Eğitim denildiğinde akla gelen, sınıflarda derslerin işlendiği, sınavlarla sınıf geçmelerin sağlandığı, öğrencinin basamak basamak öğretim kademelerini geçtiği ve bireyin bir meslek sahibi olmasına yarayan sistemdi. Günümüzde bu anlamından öteye giderek artık eğitimden okuldan beklenen, bilgi aktarmanın ötesinde: çocuğa her konuda yön vermesi, davranış kazandırması, akademik ve sosyal yönden eksiklerini telafi etmesi ve hatta zaman zaman çocukları hayatın karmaşasından koruması bekleniyor. Bu geniş beklenti alanı içinde okulun ve öğretmenin rolü de sessizce değişiyor. Artık okuldan “mektep”, öğretmenden yalnızca “muallim” olması değil, aynı zamanda bir “mürebbi” olması isteniyor. Fakat burada önemli bir soru ortaya çıkıyor: öğretmenden mürebbi olması beklenirken, ona bu imkan veriliyor mu?
Tam da bu noktada “muallim” ile “mürebbi” arasındaki fark yeniden düşünülmeye muhtaçtır. Muallim öğreten kişidir; mürebbi ise insanın karakterine, dikkatine ve ahlakına temas eden kişi… Geleneksel eğitim anlayışında bu iki rol birbirinden tamamen ayrılmazdı. Talim ile terbiye aynı zeminde yürürdü. Çünkü eğitim yalnızca zihni geliştiren değil, aynı zamanda insanın iç dünyasını şekillendiren bir süreç olarak görülmekte idi.
Terbiye, yalnızca bilgi aktarmakla gerçekleşen bir süreç değildir. Terbiye; zaman, ilişki, dikkat ve süreklilik ister. Nurettin Topçu, maarifi “bir milletin ruhunu yapma sanatı” olarak tanımlarken bu noktaya işaret ediyordu. Ona göre öğretmen, yalnızca ders anlatan biri değil; haliyle, tavrıyla ve yaşayışıyla insan yetiştiren bir şahsiyet, basit bir memur değil; çocukların ruhuna işleyen, onları merhamet, ahlak ve sorumluluk bilinciyle yetiştiren bir “ruh mimarı” (sanatkar) olarak kabul ederdi.
Bugün ise öğretmenden mürebbi olması beklenirken, sistem giderek daha fazla içerik yetiştiren bir görevliye dönüştürmektedir.
Bir çocuğun karakterine temas edebilmek, yalnızca ders anlatmakla değil; onunla güvene dayalı bir ilişki kurabilmekle mümkündür. Oysa bugün öğretmenin büyük kısmı, yoğun müfredat, ölçme baskısı ve yetiştirme kaygısı gibi sebeplerle öğrencinin iç dünyasına temas edecek alanı bulmakta zorlandığını ifade etmektedir. Günümüzde öğretmenden bir şahsiyet inşa etmesi beklenirken ona çoğu zaman sadece içerik yetiştirme görevi veriliyor olması öğretmenlerin de hoşnut olmadığı bir durum haline gelmiştir.
“Köklerden geleceğe” mottosunu düşünerek geçmişin geleneksel eğitim düzenine göz attığımızda; eğitimin yalnızca okulun omzunda taşınmadığını görmekteyiz. Aile, mahalle, kültür ve gündelik hayat; çocuğun nasıl bir insan olacağını birlikte şekillendirmekte idi. Çocuk, yalnızca anlatılanı değil, yaşananı görerek büyüyordu. Bir büyüğün konuşma biçimi, bir komşuluk ilişkisi, sofradaki hal ve ev içindeki üslup bile görünmez bir eğitim taşıyordu. Terbiye biraz da tekrar eden hayatın içinden doğuyordu.
Bugün ise çocukların karşısındaki en güçlü taşıyıcıları ekranlar ve algoritmalar oluşturmaktadır. Çocuk artık yalnızca ailesinin ya da öğretmeninin kurduğu dünyaya değil; sürekli içerik üreten, yönlendiren ve dikkat isteyen dijital bir akışa maruz kalıyor. Algoritmalar yalnızca içerik sunmuyor; aynı zamanda dikkat biçimi, ilişki dili ve değer algısı da üretiyor. Çocuk neyi izleyeceğine çoğu zaman kendisi karar verdiğini düşünse de, dijital sistemler onun dikkatini belirli yönlere çekiyor.
Asıl mesele de burada başlıyor. Çünkü algoritmalar veri işleyebilir; fakat hikmet üretemez. İçerik taşıyabilir; fakat karakter inşa edemez. Çocuğa seçenek sunabilir; fakat o seçeneklerin ahlaki ve insani karşılığını açıklayamaz. Bugün çocukların neye maruz kaldığından daha önemli olan şey, maruz kaldıkları dünyayı nasıl anlamlandırdıklarıdır.
Çocuk çok şey görüyor, çok şey duyuyor; fakat bütün bunların insanın içinde nasıl bir yere oturacağını belirleyen şey hala terbiyedir. Bu nedenle öğretmenin rolü yalnızca akademik başarıyla sınırlandırıldığında eğitim eksik kalmaktadır. Çünkü insan zihni kadar dikkatinin, iradesinin ve duygularının da eğitime ihtiyacı vardır. Bilgiyi insanın iç dünyasında bir düzene dönüştürme çabası olan terbiye tam da burada devreye girmektedir.
Bu yüzden bugün öğretmenin rolü her zamankinden daha kritik, daha zordur. Kendisinden çoğunlukla müfredat yetiştirme çabası beklenen öğretmenin, öğrencinin ruh dünyasına temas etmesi kolay olmamaktadır. Çünkü terbiye, ilmek ilmek işlemektir.
Mürebbi olmak: sabır, tutarlılık, doğru iletişim ve empati yoluyla çocuğun karakterini, davranışlarını ve ahlaki değerlerini eğitim, disiplin ve sevgi yoluyla biçimlendirmek demektir. Aynı zamanda mürebbi olmaya can atan öğretmenlere ve mürebbileri kıymetlendirecek sistemlere.
Bu noktada yeniden “mürebbi” fikrini konuşmak öğretmeni geçmişteki idealize edilmiş bir figüre dönüştürme arzusu değil; eğitimin yalnızca teknik bir mesele olmadığını hatırlama ihtiyacıdır. Öğretmen, elbette tek başına bir çocuğun bütün dünyasını inşa edemez. Onun ardında olan, emeğinin kıymetini bilen aile, toplum ve devleti ile ancak yol alabilir. Hatırlamamız gereken bir öğrencinin hayatına dokunan, yön bulmasına yardımcı olan insanlar çoğu zaman sadece bilgi verenler değil; haliyle, üslubuyla ve dikkat biçimiyle iz bırakanlardır.
Terbiye bazen uzun nasihatlerle değil, öğrencinin gerçekten görüldüğünü hissetmesiyle başlar. Bir öğretmenin kurduğu cümledeki incelikte, bir davranıştaki tutarlılıkta, bir öğrenciyi acele etmeden dinleyebilmesinde görünür hale gelir. Çünkü çocuklar anlatılandan çok, hissedilen iklimde öğrenir. Önemli olan bilginin hangi kalpte, hangi dikkatle ve hangi insanlık haliyle taşındığıdır. Çünkü çocukların bugün en çok bilgiye değil; bilgiyi insanlık içinde taşıyabilecek örneklere ihtiyacı vardır.
Algoritmaların yönlendirdiği bir çağda belki de en büyük ihtiyaç, çocuklara daha fazla bilgi vermek değil; o bilginin insanın içinde nasıl bir karşılık bulacağını gösterebilmektir. Ve bunu yapabilecek olan şey, yalnızca akademik eğitim değil; hal dili ve terbiyedir.