Dünyanın her yerinde, resmi tarihi, gücü elinde bulunduranlar yazdığı için ve tarih sokaktaki insanın kanı üzerinden yazıldığı için iktidardan paye alanlar dışında resmi tarihin koruyucusu olmamıştır. Bu durum en çok batılı ülkeler ve bunların tesirinde kalan ülkeler için geçerlidir. Mesela demokrasi diye bir hayale ve insanların bir tercihinin olduğuna yahut tercihlerinin önemli olduğuna inandırıldı koca dünya. İnsanlığın bu yalana inandırılmasında esas gaye, ülkelerin kişiliklerinin ve kimliklerinin ortadan kaldırılmasıydı oysa. Küreselleştirilerek tekleştirilen dünyada tek bir devlet hedeflendi ve devrin sonunda da gerçekleştirildi. Küreselleşmede teknoloji yanıltıcı bir argüman olarak ileri sürüldü, zira teknolojiyle dünyanın küreselleştirildiği doğru değildir. Çünkü teknoloji, küreselleşmeyi hızlandırdı sadece. Küreselleşmede esas misyon demokrasiye verilmişti.
Batının yeniçağ sömürge stratejilerinin en başında gelen demokrasinin bir yönetim biçimi olmaktan ziyade bir düşünme biçimi olması, bu düşünme biçiminin seküler olması neredeyse var olma nedeni olarak ileri sürülebilir. Zira demokrasinin hayat damarı sekülerizmdir. Sekülerizmin var olma nedeni olarak kültür dışı düşünme ve yaşam biçimini önermesi ise demokrasinin çatışmacı bir ruh taşıdığının göstergesidir. Sadece Ortadoğu ülkeleri bağlamında değil, batının kendi dinamiği bile bunu anlamak için bize hayli bol veri sunar. Mesela Fransız ihtilali demokrasi adı altında seküler hayatı, seküler hayat derken de demokrasiyi öne çıkarmıştır. Esasında öne çıkarmaktan ziyade biri diğerinin var olma nedeni olarak düşünülmüştür. Ki bu doğru bir birlikteliktir. Zira demokrasi ve sekülerizmi bir madeni paranın yazı-tura kısmı gibi düşünmek gerekir. Demokrasinin çatışmacı bir ruhla var olabilmesi de bu nedenledir. Çatışmayla var olabilen demokrasi, toplumsal olduğu kadar bireysel bir hal de taşır. Bunu da bireyin onu savunmadaki ruh halinde taşıdığı çıkmazda görmek mümkündür. Zira her şeyin çözümü olarak demokrasinin öne sürülmesi ve ardından hiç bir şeyin çözülememiş olması “ilerinin” sürekli parlak gösterilmesine yol açmıştır.
Şu halde demokrasi seküler yaşam biçimiyle birlikte “ileriyi” de kapsamı altına almış, adeta cennetvari bir ileriyi hedef göstererek taraftar sayısını artırmıştır. Tüm bunlar demokrasinin esas amacının karşıtı olan kültürle mücadelesinde de yatar. Zira demokrasi seküler yaşama icbar ederken kültürün mayasını da deruhte eder. Gelinen noktada kültür ile demokrasi eşitlenir gibidir ama kazanan her zaman sekülerizm olur. Nitekim bunun tersini ispat etmek şu ana kadar imkânlı değildir.
Elbette demokrasi, dayattığı sekülerizmi ve ilerideki cennetini evrensellikle taçlandırmayı da ihmal etmez. Böylece evrensel ilkeler, amaçlar ve düşüncelerle ortak bir insan yaratmayı öne çıkarır. Buna ulaşmak için öncelikle 20. Yüzyılın ortalarına doğru kültürden arındırılmış hak kavramı, insana ve insana dair ne varsa onlarla ilişkilendirilir: İnsan hakları, çocuk hakları, kadın hakları, vatandaşlık hakları, eğitim hakkı vb. Öyle ki bir süre sonra her şeyin miyarı, evrensellik mayasını taşıyıp taşımamakta aranır.
Gelinen noktada demokratik, evrensel, ilerlemeci ve seküler eğitim hemen tüm ülkelerin çıkış noktası haline bürünür. Böylece ülkelerin öz kültürleri bile bunlarla kendini ifade etmek zorunda hisseder. Nitekim Müslümanlar, Hristiyanlar, Yahudiler, Hindular, Budistler bu dört kavramın etrafında kendi inançlarını anlatma gereği duyarlar. Böylece demokrasi bir “melting pot” niteliğine bürünür. İşte bizim eğitimimiz de dâhil olmak üzere batıyı takip ve taklit eden tüm ülkelerde eğitimin sömürgeci özelliği buradan gelir.
Batının modern sömürgeciliğini sürdürdüğü bu kavramlarla (demokrasi, ilerlemecilik, sekülerizm ve evrensellik) eğitimi inşa etmek veya bu kavramlarla mayalanan eğitimden medet ummak celladından eman dilemeye benzer. Bunun panzehiri kuşkusuz kültürü temel alan bir eğitimdir.
✋