Cumhuriyet’in tek parti döneminde, kuruluş ideolojisinin karışmadığı, boşlukta bıraktığı bir alan düşünülemez. Jakobenizm tek parti dönemine uygun faşist bir uygulama olarak spor üzerinden insan bedenine de müdahale etmiştir. Bunun ilk adımı spor kelimesinin Türkçeleştirilmesi ile başlar. Latince kökenli “spor”, Güneş Dil Teorisine göre Türkçe ilan edilmiş, bu konuda ilmi (!) makaleler yazılmıştır. Atletizm, atlet ve spor kelimelerinin dünya dillerine ve kültürüne Türkçeden geçtiği yazılmıştır. Böylece iki hedef birden gerçekleşmiş olacaktır: 1000 yılı aşkın Osmanlı tecrübesinin yok sayılıp “başka bir tarih”i referans almak, İslam öncesine gitmek ve Türklerin en eski zamandan beri spora düşkün, atletik yapılı insanlar olduğunu, Cumhuriyet’in de bu kültürü canlandırdığını göstermek. Bu görüşler zamanın Beden Terbiyesi müfredatına fiili olarak yansıtılmıştır. Oysa 1938’de TBMM’de kabul edilen spor düzenlemesi Almanya Hitlerjugend (Hitler gençliği) ve İtalyan Ballila’nın teşkilat yapısından alınmıştır. Sisteme de Fuhrerprinzip (Başbuğ İlkesi) denmiştir. Bu anlayışladır ki 1930’lu yıllarda spor etkinlikleri homojenleştirici, kontrol altında tutan ve seferberlik anlayışı ile yürütülmüştür. O yıllarda başlayan bu ideolojik beden terbiyesi ve spor anlayışı zayıflasa da 60’lı yıllara kadar yasal statüsünü korumuştur. Centilmenlik, cesaret, kendine güven, paylaşımcı, disipliner hayat gibi hedefleri gerçekleştirmeyi amaçlayan bu ideolojik beden terbiyesi aslında “fiziki Hristiyanlık”tan transfer edilmiştir. Fiziki Hristiyanlık, vücudun ve ruhun fiziki hareketlerle mükemmel-leştirilebileceğini savunan 19. yüzyıl Aydınlanma felsefesidir. Buna göre beden terbiyesi zihinsel arınmanın ön şartıdır.
Günümüzde eğlence/boş zamanı değerlendirmek şeklinde açıklanan spor etkinliklerinin kökeninde görüldüğü gibi hiç de eğlence yoktur. Tek parti hükumeti 30’lu yıllarda beden terbiyesi ve spor yoluyla gençliği kontrol altında tutmak ve meşgul etmek, muhtemel savaşlara hazırlıklı olmak, inkılapları benimsetmek gibi “çok amaçlı” bir proje yürütmüştür. Sprint ve kroslar askerlikteki uzun yürüyüşler ve koşulara; gülle, el bombası atmaya; binicilik ve bisiklet sürme cepheden cepheye koşmaya; yüzme ve yelken kullanmak deniz savaşlarına; eskrim de süngü savaşına benzetilerek spor ile askerlik arasında bir korelasyon kurulmuştur. Bu uygulamaların ülke sathına, yaşa göre yaygınlaştırılması istenmiş ve fabrikalarda, devlet kurumlarında, okullarda tatbik edilmesi için tamimler çıkarılmıştır. 70’li yıllardan bu yana Milli Eğitim Bakanlığı, tenkit ettiğimiz bu perspektiften uzaklaşmıştır. Oysa biraz yumuşatılıp zenginleştirilmesi gereken bu muhteva okullarda futbol, voleybol, basketbol biraz da kros etkinliklerine sıkıştırılmıştır.
Tek parti döneminin asıl meselesi bütün fizik-kültür alanını ideolojisi çerçevesinde dönüştürüp değiştirmekti. Bunun için topluma örnek modellerin takdim edilmesi gerekmişti. Tam bu noktada “Güzellik Yarışmaları” olgusu devreye alınmıştır. 30’lu yılların güzellik kraliçeleri Mübeccel Namık, Naşide Saffet, Kerime Halis basın yoluyla topluma örnek Türk vatandaşı olarak takdim edilmiştir. Buna göre her üç güzel; sportiftir. Yüzmeyi, bisikletle gezmeyi, voleybol oynamayı ve yürüyüş yapmayı çok sevmektedir. Güzelliklerini düzenli egzersize borçlu oldukları söyletilen bu örnek Türk kadınları sadece “güzel” değildir aynı zamanda vatansever, aydın, paylaşımcı, bilgili ve saygılı kişilerdir. Ders kitaplarında “Sevinç’in Hikayesi” adlı parça ile Sevinç örnek kadın olarak takdim edilir. Hikayeden öğrendiğimize göre Sevinç, hem Aristo, Eflatun, Kant, Bergson gibi filozofları okumuştur hem de ata binmeyi, kürek çekmesini ve nişan almayı da bilmektedirler. Bu anlayış ne yazık ki hâlâ yaşıyor. Zannediliyor ki filmlerde, hikayelerde veya romanlarda ideal, kusursuz bir karakter çizilirse okuyucu da böyle olmaya özenir.
Sporcular için aranan centilmenlik, dürüstlük, nezaketli ve görgülü olmak, kötü alışkanlıkları olmayan, disiplinli, temiz ve sağlıklı yaşam süren gibi ahlaki tanımlar dinî anlamda olmayıp yönetmelik ve tüzüklerle belirlenmiş, seküler ahlaktır. Örnek kişiler olarak sporcular bu niteliklerde olursa onları örnek alacak olan gençler de aynı ahlaki seviyede olacaktır beklentisi hakimdir. Başvekil Şükrü Kaya’nın, Beden Terbiyesi ve Spor Kanununu, TBMM’de savunurken “yeni adam/insan” olarak tarif ettiği bir örnektir bu. Bu tarife göre Cumhuriyet rejiminin “Yeni Adam”ı; güzel vücutlu, sağlam düşünceli, cesur, vakur, fikrini ve hakkını savunan, neşeli ve ciddi” insandır. Onlar inkılâpları savunmada cesur olacaklardır, inkılâp ahlakı bunu gerektirir. Aslında bu adı konulmamış toplumsal mühendisliktir.
Modern zamanlar beden terbiyesi ve spora, sosyal ve sınıfsal hiyerarşiyi yansıtan semboller yüklemeye başlamıştır. Özel üyelik sistemine dayanan spor kulüpleri çoğalmış, golf, tenis ve binicilik elitlere özgü ayırt edici sporlar olarak kabul edilmiştir. Daha zengin olanlar ise otomobil, motosiklet gibi mekanik sporlara yönelmektedir. Toplumun zenginleri için bu sporları yapıyor olmak bir statü göstergesidir. Cumhuriyet, beden terbiyesinde başarılı olamasa da vücut geliştirmek, aerobik, step gibi fiziki egzersizler artık sıradan etkinlikler haline gelmiştir. Günümüzde spor, iktidar yani ticarileşmiş, reklam, şöhret ve sosyal prestij aracı haline gelmiştir. Yer yer çeteleşen, siyasi, ticari hasımlar doğuran, bürokratik kademeler üzerinde baskı kurmanın araçlarından biri olan spor, beden terbiyesi hedefinden tamamen uzaklaşmıştır. Bu yönü ile Cumhuriyet’in hedeflediği değerlere ulaşamadığını söylemek gerekir.
Okullardaki Beden Eğitimi dersleri müfredat ne derse desin nerdeyse top çevresinde cereyan ediyor. Öne çıkan etkinlikler de resmi bayramları kutlama günlerinde sergilenecek ‘spor’ hareketleri olmuştur. Yıllarca spor bayramı kızları mini etekle erkek öğrencilerle dans ettirmek olarak ‘kutlandı’. Şimdilerde sınıflar ve okullar arası maç müsabakaları ile dolduruluyor. Oysa boşa geçirilecek zamanımız yok. Yerli ve milli hatlarla şekillenmiş bir spor müfredatına ihtiyacımız var. Bu müfredat beden ile ruhu, şahsiyet ile ahlakı birlikte ele alan bir müfredat olmalıdır. Önümüzdeki yıllar Türkiye Yüzyılı olacaksa ancak böyle olabilir.