Klasik siyaset ve yönetim düşüncemizin önemli isimlerinden Nizâmülmülk’ün devlet idaresi tecrübesinden süzülerek gelen meşhur özdeyişi bir hakikati veciz biçimde ifade eder: “Bir adama iki iş, iki adam bir iş verilmez.” Bu söz yüzeyde bir idari düzenleme ilkesi gibi görünse de, aslında insanın dikkatinin, rikkatinin, zihninin ve iradesinin bölünmezliği üzerine kurulmuş kavrayışı ifade eder. İnsan, bir görevi hakkıyla yerine getirebilmek için zihnini ve zamanını o görevin gereklerine tahsis etmek zorundadır. İşlerin çoğalması çoğu zaman kuvvet üretmez; aksine dağılma, yüzeyselleşme ve nihayetinde sorumluluk erozyonu doğurur.
Bu ilkenin en belirgin şekilde tezahür ettiği mesleklerin başında eğitimle ve bilgi üretimiyle ilgili meslekler gelir. Öğretmenler ve akademisyenler, yalnızca teknik bilgi aktaran ya da belirli görevleri yerine getiren memurlar değildir. Onlar toplumun zihinsel ufkunu şekillendiren, düşünce dünyasını besleyen ve gelecek kuşakların kültürel istikametini tayin eden kişilerdir. Bir öğretmen, öğrencinin zihinsel gelişimini ve karakter oluşumunu yönlendiren kişidir. Bir akademisyen ise hakikatin izini süren ve düşünce dünyasının derinleşmesine katkıda bulunan bir bilim insanıdır. Dolayısıyla hem öğretmenlik hem de akademisyenlik yalnızca bir meslek değil; aynı zamanda bir medeniyet faaliyetidir.
Bu nedenle bu meslekleri icra eden insanların hayatındaki meşguliyetlerin niteliği meslek ahlâkı bakımından özel bir önem taşır. Nizâmülmülk’ün “bir adama iki iş” uyarısı öğretmenlik ve akademisyenlik gibi zihinsel yoğunluk gerektiren mesleklerin ontolojisine dair bir hatırlatma niteliğindedir. Çünkü bu meslekler yarım dikkat ile yürütülebilecek meslekler değildir. Bir öğretmenin zihni yalnızca ders saatlerinde değil, günün bütünü içinde öğrencinin dünyasına, öğrenmenin imkânlarına ve eğitimin anlamına açık kalmalıdır. Aynı şekilde bir akademisyenin zihni de yalnızca ders anlatırken değil; okurken, araştırırken, düşünürken ve yazarken sürekli olarak bilginin ufkunu genişletmeye yönelmiş olmalıdır.
Bu bağlamda bir öğretmenin okulda dersini tamamladıktan sonra ikinci bir ekonomik faaliyet olarak bir emlak ofisine gitmesi yahut ticari bir işletmenin yönetimiyle meşgul olması, ilk bakışta bireysel bir tercih gibi görülebilir. Benzer şekilde bir akademisyenin de bilimsel araştırma ve düşünce faaliyetleri bitince (!) ticari girişimlerin içinde yoğun biçimde yer alması aynı türden bir sorunu beraberinde getirir.
Eğer bu zihinsel güç kira hesaplarıyla, müşteri ilişkileriyle veya ticari alım-satım süreçleriyle dolmaya başlarsa, mesleğin gerektirdiği entelektüel yoğunluk giderek arka plana itilir. Böylece öğretmenlik ve akademisyenlik, insanın varoluşsal anlam arayışına temas eden faaliyetler olmaktan çıkar; gündüz yapılan bir görev, bir mesai işi hâline dönüşür.
Nizâmülmülk’ün düsturuyla ifade edecek olursak, “iki iş” bir kişiye yüklendiğinde, işlerin her ikisi de hakkıyla yürümemeye başlar. Burada zarar gören yalnızca işlerin kalitesi değildir; aynı zamanda mesleğin haysiyeti ve anlamıdır.
Türk-İslam düşünce geleneğinde eğitim ve ilim insanları bu bakımdan farklı bir konuma sahipti. Muallimler ve âlimler çoğu zaman büyük servetlerin sahibi değillerdi; fakat toplum onların ekonomik güçleriyle değil, temsil ettikleri ahlâkî ve entelektüel otoriteyle ilgilenirdi. Muallimlik ve âlimlik yalnızca sınıfta veya medresede icra edilen faaliyetler değil; insanın bütün hayatına sirayet eden bir sorumluluk biçimiydi.
Unutulmamalıdır ki toplumlar büyük ölçüde öğretmenlerinin ve bilim insanlarının karakteri üzerinden şekillenir. İdeal sahibi ve mesuliyet bilinci güçlü öğretmenlerin yetiştirdiği nesiller ile hakikat arayışını merkeze alan akademisyenlerin ürettiği düşünce dünyası, toplumun kültürel ve ahlâkî ufkunu genişletir. Buna karşılık hayatın merkezine yalnızca ekonomik kazancı yerleştiren insanların şekillendirdiği eğitim ve bilim ortamı, zamanla entelektüel sığlaşmaya ve kültürel çözülmeye yol açar.