu göstermeseydi Yüsra hala düşüncelerin ve umutsuzluğun karanlığında kalmış, körelmiş gitmiş, amaçsız biri olarak hayatına devam ediyor olacaktı.

Onlar ilk önce Yüsra’nın kendini tanımasını sağladı. Fatma hocanın götürdüğü seminerler, konferanslar, paneller, etkinlikler vs. Dilek hocanın önderliğinde Umut Fedailerinde görev aldığı faaliyetler ve daha niceleri Yüsra’nın kendisini ifade etmesini sağladı. Aynı zamanda özgüvenini oluşturdu. Geldiği noktada kendini tanımaya başladı. İlgi alanlarını, bulunmak istediği noktayı fark etti. İçinde çok büyük bir üniversite hayali oluştu. Hele okumak istediği bölümü kazanmış olabilme hayali onun için de öyle bir heyecan oluşturuyordu ki. O hissin verdiği heyecanı tarif etmeye kelimeler bile yetersiz kalırdı. Önceden olsa ‘’ zaten kazanmayacaksın, senden bir şey olmaz vazgeç derdi kendine’’. Ama şimdi ‘’ben bu bölümü kazanacağım ne pahasına olursa olsun okuyacağım’’ düşüncesi hakimdi beyninin içinde. Önceden ağlamaya sızlamaya gittiği Dilek hocanın odasına artık keyifli bir çay sohbeti eşliğinde hedefleri için istişare etmeye gidiyordu.

Fatma Hoca’nın her yıl düzenlediği Ankara gezisi vardı. Okuldaki faaliyetlere katılan, programlarda görev alan öğrenciler bu geziye katılabiliyordu. Yüsra da bu geziye derslerde gösterdiği gayret sebebiyle seçilmişti. İlk defa tek başına şehir dışı geziye katılıyordu. O kadar heyecanlıydı ki gece boyunca uyumadı. Ankara’da gezdiği resmi daireler ve Tevfik İleri Anadolu İmam Hatip Lisesi Yüsra’yı çok etkiledi. Okulun teras katındaki kütüphane Yüsra’nın hep hayalini kurduğu mükemmel bir çalışma ortamının vücut bulmuş haliydi. Lise 3. sınıfa gidiyordu. Bu okulu o kadar beğenmişti ki lise 1’den başlayarak bu okulda 4 yıl okuyabilirdi.

Yüsra’nın hayatında dönüm noktası olan gezinin sonraki durağı Diyanet İşleri Başkanlığı idi. İlk defa resmi bir kurumda bulunma şaşkınlığını yaşıyordu. Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Prof.Dr.Yavuz Ünal, makamında ağırlamış, öğrencilerle tek tek muhabbet etmişti. Yavuz Bey’in sorduğu soruya sadece Yüsra cevap vermişti. Yüsra’nın keyfine diyecek yoktu. Devletin en üst kurumlarından biri olan Diyanet İşleri Başkanlığı‘nda gördüğü iltifatlar ve ikramlar üniversite tahsilini yapma ve bu kurumda görev alma isteğini kat kat artırmıştı. İçinde karışık duygularla  buradan ayrılmıştı. Bir gezi nelere kadirdi. Allah diledi mi sebebini öyle bir halk ederdi ki… Sonrasında Taceddin Dergahı’nı ziyaret etmek, İstiklal Marşı’nın yazıldığı o mübarek mekandaki manevi havayı solumak Yüsra’da tarifsiz duygular uyandırdı. Arkadaşları alış veriş yaparken o Hamamönü sokaklarını adımladı. Hafiften yağmur çiselerken; yüzünü ıslatan her her damlada Yüsra benliğini buluyordu.

Yağmur taneleri içindeki karamsarlıkları, temizleyip arındırıyordu. Yürüdükçe rahatladı, yürüdükçe hafifledi.

Din Öğretimi Genel Müdürü Nazif Yılmaz ‘da Ankara gezisinin bir parçasıydı. O da öğrencileri tek tek dinleyip muhabbet etti. Çocuklar değer görmekten çok da mutlulardı.

Yüsra,  ‘üniversite tahsili yapsam buralar da bana da görev verirler mi ki’ diye düşünmekten kendini alamadı. Hacı Bayram Veli’nin kabri şerifini ziyaretten sonra dönüş yolculuğu başlamıştı artık. Yolda yeşeren ekinleri seyrederken ‘’ Allahım bana da buralarda çalışma imkanı ver’’ diye dua ediyordu. Hayatının dönüm noktası olan bu gezi ona çok şey katmıştı. Tüm idealleri ve hedefleri kafasında iyice oturmuştu. Söz vermişti kendine… Çok çalışacaktı. Yılmadan, bıkmadan, usanç göstermeden… Hedeflerine ulaşmış biri olarak Ankara’ya tekrar gelecekti.

Lise son sınıfa geçince artık zorlu ve hızlı bir üniversite sınavı maratonu başladı. Elinden geleni yapıyordu. Tek bir amacı vardı.. O da siyaset bilimi ve kamu yönetimi bölümünü kazanmak. Yüsra sürekli çalışıyor, konu eksiklerini tamamlıyor, teneffüslerde ve boş derslerde soru çözümü için öğretmenlerin yanından ayrılmıyordu. Ağlayarak girdiği okuldan yine ağlayarak mezun oluyordu. Yalnız bu sefer onu üzen durum okulun bitiyor olmasaydı. Gelmemek için bin bir bahane bulduğu okula artık gelemeyecek olmanın hüznü vardı .Nereden nereye diyordu kendi kendine.. Kötü bir başlangıcın sonu ancak bu kadar güzel olabilirdi. Cehennem gibi gelen okul cennet bahçesine dönüşmüştü artık.

Bir yılın sonunda üniversite sonuçları açıklanmıştı. Fatma Hoca’nın telefonu arka arkaya çalıyordu. Israrlı şekilde arayan Yüsra’ydı. Telefon açılır açılmaz karşıdan gelen ses ‘’kazandım hocam, başardım. İstediğim bölüm oldu’’ diye adeta çığlık atıyordu. İstediği bölümü kazanmıştı Yüsra. İlk tercihi olan Necmettin Erbakan Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümünü kazanmıştı. Bir öğretmen için ne güzel haberdi bu. 4 yıl boyunca Yüsra’yla yakından ilgilenen onu karanlıklardan aydınlığa çıkaran Dilek Hoca da bu güzel haberi duyunca çok sevinmişti. Yüsra’yı tebrik ederek ‘’bu ülke, çok iyi bir bürokrat ve yönetici kazanacak’’ demişti. Gelinen nokta verilen emeklerin ne denli önemli olduğunu bizlere özetliyor.

İyi ve başarılı öğretmen olmak sadece derse girip, müfredattaki konuyu anlatmak değildi elbette. Bir öğretmenin asıl başarısı; kimselerin keşfedemediği ve bir başarı beklemediği, tabiri caizse kalburun alt kısmında kalan öğrencilerin hayatına dokunmaktı. Onların bir yerlere gelmesi için bıkmadan emek vermekti. Gözlerden uzak düşmüş, kabiliyetleri saklı kalmış bir  öğrencinin başarısı, bir öğretmenin gerçek başarısı idi.

Fatma Kaplan Apan

ETİKETLER: , , , ,
Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.