eğitim,öğretim,terbiye,talim,Meb,Üniversite,öğrenci,öğretmen,muallim,öğretim üyesi,maarif,aile,
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak

Prof. Dr. Ahmet Kavas

1964 yılında Samsun’un Vezirköprü ilçesinde doğdu. 1982 yılında Amasya-Merzifon İmam-Hatip Lisesinden ve 1987 yılında ise Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinden mezun olduktan sonra 1989-1996 yılları arasında Türkiye Diyanet Vakfı Bursuyla gittiği Paris’te Afrika ülkelerinden Libya üzerine 1991 yılında yüksek lisansını ve Mali Cumhuriyeti üzerine ise 1996 yılında doktorasını tamamladı. 2006 yılına kadar kısa adı İSAM olarak bilinen İslam Araştırmaları Merkezinde araştırmacı olarak çalıştı, bu arada 2002 yılında doçent unvanı aldı. 2006-2011 yılları arasında da İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde İslam Tarihi öğretim üyeliği yaptı, 2009 yılında ise Profesör unvanı aldı. 2008-2011 yılları arasında Afrika ile ilgili konularda Başbakanlık Müşavirliği görevinde bulundu. 2011-2013 yılları arasında İstanbul Medeniyet Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişikler Bölümü Siyasi Tarih Anabilim Dalında öğretim üyeliğini sürdürdü. 2013-2015 yılları arasında Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk defa büyükelçilik açtığı Afrika ülkelerinden Çad Cumhuriyeti’nin başkenti Encemine’de büyükelçilik görevi yaptı. İstanbul Medeniyet Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesinde 2015-2019 yılları arasında dekanlık yaptı. 2020 yılı Haziran – 2023 yılı Şubat ayları arasında ise Senegal’in başkenti Dakar’da Türkiye Cumhuriyeti Büyükelçiliği görevinde bulundu. 2025 yılı Haziran ayında T.C. Dışişleri Bakanlığı merkez büyükelçiliği görevinden emekliye ayrıldı. Halen İstanbul Ticaret Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesinde Dekan ve aynı fakültenin Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde öğretim üyesi olarak ilim hayatına devam etmektedir. Özellikle Afrika üzerine araştırmalar yapmakta olup bu alanda yayınlanmış kitapları, makaleleri ve İslam Ansiklopedisine yazdığı maddeleri bulunmaktadır. Fransızca, Arapça ve İngilizce bilmekte olup evli ve üç çocuk babasıdır.

    Konuşma Dili ile Yazı Dili Arasındaki Vazgeçilemeyen Birliktelik(2)

    Günümüzde dünyada konuşulan binlerce dil özellikle sömürgecilik sonrası yayılan çoğu Batılı dillerden İngilizce, Fransızca, İspanyolca, Portekizce, ya da Çince ve Rusça gibi diller karşısında direnemediler. Her yıl onlarcasının konuşanı kalmadığı için kaybolduğu biliniyor. Yapay Zeka kullanılarak şimdilerde tüm yerel dilleri yazılı hale getirme yönünde önemli adımlar atılıyor. Ne olursa olsun herhangi bir konuşma dilinin yazıya geçirilerek kaybolmasının önüne geçilmek isteniyor. Yalnız burada ciddi bir tezat ortaya çıkıyor. Zira yaşanılan çağlar arasında büyük zaman değişimleri bulunsa bile aynı kaderi paylaşacaklar. Yazılı Latince kendini kuşatan çevresindeki konuşmaların farklılaşmasıyla Yunanca “diglossi” olarak ifade edilen “konuşma ve yazı” şeklindeki ikili dil özelliği arasındaki açısı kapanamayacak kadar büyüdü. Binlerce yerel dil de başlangıçları bilinmeyen tarihlerden bugünlere varlıklarını sürdürdüler. Ama yazıya geçirilmeleriyle birlikte bu defa tek olan özelliği ikiye çıksa bile bu kayıt altına alınan kısmı bir müddet sonra sözlü ifadeden uzaklaşabilir.

    Osmanlı Devleti dünyada en güçlü zamanında bile Türkçe, Arapça ve Farsça’yı birarada tutup “üç dil/elsine-i selase” olarak ifade edilen çeşitliliğini asırlarca sürdürdü. Özellikle dinî eğitim ve kitap yazımında Arapça’nın öne çıkması, edebî eserlerin bir kısmında Farsça etkili olurken devletin resmi yazışmaları ve halkın dili Türkçe olarak kaldı. Konuşulduğu yörenin ağızları 20. yüzyılın sonuna kadar korunurken hepsinin yerine günümüzde İstanbul Türkçesi olarak ifade edilen konuşma giderek yaygınlaştı. Yazı dili ile sözlü anlatım arasındaki farklılıklar giderek azaldı.

    Özellikle 1930’lu yıllarda Öz Türkçe oluşturma girişimi sebebiyle ilk anda 6.500, ikinci aşamada ise 32 binden fazla Arapça ve Farsça kelimenin yazılı metinlerden çıkarılması devlet siyasetine dönüştürüldü. Bu durum 1980 yıllara kadar çok sert uygulamaları beraberinde getirdi. Adeta onların yerine binlerce yeni üretilen kelime dayatıldı. “Tayyare” yerine “uçak”, “harp” yerine “savaş” kelimesi gibi bazıları epeyce kabul görse de neredeyse pek çoğu hiç benimsenmedi. 1980’lerden sonra Arapça ve Farsça kelime karşıtlığı giderek zayıflarken bu defa önce Fransızcaları ile başlayan ve daha sonra bunun yerini alan İngilizceleriyle aşırı şekilde Türkçenin istilasına sebebiyet verdi. Her alandaki “radyo”, “telefon” ve “televizyon” gibi çok sayıdaki buluşların hızlı artmasıyla birlikte ikincisi tüm dünyada olduğu gibi dilimizde de en baş köşeye geçirilip yeni kelime üretme terk edilip doğrudan tahakkümünün önü açıldı.

    1970’li yıllarda ilköğretim sonrasında yabancı dil dendiğinde öğrencilerin önüne Fransızca, Almanca ve İngilizceden biri eğitimin olmazsa olmaz şartı gibi dayatılmaktaydı. Fakat 1980’ler sonrasında İngilizce tüm eğitim kurumlarımızda yabancı dil dendiğinde tek tercih edilen haline getirildi. Her ne kadar yazılı olarak öğretmeye çok emek sarfettiğimiz bu dili son 50 yılda konuşma dili haline dönüştüremeyen bir süreci yaşamaktayız. Buradan anladığımız ise özellikle tarihî ortak kökleri bulunmayan diller ne kadar yazılı öğretilseler de konuşma diline dönüştürülemiyorlar. Fransızca ve Almanca denendi, başarılamadı. Şimdilerde ısrarla İngilizcenin eğitimin ilk basamaklarından başlayarak bu kadar yaygınlaştırılmasının o dili hakkıyla yazılı ve sözlü kullanma beklentisi de istenen neticeye ulaşmadı.                  

    Önemli olan yazılı ile konuşma dillerini birbirine yaklaştırarak birebir aynı hale getirme hedefi yanında aralarında mutlaka az da olsa belli bir ayrımın yaşandığı tarihî tecrübelerle sabittir. Kimi zaman Latince gibi yazılı dil özelliğini korurken konuşma dilini kaybediyor. Ya da İbranice gibi yazılı olarak eski metinlerde kalan bir dil aradan binlerce yıl da geçse istendiğinde konuşma diline tekrar kavuşabiliyor. Belki yakın gelecekteki uğraşılarla Latince de tekrar konuşma dili olarak yaygınlaştırılabilir. Türkçenin neredeyse tüm Asya dilleri ve Avrupa dilleriyle asırlar içindeki kaynaşmasına dayalı olarak Japoncadan Slav dillerine kadar muhtemelen yüzlerce dilden kelime alması veya onlara çok sayıda kelime vermesi dilimiz açısından bu durum büyük bir zenginliktir. Herhangi bir toplumun konuşma dilinde yeni kelimeler kadar tarihî bir mirasın uzantısı pek çok kelimede varlığını tabii olarak sürdürmektedir. Aşırı müdahalelerin geri teptiğinin en iyi tecrübe edildiği ülkelerden birisi Türkiye’dir. Bu konunun aşırı tartışıldığı yıllarda mecliste bir vekilin “lisanımızdaki mevcut Arapça ve Farsça kelimelerin tamamını ihraç edeceğiz” dediği ve bu cümlede sadece “edeceğiz” kelimesinin Türkçe olduğu biraz da yaşanan sürecin düştüğü garip halleri dile getirmek için anlatılır. Bu maksatlı ayrıştırmaya, hatta unutturmaya ve böylece yok etme amaçlı girişimlere de Yunanca “şizoglossi” denmektedir. Önce 1930’lı yıllardan itibaren neredeyse yarım asır Arapça-Farsça kelimelere takınılan menfi tavır, 1980’li yıllardan sonra İngilizcenin istilası karşısında ise tepkisiz kalmayı tercih etti. Tüm bu “şigozlosik” tavırlardan en büyük zararı dünya dil aileleri arasında ender bir konuma sahip Türkçeyi günden güne zayıf düşürmeye devam ediyor. Diller önce konuşularak hayat buluyorlar, zamanla yazıya geçirilenler kalıcı hale gelme imkânı buluyorlar. Geçiremeyenler de binlerce yıl komşu yazı dillerin içinde bir şekilde varlıklarını sürdürebiliyorlar. Ancak yazı dillerine dönüştürülmeleriyle birlikte aralarındaki bağımlılık birinin diğerini taşıması sayesinde canlılıklarını devam ettiriyorlar.     

    Yazarın Diğer Yazıları
    Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.