Ahlâk, hemen herkesin günlük hayatta kolayca kullandığı, tanımını doğru dürüst yapamasa da fıtratın verdiği kriterlegenel bir yargıya vardığı, insanı diğer yaratıklardan ayıran, Peygamberlerin gönderilme gerekçesi olarak zikredilen, kutsal metinlerin ilmek ilmek işlediği ulvî bir değerdir. Her peygamber bir özelliği ile öne çıkarılırken Efendimizin ahlâkın zirvesi olması da kemâlin ahlâkla mümkün olduğunun en büyük göstergesidir.
Bu yüzden hiç kimsenin ahlâksız olma lüksü yoktur.
Ahlâk kendini bilmektir; ahlâk yaratıcısını bilmektir; ahlâk haddini bilmektir; ahlâk sende olmayanı başkasından zorla almaya çalışmamaktır; ahlâk eline, beline, diline ve gözüne sahip olmaktır; ahlâk başkalarının senin yüzünden günaha girmesine sebep olacak davranışlardan uzak durmaktır; ahlâk sende olandan başkasında da olmasından rahatsız olmamaktır; ahlâk birinin sana işi düşünce onun âmiri değil memuru gibi davranmaktır; ahlâk kendi kusuruyla meşgul olmaktan başkasının kusuruna bakacak halin kalmamasıdır;
Kişinin tavrı, karşısındakine verdiği değere göre farklı farklı oluyorsa bu ahlâksızlıktır, riyakârlıktır, ikiyüzlülüktür.
Osmanlı Devletinin ahlâklı bir toplum yetiştirebilmek için devlet eliyle nasıl bir gayret gösterdiği erbabınca malumdur. Devletin en önemli üç kurumu olan Yargı-Eğitim ve Ordu mensuplarının öncelikle ahlâklı kimseler olmasına gösterilen ihtimam, devletin görünmeyen gücünü ortaya koymaktaydı.
Mahkemeler Fetih suresi okunarak açılır, şahitlerin mürûetineson derece önem verilir, Hâkimlerin Edebi ise fıkıh kitaplarında müstakil başlıklar altında incelenirdi. İnsanlar haklı davalarını ispat için bile mahkemede yemin etmemeye gayret gösterip “Dünya işi için Cenâb-ı Hakk’ın adını kullanmayı kişilik zaafı” olarak görürlerdi. Şahitlerin tezkiyesi ile hâkimlerin tezkiyesi aynı kriterlere tâbi idi.
Osmanlı’nın eğitim kurumlarındaki ahlâk ve edep orta öğretimde zorunlu ders olarak okutulmalıdır. Öğretici görevi üstlenen kişinin en bilindik adı “Hoca” idi. Elbette Müderris, Muallim, Dersiâm, Şeyh…gibi statüsüne göre çok farklı isimleri vardı ama “Hoca” yani “Efendi Adam” hepsinde olan ortak özellikti. Bilgisi değil, bilinci, şahsiyeti, rol model oluşu onu seçkin kılan vasfıydı. Hocaya saygı öğrenmenin vazgeçilmez birinci şartıydı. Mektep, medrese gördüğü halde ilimden, irfandan nasip alamamış biri varsa bunun en büyük sebebi hocaya olan saygısızlığıydı. “Hoca camide” gevelemesiyle bu mümtaz şahsiyet, Türk dizilerinin toplumsal yıkıma teşni doğal sonuçlarından biri olarak itibarsız hale getirildi. Hocalık yerini öğretmenliğe bırakırken bilinç değil bilgi aktarma önemsenmişti. Oysa bu tavır çok yakın bir gelecekte öğretmenliğin de çöpe atılıp internetin yegâne bilgikaynağı olmasının önünü açacaktı. Galatasaray Lisesi’nin eski mezunlarından merhum Mehmet Şevket Eygi bir hatırasını şöyle anlatmıştı: “Galatasaray’da (Mekteb-i Sultânî) okuduğum yıllarda (1940’lı yıllar) Osmanlı Döneminde Nazırlık (Bakanlık) yapmış birisi dersimize gelirdi. Yine bir gün sınıfta ders anlatırken birden sustu ve “Ben gidiyorum, bir daha da gelmem” diyerek sınıfı terk edip gitti. Çok şaşırdık ve hemen hocamızın peşinden koşup ne olduğunu anlamaya çalıştık. Bir kusurumuz olduysa affımızı istirham ettik. Bin birrica ve yakarışın sonunda “Ben Galatasaray efendilerine derse geldiğimi zannediyordum oysa sınıfta zıpır kimseler var” demişti. Sonradan öğrendik ki arka sıralarda oturan bir çocuk derste parmağını çıtlatmıştı”. Elbette eğitimdeki destansı ahlâkı anlatmak bu yazının konusu değildir. Askerin ahlâkîliğide diğer kurumlardan hiç geri kalır vaziyette değildir. Harp sanatını öğrendikleri kadar bunun Şer’î Ahkâmını da hassasiyetle öğrenmekteydiler. Onlar İslâm’ın hükümlerini fantezi olarak değil, fiili olarak yaşamak için öğreniyorlardı.
Esnafın ahlâkını tezyin ve takip de çok ciddi işlerden biriydi. Önceleri “Ahi” sonra “Lonca” teşkilatları haftada iki akşam sıkı bir eğitimle “Din Kültürü ve Ahlâk” dersi verirdi. Bu derse devam sıkı sıkı takip edilir, ustanın da çırağın da dersleri titizlikle takip etmesi istenirdi.
Osmanlı’nın ahlâk atlasını çalışan batılı yazarların bu konularla ilgili ciddi çalışma ve tespitleri söz konusudur.
Konu başlığımıza geri dönecek olursak, Kanunî’nin ifadesiyle halkın gözünde devletten daha muteber bir nesne yoktur. Devletin gücü eski dönemlerde “İlâhî Güç” ile özdeşleştirilirken, zamanla Devletin gücünü kendi gücü zannedenler yüzünden gücün kaynağı İlâhî olmaktan âdetâçıkarılmış ve toplumun gücünün birileri tarafından temsili olarak ifade edilir olmuştur. Bu yetki devri zamanla öylesine amacından sapmış ki, halk için olması gereken devlet anlayışı yerini devlet için olması gereken halk anlayışına savrulmuştur.
Devlet; dediğini yaptıran, yaptırabilmek için her türlü gücü kullanabilen, hürriyeti kısıtlamaktan yaşama hakkını sonlandırmaya kadar varan bir otoritenin adıdır. Beşerî gücün zirvesidir ve bu tüzel kişilik temsilcileri marifetiyle halka yüzünü gösterir. Bu noktada devleti temsil eden kimselerin eğitimlerinin çok önemli olduğu ortaya çıkar. Yukarıda sözünü ettiğimiz Osmanlı’da bu sebeple başta Şehzadeler olmak üzere devlet adamlarının eğitimine çok önem verilmiştir. Devlet adamlığının, onu temsil eden en yüksek otoriteye nasıl bir yük yüklediği Şeyh Edebalı’nın Osman Gazi’ye nasihatinde net bir şekilde ifade edilmiştir. Devletin yaşaması isteniyorsa insanın yaşatılması gerekmektedir. Çünkü devlet, halkı için vardır. Nitekim Mecelle’de “Reâyâ üzerine tasarruf maslahata menûttur” denilmek suretiyle devletin otoritesi Kamu Yararıyla gerekçelendirilmiştir.
Türk milleti Devletçi bir toplumdur. Devletini sever, sayar ve yeri gelince canını da malını da devleti için seve seve verir. Fakat devletle olan bu güçlü bağ, devlete karşı olan bu sevgi ve saygı yaklaşık son yüz yılda ciddi irtifa kaybetmiş, özellikle tek parti döneminde halk hakir görülmüş, aşağılanmış, gururu rencide edilmiştir. Tek parti dönemisiyasilerinin, “Öküz Anadolulu” sözleri; halka hitapta “Nankör Köpekler” denilmesi vb. halkın devletten soğumasına, uzaklaşmasına sebep olmuş, Müslüman toplumun dinini ve dindarlığını suç telakki eden hükümetlerin tutum ve davranışları halkta “Bu benim devletim değil” düşüncesinin kök salmasına vesile olmuştur.
On binlerce insanımızın ve yüz milyarlarca dolar paramızın terör belasına kaybında bu politikaların da ciddi etkisi olmuştur. Geldiğimiz noktada Milli Eğitim sistemimiz bırakın dindar ve ahlâklı bir toplum yetiştirmeyi vatansever nesiller yetiştirmekte de başarı gösteremez duruma gelmiştir.
Devletin gücünü kendi gücü zanneden nâehil kimselerin yetkilerini yerli yersiz kullanmalarına bir de egolarını katmaları, sorunu toplumsal barışı tehdit edecek düzeye getirmiştir.
Mısır Fatihi Amr b. el-Âs’ın oğlu Kabeyi tavaf ettiği sırada kazara elbisesinin eteğine basan birisini tokatlamış, olay Halife Hz. Ömer’e intikal etmiş ve Hz. Ömer, Amr b. el-Âs’ınoğluna: “Analarının hür olarak doğurduğu kimseleri siz ne zaman kendinize köle yaptınız?” demek suretiyle tepkisini ortaya koymuş ve kısasen Amr b. el-Âs’ın oğlunun aynı şekilde tokatlanmasına hükmetmiştir.
Hâsılı devlet adına iş yapan memurların halkı küçümsemesi, kendini amir, onları memur gibi görmesi, halka hitap ve davranışta küstahlığa varan çirkeflikleri mutlaka önü alınması gereken toplumsal yaralardır. Kimse kimsenin kölesi değildir. Kanun önünde de devlet memuru önünde de herkes eşittir. Devlet memuruna karşı tavır ve davranışlarda özellikle iki meslek grubunun (polis ve doktor) imtiyazlı hale getirilmesi şahsiyet zafiyeti olan bazı kimselerde güç zehirlenmesine sebep olmuş ve kanunen desteklenmenin verdiği özgüven halkı küçümseme illetiyle malul olmak gibi hastalıklara sebep olmuştur. Hiç kimse sonsuza kadar aciz olmadığı gibi izzet ve zillet arasında sadece bir çizgi vardır. Bu sebeple her meslek grubunda ahlâklı olmak yeterlilikte aranan birinci nitelik olmalıdır. Demokratik toplumlarda insanların tercihlerini, kendilerine yönelik davranışlar doğrudan etkilemektedir.