İnsanın tekamülü, kendine gelmesi oranındadır. Kendine gelmek ise kendini önce bilmek sonra olmak anlamına gelir. Bu sebeple bilmeyi sağlayan ilim bir araç, olmak anlamındaki ahlak ise gaye ve hakikattir. İşte bu sebeple, insan için dinin gayesi ancak ahlaktır.
Bilgiye boğulmak, ahlakı bilmek; ahlaklı olmak anlamına gelmez. Bununla birlikte bilgi, rehberliği bitmeyen bir kılavuzdur. Aklın eylemi olarak başlar, kalbin eylemi olan keşfe kadar derinleşir. Bu iki bilgi boyutu, sırayla değil, eş zamanlı gerçekleşir.
Ahlaktan maksat, sûfîlerin ifadesine göre “Allah’ın ahlakı” ile ahlaklanmaktır. Bu ahlakın Kur’an’daki ifadesi “sıbğatallah”, yani Allah’ın boyasıdır. Sûfilikten maksat da ne söz ne de süstür; bu boya ile boyanmaktır.
Boyanmak; kendi renginin kaybolması, yeni bir renk ile görünür hale gelmektir. Üstelik bu boyanma, yalnız dışa dönük bir renk değişimi değil, işteki boyanın dışa yansıması şeklindeki varoluşsal bir sürecin ifadesidir. Zira bu yolda iç boyanmadan dış boyanmaz, belki boyanmış gibi gözükür. Bu durumda da en küçük bir imtihanda bu boyanın solduğu, sarardığı ve hatta aslında olmadığı aşikâr olur. Yani boyanmak, ontolojik bir süreçtir. İnsan, kendi renginden kalanlar kadar ham, Allah’ın boyası ile boyandığı kadar kamildir.
İç’in boyanması, ancak aşkın olanla irtibat sayesinde gerçekleşir. Metafizik ve mana olmadan, iç ancak bir boya arayışında, dış ise boyanmış gibi gözükür. Sufilerin ifadesiyle Allah’ın ahlakı ile ahlaklanmak, Allah’ın isimleriyle/esmâlarla öğrenilen ve onlardan yansıyanlarla gerçekleşen bir iç boyanma yani ahlaklanmadır.
Bu durumda ahlak, Allah ile başlamaktadır. Halik olan Allah, mahluku bir güzel ahlak üzerine halk etmiştir. Bu ahlak; üstü açılması, keşfedilmesi ve cilalanması gereken bir potansiyeldir. Bu da ancak ahlakın kaynağı ile irtibatın çokluğu ve sürekliliği halinde gerçekleşir. Çünkü ahlak, Hâlik olan Allah’ta içkindir.
Bütün varlıklar, varlık ismini alırken kendilerine yüklenen ahlak ile görünür hale gelmekte ve insan haricinde bütün varlıklar kendi ahlaklarını kusursuz icra etmektedir. İnsan ise ilahi isimlerin en fazlasına mazhar olmasına rağmen, kendisine ihtiyar yani seçme hakkı verilmiştir. Tarihi tecrübe göstermiştir ki çoğu zaman da seçimini yanlış yapmış; zalim ve cahil oluştur. Bu bağlamda zalimlik ve cahillik, yanlış ahlak tercihinde bulunmanın, zulmetin kara rengine boyanmanın ifadesidir. Allah’ın boyası ise nurdur ve sayısı çok olan karanlıkları biricik olan aydınlığa dönüştür. “Mine’z-zulumâti ile’nûr” ilahi ifadesi bunu anlatır. Nur boyası ile boyananların en parlağı, örnek olarak gönderilmiş olan peygamberlerdir.
“Muhakkak ki sen, yüce/azim bir ahlâk üzeresin” şeklindeki Kur’an’ın ifadesine göre Hz. Peygamber, bu nur ile boyanmış, ahlakın zirvesidir ve bu sebeple üsve-i hasene/en güzel örnektir. Yani anlatılacak ve övünülecek kişi değil, anlaşılacak ve kendisi gibi olunacak kişidir.
Günümüzün ahlakına gelindiğinde durum şudur: Dindarlığın birkaç ibadete indirgenmesi gibi maalesef ahlak da haksızlığa ve adaletsizliğe tepki göstermek erdemi olan cesaretten uzak, pragmatist, kaybetme veya zarar görmeme kaygısının beslediği sessizlik ve suskunluk gibi pasif tavırlara indirgenmiş ve böylece kolektif kuşatıcılığı kaybolarak, bireysel boyuta çekilmiştir. Ahlaksızlık karşısında sessiz kalmanın ahlaki sorumluluğunu taşımanın ve tavır almanın yüce bir erdem olduğu, ahlakın öncelikle öteki ile kurulan ilişki ve iletişimde görünür hale geldiği gerçeği unutulmaya başlanmıştır.
İşte bu sebeple, sufilerin anlayışına göre Allah’ın nuru ile boyanmak anlamına gelen ahlakın ne olduğunu yeniden düşünmeliyiz. Üstelik kendini dindar olarak tanımlayanların bile aklın belirlediği sorumluluk ahlakı ile iktifa ederek, kalbin eylemi olan aşk ahlakını ihmal ettiği gerçeğini unutmadan düşünmeliyiz. Çünkü aklın ahlakı hesap yapar ve düzenler, aşkın ahlakı ise dönüştürür, oldurur.
Güdülerinin götürdüğü yere giden günümüz insanları gibi olmaktan uzaklaşmak için ahlaka ama illaki aşk ahlakına muhtacız. O aşk ki, kalp meydanında ruhtan kaynaklanan muhabbettir. Güdülere sebep olan nefste hasıl olan muhabbet ise ancak şehvettir.
Şehvet kalbi yakar, aşk ise yıkar, pak eder.
Makama, mala, mülke, şana ve şöhrete muhabbet olan şehvet de içte bir manadır; iyiliğe, ihsana, ibadete, fedakarlığa muhabbet olan aşk da içte bir manadır.
Şimdi herkes kendi cevabını versin; “Ben hangi mananın elbisesiyim?