Konuşmasının veya yazısının daha çekici, hatta edebî olması için çoğu zaman farklı dillerden Türkçemize alınıp kullandığımız kelimeler dâhil, pek çok eş anlamlı olanları peşpeşe sıralayarak laf kalabalığı yapmak hatip ve yazar sınıfından bazılarınca maharet zannedilir. Arapçadan aldığımız “itibar” dilimizde epeyce benimsenmiş bir kelimedir. Kökü Latince “praestigium” olan ve bugünkü Batı dillerinden özellikle Fransızca, İngilizce ve Almanca yazılışıyla “prestige”; İtalyanca, İspanyolca ve Portekizce ise biraz değişiklikle “prestigio” kelimesinden “prestij” kelimesini kullanmak da özellikle Batı görmüşlerce çok tutuluyor. Yakın zamanda kendi dilimizde icat ettiğimiz “saygınlık” kelimesi de artık hayatımızın bir parçası oldu.
Arapça’daki “itibar” kelimesinin kökeni “عبر” fiilinden gelmekte, yine kökü bundan olan “ اعتبر” fiilinden “اعتبار” şekline dönüşerek tüm Müslüman toplumlarca da bu haliyle genelde kullanılmaktadır. Hakiki anlamı “karşıdan karşıya geçmek”, “aşmak”, “atlayıp geçmek”, “gözyaşı dökmek”, “açıkça ifade etmek”, “akmak” ve “ölmek”; yine aynı kökten gelen “tabir” kelimesinin de kökü olan “عَبّرَ” fiilinin anlamı ise“rüya yorumlamak”, “dile getirmek”, “anlatmak”; yine dilimizde sıkça kullandığımız “ders, öğüt alma” anlamında “ibret” ile bu etkileşim çeşitlendirilebilir. Aslında “itibar” ile anlatılmak istenen tüm manalar Batının “prestij” kelimesi ile ne yapılsa aynı karşılığı vermiyor. Zira “itibar” dile geldiğinde hakiki ve de mecazi anlamlarıyla genelde insanın kazanması istenen bir ruh halini izah etmeyi yansıtıyor.
Batılıların “prestij” kelimesi aslında ulu orta değil, dikkat edilerek kullanılması gereken bir kelime iken artık adeta ne kadar görkemlilik varsa, ne kadar saygınlık ölçüsünde dile getirilmesi gereken durum varsa hepsini ifade de imdada yetişiyor. Hemen o işin ne kadar “prestijli” olduğu ballandıra ballandıra dillendirilir. Roma döneminde Latince asıllı “praestigium” kelimesinin hakiki anlamı daha çok “sihir”, “göz boyama” ve “yansıma” dışında bir de bizim kullandığımız anlama en yakını olan “etki”, “duygu” ve “saygı” gibi mecazî anlamı da var. Hatta “şarlatanlık” da bu kelimenin içerdiği anlamlar arasında yer alıyor. Gerçi Fransızlar İtalyanca asıllı bu son kelimeyi 1572 yılından itibaren dillerinde kullanıldıklarını iddia ediyorlar. Hatta kökenin “ciarlatano” olduğunu ve İtalya’da uyuşturucu satarak geçinen Cerreto isimli bir köy halkının bu isimle tanındığını belirtiyorlar. Zamanla burada yaşayanlardan mülhem bir şekilde anlam kayması yaşayarak “düzmecilik”, “sahtekârlık” yapan kişi, ya da muhatabının güvenini, genelde parasını kazanmayı veya kendisi için en azından bir menfaat elde etmek amacıyla oynanan bir oyunun adı olduğu kaydediliyor.
Türkçemizdeki “saygınlık” kelimesinin ise yeni icat bir kelime olması sebebiyle zaten ancak “saymak” kökünden gelen mecazî anlamıyla “değer vermek”, “hürmet etmek”, “önemsemek”, “gibi görmek” veya “kabul etmek” dışında genelde sayı ile alakalı “sıralamak” ve “hesap etmek” gibi hakiki anlamda basit anlamları var. Üç harfli köküyle “say” için Türk Dil Kurumu sözlüğünde yer alan “düz, ince veya yassı taş” ile Arapçada Hac ibadeti sırasında “Safa ile Merve tepeleri arasında gelip gitme” anlamına gelen iki kelime var ki bunların “saygınlık” ile hiç alakası yok. Bu halde ise “itibar”veya “prestij” ile kıyaslandığında onlarla ifade etmek istediğimiz anlamlar ile fazlaca örtüşmediği görülür.
Yayın hayatında nice ciddi eserleri okuyucuya sunma kaygısı taşıyan yazarlar yanında bilhassa kurumlar tarafından bastırılıp kendilerince seçkin kabul ettikleri kimselere hediye olarak dağıtılanların belki bir kez dahi okunmadan raflara dizilerek sadece süs olarak kullanılması gelenekselleşti.Bunların özel kütüphane raflarında en görünen yerleri işgal ettiklerini görenler alın teriyle verilen eserlere bu kadar kıymet verilmediğinden içleri sızlar. Yapılan masrafa üzüntü duyulması bir yana, kapağı bile açılmadan o en görkemli rafları okunacak eserler değil de bu kitapların almaları daha da kaygı vericidir. Genelde dile dökülmese de eser verebilme için göz nuru dökenler, beynini gece gündüz yoranlar samimi duyguyla “israf” diyerek hayıflanmaktadır.
Geçmişte göze de hitap eden, hatta kullanılan kağıdının kalitesiyle, özel sayfa düzeniyle ve de sıradan okuyucuya sunulan tabii baskısı dışında belli kişi ve kurumlara dağıtılmak üzere sınırlı sayıda prestij baskı yapılırdı. Bazıları bu tür kitaplara sahip olmaya özen gösterir ve onları gözü gibi korurdu. Bunlar sadece okunmak üzere basılan eserden farklı olarak numaralandırılır ve ilk 50 veya biraz daha fazlası bu şekilde olurdu. Ne var ki bir gün gelip alelacele hazırlanan bazı kitapların tamamının bir kaç bin adet prestij eseri olarak basılacağı akla gelmezdi. Genelde fazla araştırmadan yazılan bu kitaplar ciddi bir eleştiriye tabii tutulmadıklarından konuldukları yerde de süs için durmanın dışında gündemde de yer almazlar. Aralarında belki ciddi bilgi birikimi ve göz nuru ile yazılanlar varsa da onlar da ya çok yüksek fiyatla satıldıklarından, ya da yine belli ellerde dolaştıklarından sıradan okuyucu ile buluşmaları zaten imkânsız gibidir.
Kendi halinde yazma tutkusu olanlar arasında okunup anlaşılması en sıkıntılılar çoğu akademisyenin kaleme aldıkları eserlerdir. Akademik unvanın iyi muharrir olmak için yeterli görüldüğü bir dönemde yaşamaya devam ediyoruz. Merhum Orhan Şaik Gökyay farklı zamanlarda kaleme aldığı yazılarını 1982’de Destursuz Bağa Girenler adlı kitabında bir araya getirip yayınlamıştı. Bu eseri acaba kaç akademisyen okumuş veya varlığından haberdardır. Oysaki o kitapta eleştiri okları üzerine dönen nice akademisyenin yazı hayatını bıraktığı ifade edilir. Gerçi bazı tarihçiler için Ali Birinci’nin yılların birikimi ile kaleme aldığı Tarihin Kara Kitabı (Hitabevi Yay., Ankara 2014) kendisinden feyz aldığı hocaları arasında yer alan Orhan Şaik Gökyay’ın eserini aratmayacak boyuttadır. Yalnız aralarında bir fark var, hocasının kalemi insanları yazarlık mesleğinden ediyordu. Ya da, o zamankilerde edep vardı ve yaptıklarının ayıp olduğunu anlayıp meydandan çekiliyorlardı. Şimdikiler çok pişkin, intihalleri ortaya çıkınca aslan kesilip verdikleri dava kazanma mücadelesinin mükâfatını unvanını kurtararak, makamını yükselterek dahası “prestijini” katlayarak devam ettirerek alıyorlar. Bugün yazdığı makaleleri veya kitapları okunmayan belki binlerce akademisyenin doğru dürüst eleştirilmedikleri için havalarından geçilmiyor. Öğrencilerine anlattıkları konular için zorla ders malzemesi olarak da okutulmazsa bu eserlerin alıcısı da bulunmayacak. Sanal ortamda yayınlanan nice makalenin aylarca yayında kaldığı halde okuyucu sayısı onlu rakamlarla ifade ediliyor.
Maddi menfaat elde etmek için yazma adeti ise yazarlığı iyice “itibar” kelimesinin anlamının dışına itti. Belki mecazî olmasa da, hakiki anlamının sınırları içindeki “prestij” kelimesiyle ifade eder hale düşürdü. İtalya’daki Ortaçağ’ın Cerreto köyü hala var mıdır, büyük bir şehre dönüşmüş müdür? Bu husus ayrı bir inceleme konusudur. Ama varsalar belki günümüzde uyuşturucu işi yapmasalar da, yaşadıkları ortamda kendilerine güven tesisi, maddi kazanç ve başka menfaat etme gayretini insanlığa adeta sihirbazlık suretinde miras olan “prestij” kelimesi üzerinden bıraktıklarında şüphe yok.
Amerikalı yazar Ernest Hemingway de ülkesindeki bu tür yazarları diline dolayıp haleti ruhiyelerini gayet iyi tahlil etmişti. Afrika’nın Yeşil Tepeleri (trc: Filiz Karabey, Varlık Yayınları, İstanbul 1955, s. 19) isimli küçük kitabında ara ara büyük laflar da etmeden kendisini alamamış. Aslında kabahati de ciddi anlamda okuyucuya da getirmiş. Onun ifadesiyle “ (…) biz yazarlarımızı garip bir hale sokarız. (…) Onları birçok yollarla mahvederiz. En önce iktisadi bakımdan. Gerçi iyi kitaplar eninde sonunda para getirir, ama bir yazar ancak tesadüfle para yapar. Bir defa da para yaptılar mı, bizim yazarlar hayat seviyelerini yükseltirler, ondan sonra da hapı yutarlar. Evlerini, barklarını, karılarını ve daha bir sürü şeyi ellerinde tutmak için yazmak zorundadırlar, derken berbat şeyler yazmaya başlarlar. Kasten berbat değildir yazdıkları, ama acele yazdıklarından kötü olur. Artık söyleyecekleri bir şeyleri olmadığı zaman, kaynakları kuruduğu zaman yazdıkları için kötü yazarlar. Hırs bürür de onun için kötü yazarlar. Sonra bir defa yoldan çıktılar mı kendilerini mazur göstermeye yeltenirler, daha başka berbat eserler verirler. Yahut da eleştirmecileri okurlar. Şayet kendilerini övdüğü vakit eleştirmeciye inanıyorlarsa, kötülediği vakitte inanır, kendilerine güvenlerini kaybederler. Halen iki yazarımız var ki, eleştirmecileri okuyarak kendilerine güvenlerini kaybettikleri için artık yazamıyorlar. Yazarlar, bazen iyi, bazen şöyle böyle, bazen de kötü yazacaklar ama hiç olmazsa iyisi kötüsü ortaya çıkmış olacak. Ama mademki bir defa eleştirmecileri okudular, artık şaheser vermeleri gerekir. İllâ ki eleştirmecilerin yazdıklarını iddia ettiği o şaheserleri çıkarmalıdırlar. Aslında onlar da şaheser değildir tabiî. Çok çok iyi eserlerdir. Ama artık yazamaz olmuşlardır. Eleştirmeciler onların içini kurutmuştur”.
Geçmiş nesiller “yayınlanmış hatalı eser, yayınlanmamış hatasız eserden iyidir” derlermiş. Buradaki incelik elbette o hataları birileri ortaya çıkar düzeltir diye. Ama eser baştan sona nice hatalarla dolu olursa o zaman da hepten meydan boş değildir. Yine Ali Birinci’nin “Müverrih-i MâderzâdınFülannâmesi” (Emek Matbaacılık, İstanbul 1994) isimli kitapçığı ile ülkemizde de ciddi araştırmacı ve eleştirmen bulunduğunu anlaşılır. Ne yazık ki Ali Birincilerin sayısı çok az, bu kadar yazar sınıfının binlerle ifade edildiği ülkede onlarca eleştirmene ihtiyaç var. Kimin itibarlı, kimin prestijlive kimin de saygın olduğuna hakkıyla karar verilebilsin.
“Prestij” maalesef “İtibara” Galebe Çalmakta
Yaşanılan coğrafyanın Roma, Şam, Kurtuba, İstanbul, Paris olması veya hangi asırda olunması da fark etmiyor. Ülkemizin en prestijli ve gelmiş geçmiş en büyük illüzyonisti, yani sihirbazı kabul edilen Zati Sungur’un bir sözü çok meşhurdu: “Ne sihirdir, ne keramet el çabukluğu marifet”derdi. Ancak onun mesleğinde bu marifet makbul olsa da ilim hayatında hiç bulunmaması gereken bir hasletti. Sabır istiyordu, ciddi uzmanlık aranıyordu.
Osmanlı’nın son yüzyılından bu tarafa iki asırdır Avrupa’ya tıp, mühendislik, ilahiyat, siyaset, ekonomi, fen bilimleri okumaya giden nice gençlerin arasından kaçı mühendis, İslam ve coğrafyası uzmanı, alanında ihtisas sahibisosyal bilimci olacaklardı, akıbetleri ne oldu? Avrupa’da sıradan bile kabul görmeyen konularda, bir kısmı ülkenin aleyhine faaliyetlerin başını çekenler bir tarafa ki onları anmak bile gereksizdir, dahası oradaki Türklerin günlük hayatı veya doğrudan sadece günümüz Türkiye’sini ilgilendiren en sıradan konularda tezler yapıp dönerler. Çok azı niyetlendiği konuda uzmanlaşıp ülkesine gelmektedir. Ne var ki buraya dönünce konuştuğu İngilizce’nin veya diğer batı dillerinin marifeti ile tüm açığını kapatıp kimseye layık görülmeyen makam ve mevkileri son süratle tırmanır. Alanı olmadığı halde her konuda uzman kesilir, önüne gelene ahkâm keser, fikir beyan etmediği konu kalmaz. Aslında o sahip olabildiği kabiliyet (!) ile hep bir yerlerin güvenini kazanır, bundan maddi çıkar elde eder, kısacası her halükarda menfaatçidir. Yaptığı belki bir anlamıyla şarlatanlık aynen Ortaçağ İtalyan köylüsünün kıvraklığıyla ona tahmin ettiklerinin üzerinde imkânlar sağlar. O halde ne yapsın itibarı, ona “prestij” fazlasıyla yeter vezaten gerektiğinden fazla da saygı görüyor. Sihirbazlık konusunda yaşasaydı Zati Sungur bile bu tiplere şapka çıkarırdı.