Karşımda bir deniz, ebediyetle hemhudut,
Fevkimde bir sema ki pür avize-i nücum…
Her yerde bir sükût… Ne bir ses, ne bir sürud,
Etmez bu sâkıtiyyet-i leyliyyeye hücum.1
Tanıştığımız yıllarda da kumral saçları, -münevverlik vasfını teyit için midir, alnına genişlik sağlamak için midir-, tepesine doğru açılmış. Sonraki ömründe de saçları, o sınırı korumuştu. Bu geniş alın alanın altında, derin yay kaşlar, göz aynalarına yukarıdan bir sınır vasfı ile biçimli, badem gözlerini görünür kılıyorlar. Ruhlara, kalplere nüfuz edercesine, zeki ve derin bakışlar. Elâ gözlerin tabiatında hülyalı… Yüzünün ekseninde mevzun burun. Ama yine de bir Rizeli burnu karakteristiğinde… Burnun altında, dar bir bant halindeki alanı dolduran bıyıkları. Bıyıklarının adeta gizlediği ve o genişlikte ağız ve ince dudakların devamında, sivrice bir çene ve kısa sayılabilecek boyun. Mükemmel bir yüz simetrisi… Aydınlık yüzünün tabiatı halinde, her daim mütebessim… Bazen mahcubiyet renginde, ama her zaman ince, zarif gülümseme. Adeta, ruhu yüzünde tecessüm etmiş… Konuşması, duruşu, edası, mehabeti ve itminanı ile emniyet ve huzur telkin ederdi. O narin, vücut zarfında nümayişsiz bir arslan mazrufunu saklıyordu.
Bütün ömrünce kilo almadı. Üşümedi, terlemedi.2 Daima şık, temiz ve titizdi.
Serapa dost. Serapa insandı. Uzun yılları bir ruhun tazeliği ve zekâ çevikliğiyle aşarak, kalbi ve kafasıyla daima yeni, daima genç kaldı. Yediğine, içtiğine fevkalade dikkat etti.
Onun kadar Tevazu sahibi olup da tevazuunu, nezaketini, hizmetini, vefasını, ikramını ve feragatini, sezdirmeyen bir başkasını tanımadım.
Ancak bütün bunların rağmına vazifesini emanet telakki ederdi. Vazife ve davası mevzubahs olunca, şedit denecek derecede rijit, sert ve müsamahasız olurdu. Çalıştığı insanların ihmal, boş verme, işini savsaklama ve istismarına asla razı olmazdı. Bu sebeple çevresinde bu kabil insanların –yardım ve itibar ettiklerinin de- haksız, seviyesiz ve temelsiz dedikodularına muhatap olurdu.
Ciddiyet, çalışkanlık ve kemâlatıyla temayüz etmişti. Mesaisinde, mesai dışı zamanlarda asla boş durmadı. Resmi işinde ve şahsi çalışmalarında aynı istikameti gözetti. Millet maarifine hizmet, vatana sadakat ile kültür ve sanatımıza asli, değerli, hizmet ve katkılarıyla maruf oldu. Mesai sonrasında, hafta sonu ve resmî tatillerde ve yıllık izinlerinde yarım asra varan bir sa’y ve gayretle çalıştı ve milli hayatımıza bilgi hazinesi kazandırdı. Arşiv çalışmalarını gazeteler, dergiler ve geniş bir kitabiyat üzerinden titiz objektif taramalarla, fişlerle oluşturduğu, tematik ve sistematik dosya sistemi ile gerçekleştirdi. Arşivi, bir mîrîmalı mesabesinde, ihtiyaç sahibi herkese hizmet etti. Birçok akademik çalışmanın temeli onun digergamlık vasfı ile vücut buldu. Çevremizdeki birçok insanın akademik kariyer edinmesini sağladı.
Bütün bu faaliyet ve gayretlerin temelinde iflah olmaz bir okuma ihtirası vardı. Muhsin’i tanıyan herkesin ortak kanaati, onun kesif okuma vasfı ve kitap şuuruydu…
Okuma fiili, evvelâ bilgiye ve bilginin muhafaza edildiği nesne ile kitapla temas kurmaktır. Muhsin; bu mânâda kitapla temasını, hayatının hakikati halinde yaşadı. Mezkûr fiili, hayatının mütemmimi, hatta esası idi…
O; mâna, hakikat ve varlık gibi düşüncenin temel kavramlarına, ontolojik arayışlara, zihni faaliyete ve muhakeme melekesi edinmeye kapı açan bir hal olarak, okuma fiilinin künhüne erişmişti.
1 Celal Sahir.
2 “Aşkabat’tan trenle önce Marı (Merv), yine trenle Taşavuz ve dönüş yolu uçakla… Bana sorsalar treni tercih ederdim diyorum. Yanımdaki koltukta oturan, -soğuktan olmadığı gibi, sıcaktan da asla şikâyet etmediğini bildiğim- Muhsin Mete, bu serzenişime muzip bir şekilde gülümsemekle iktifa ediyor.” (Hiva başlıklı yazımdan iktibas) Yaradanın”oku” emriyle başlayan, kalem suresinin ilk ayetindeki yeminiyle yaşatıcı irade halinde, insanlığın ufkuna konmuş istikamet, Muhsin’i yaşatan ve yaşatıcılık vasfı kazanmasını sağlayan istikamet ve ilâhî irade idi…
Bu ilahi istikamet üzere tanzim edilmiş yol, okuma ve yazma fiili ile hareket halinde, onun; ruh ve şahsiyetinin inşasında, tekemmülünde, hürriyet, iman, irade, vicdan, ahlâk ve isyan vasıflarıyla tebarüz ederek şuura inkîlab etti.
Bu fiil, amel, hafızaya bilgi taşımak ve yüklemek suretiyle zihni faaliyetlerini besledi ve zihni muhakemesi, düşünce kabiliyetini inşa ile tekemmül etmiş olmalı. Bu zihni zemin, tecessüs ve ihtirasın müteharrik gücüyle, elbette ki tekevvüne kapı açtı.
Kelimat ve lügat mülahazaları, tashih edici dikkat, titizlik, bilgiyi tasnif ve taşıma, okuduğunun hakkını verme mesuliyeti ile okuma meselesinin künhüne ulaştı…
Okumak… Marcel Proust, Susam ve Zambaklar3 için yazdığı önsözde: “Hiç kuşkusuz dostluk, bireyler arasındaki dostluk, hava cıvadır ve okuma bir dostluk biçimidir. Ama en azından dostluğun samimi bir biçimidir ve bir ölüye, olmayan birine yönelik olması ona çıkarsız, neredeyse dokunaklı bir hava verir.
Dahası o, öteki bütün dostluk biçimlerini çirkinleştiren her şeyden bağımsız bir dostluktur” diyor.
Saint John Perse: “Ya da en iyisi okuyarak sana seni okuyuş, işte sana senin kendin oluyoruz, okuyuş.
Ve biz senin kendin ki uzlaşmayan’dın sen bize: metnin kendisi ve özü ve denizce devinimi.”
Bu yüksek dilin zor ulaşılan mâna derinliğinde okuma fiilinin düşünceye inkılabıyla varoluşun künhüne ulaşılıyor. Var olmanın fetih kapısı: okumak oluyor.
Muhsin Mete, mezkûr mânâda kitap dostluğunun hayat tarzına dönüşen bu okumalarının adeta tabii ganimeti mesabesindeki arşiv faaliyetinin semeresi olarak, geniş bir bilgi, belge tespitleri halinde millet maarifine, faydalanılabilir bir hafıza hediye etti. Talep eden; araştırmacı, akademisyen, vb. hangi konuda olursa elindeki -bilgi belge- materyalini geniş ve kapsamlı dosyalar halinde teslim ediyordu.
Yarım asrın emek ve ihtirasıyla vücut bulmuş arşivini, zengin dergi koleksiyonunu ve kitaplarını önce Mehmet Görmez Bey’in İstanbul’daki İSAM’a müsemma, Ankara’da da bir kütüphane ve araştırma düzeni kurma niyetine temel teşkil etsin için Diyanet Vakfı’na, arşiv faaliyetini sürdürebileceği bir yer tahsisi vaadi ile teslim etti. Ancak Görmez Hoca görevden ayrılınca, emaneti ile ilgili; demirbaş kaydı, raf tanzim ve yerleştirme, arşiv materyalinin istifadeye hazır hale getirilmesi hususlarında müesses vaadin yerine getirilmeyişi, onu çok üzüyordu. Meseleyi benimle müşavere edince, “Azizim, verdiğin her şey bu umursamazlık merhalesinde o yerde zayi olacak. Daha ciddi, mesuliyet vasfı taşıyan bir yere vermelisin” dedim. Külliyede kurulan ve devlet ciddiyetini haiz Millet Kütüphanesine verebilirim dedi. Verdiği kitaplar, ciddi bir raf düzenlemesi, tasnif ile demirbaş kaydı yapıldı.4 Millet Kütüphanesi, “taziye mesajı ile bağışçı hukukuna değer verdiğini ispat etti.5
Dostluk onun için her şeyden üstündü. Hizmet, feragat, digergamlık, fedakârlık, mesuliyet, sadakat, sevgi, karşılıksız verebilme vasıflarıyla dost oldu, bu vasıflardan tamamını değil bir kısmını taşıdığını hissettiklerinden dostlar edindi…
3 John Ruskin, Susam ve Zambaklar: Kitaplara ve Kadınlara Dair (iki konferans). “Okuma Üzerine” Proust’un derin hayranlık duyduğu, neredeyse tüm kitaplarını ezberlediği John Ruskin’in konferanslarının yer aldığı, “Susam ve Zambaklar” adlı kitabının önsözüdür. Proust’un Ruskin’i takdim yazısı. “Okuma Üzerine”, Marcel Proust`un okuyucu ile kitap arasındaki ilişkiyi anlatan, büyük bir yazarın, kitapla kurulan ilişki üstüne derin düşünme denemesi.
4 5005 kitap, 1 tezden oluşan, Muhsin Mete Koleksiyonu, CB Millet Kütüphanesinde 2. Kat 3. Salonda ter almakta ve 01324778 DemirbaşNo. ile mukayyettir.
5 CB Millet Kütüphanesi’nin, Taziye mesajı: ” Vefat haberini üzüntüyle öğrendiğimiz değerli bağışçımız, Belgesel Yönetmeni ve Yazar Muhsin Mete’ye Allah’tan rahmet, ailesine ve tüm sevenlerine başsağlığı diliyoruz. “Vermeyi severdi, paylaşma vasfı, şahsiyetinin bir rüknü halinde tebarüz etmişti; bilgisini, mesaisini, hizmetini veren, esirgemeyen, en hakiki manasıyla mükrim ve kerim bir insan idi…
Sırlarını, mahremini, ketum mizacının rağmına, daima benimle paylaşarak dostluk derecemi hissettirmişti…
İstanbullu günlerimde; Ankara’ya gelişlerimin süruru; ailemle birlikte, Mehmet Doğan ve Muhsin Mete idi…
Bir gün, onu kendi vücut mahbesinde tutacak ve yıllar sürecek hastalığın çileli günleri başladı. Bu yatak ömrü irtihal günü itibariyle -20 gün eksiğiyle- yedi sene sürdü. Bu sürenin büyük bir kısmında ona büyük bir ihtimam, rikkat ve sevgi ile bakan, asla yüksünmeyen, hizmetini yük görmeyen eşi, Solmaz Hanımefendiye minnet ve şükran hissiyatımı belirtmeliyim. Ziyaretlerimde, öyle bir görünüşü vardı ki takdirimi hem Muhsin’in her hal ü kârda ve her durumda, hayat karşındaki duruşunu, şıklık ve temizlik, bakımlılık intibaını sağlayan, onun maneviyatını yüksek tutan, ziyaretçileri nezdinde hem onun, hem de ailenin itibarını yüksek tutan, asalet ve görmüş- geçirmişlik hâli, her türlü takdirin üstündedir. Sevgili Tarık ve Sibel yurtdışında olmalarına rağmen her durumda koşup annelerine destek oldular. Aile tesanüdününimtihanını verdiler.
Ankara’ya gidince, her gün Mehmet Doğanla buluşuyor, Yazarlar Birliği’ne gidiyorduk. Dönüşte İbrahim Ulvi Yavuz da bizimle oluyordu…
Muhsin Mete’yi evinde ziyaret ise bize, iki hissi birden yaşatıyordu. Hüzün ve şükür… Hayatta ve zihni melekeleri yerinde, ama hareket kabiliyeti sınırlı… Zihni melekelerini vefatına kadar muhafaza etti.
Her ziyaretimizde aşinası olduğumuz okuma fiiline şahit oluyorduk. Entelektüel arayış ve gayreti ile ziyaretçilerini şaşırtıyordu. İnsanın sınırlarına şahitliğin kemâl noktasında varlığın özünün sesi olmuştu, adeta. Şahsen bu ziyaretler, boş ve yavan hayatıma yücelik tadını hissettiriyordu…
TYB mensubiyeti; mesuliyet ve hizmet şiarıyla bağlılığının, müessese kimliğinin inşasına ciddiyet ve disiplin vasıflarıyla tanzim edici katkılarını ihtiva etmiştir. Birlikte, yönetim kurulu ve TYB Vakfı mütevelli heyet üyeliklerimiz oldu. Muhsin, TYB Genel Sekreterlik görevinde, müessese kimliğinin inşası istikametinde ciddi bir tanzim gayreti ile şahsiyetinin gereğini yapmaya çalıştı. Kayıdat, kuyudat, dosyalama ve saklama ile Müesses bir hafıza ve ciddiyet kazandırma niyet gayreti gösterdi.
Türkiye Yazarlar Birliği tarafından geçmiş hizmetlerini ve katkılarını tebcil sadedinde; 2025 yılının “Vefa Ödülü ”ne, lâyık görülen Muhsin Mete, ödülünü TYB heyetinin gerçekleştirdiği anlamlı ziyarette teslim aldı. 6 Hamd olsun tam vaktinde… Aksi durumda – ben kendi adıma- çok üzülecek, derin bir pişmanlık hissi yaşayacaktım.
6 Türkiye Yazarlar Birliği’nin (TYB) her yıl merakla beklenen ve kültür dünyasının en saygın nişanelerinden biri kabul edilen “Yılın Yazar, Fikir Adamı ve Sanatçıları” ödüllerinin 2025 yılı sahipleri, 1 Ocak 2026’da kamuoyuna duyurulmuştu. Bu yılki listenin en müstesna başlıklarından biri olan “TYB Vefa Ödülü”, ömrünü Türk kültür ve edebiyatına vakfeden Muhsin Mete’ye lâyık görülmüştü. Bir süredir hastalığı nedeniyle tedavi gören ve evinde dinlenen Mete’nin ödülü kendisine tevdi edildi. Mete’nin ödülünü, TYB Genel Başkanı, Musa Kazım Arıcan, Mustafa İsen, Bekir Sıddık Soysal, Ahmet Fatih Gökdağ ve Mahmut Erdemir birlikte verdiler. O yılki Ödül beratlarının formatını, yeni estetik unsurlarla zenginleştirerek, –üstün hizmet ve vefa itibariyle ve Muhsin ödül alacağı için- değiştirmiştim. Ödül beratında yer alan ibare: “TYB mensubiyetini; mesuliyet ve hizmet şiarıyla bağlılığının, müessese kimliğinin inşasına ciddiyet ve disiplin vasıflarıyla katkılarının sa’yini tebcilen, Türkiye Yazarlar Birliği’nce, yılın vefa ödülüne lâyık görülmüştür. 2025 “*
Fotoğrafçılığı: Muhsin Mete’nin fotoğrafçı gözü beni hep etkilemiştir.
“Binanın etrafında görüntülemek amacıyla dönüp dururken Muhsin’i (Mete) görüyorum. Fotoğraf çekiyor… Yanına gidip açılarını taklit ile kaybettiğim zamanı telafi etmeye çalışıyorum” Bu bana yapıyı çıplak gözle tanıma, hissetme zaman ve fırsatı veriyor.” “Mazgal pencereli odada Muhsin’i görüyorum. Fotoğraf çekiyor. Yanına varıp keşfettiği açıları görmeye çalışıyorum. Dışarıda, öylesine gözüme çarpan bir yapı burada, mazgal aralığının vizöründen kalbime akıyor.” 7
Seyahat yazılarımdan iktibas ettiğim mezkûr satırlar, onun fotoğrafçılıktaki hünerini, bir yol hatırası olarak tesbit ve kayıt altına almak içindir.
Sıhhat, tashih, musahhih kelimatı onun; dikkat, ciddiyet, titizlik ve doğruluk vasıflarının yazıya, dile hizmet halinde tekevvünü olarak temayüz etti. Bütün örünce yanlışları düzeltti. Kendi metinleri ya da başkalarının metinleri üzerinde imla, maddi hata, bilgi, ifade ve zihniyet yanlışı, fark etmezdi…
Yanlışsa düzeltmeliydi. Onun tashih maslahatı, dilin, bilginin, zihniyet ve doğrunun muhafazası şeklinde teşekkül etti. Musahhihlik profesyonel işi değildi. Gönüllüsü olduğu maslahatı idi…
Çevremizde yazı faaliyeti olan herkesin tashih ve redaksiyon talebini, hüsn ü kabul ile karşıladı…
Dil vukufiyeti sağlamdı. Yazarlık vasfının delili mesabesindeki programlarının metinlerindeki akıcı, lirik, yüksek üslup denemelerinde görüyoruz. O metinlerin üslup mükemmeliyeti, şiiriyet ve musikisi hâlâ kulaklarındadır.
Yanlış kavramına karşı duruş, bir seciye halinde tebarüz edince, digergamlık vasfı ile doğrulama maslahatı üzere bir ömür, başkaları adına yaşanıyor adeta.
Düzeltmek yerine yazsaydı, onlarca telif kitabı olabilirdi. Tek bir kitapla iktifa etti.8
Muhsin’in sadece, Karar Gazetesinde neşrettiği, dil ve tashih muhtevalı yazıları tahminen çok sayıda kitap hacmindedir.9
O, dilimizin destanının, -ters istikamette yol alan suni, yanlış, dikkatsiz, uygulamalarının karşısında- bir dil muhafızlığının mübeşşiri oldu. Dilimize kasteden, dili namus olarak telakki etmeyen, dilini yitirme vetiresinde yabancılaşmanın şuuruna erememiş zihniyetin parçaladığı kültür âleminin çatlaklarından sızan bir ışık, doğruyu temrin ettirmenin, “ruh cephesinin maden işçisi” olma vasfında bir çıkış umudunun dünyasını, tesis etme sa’yi ile temayüz etti. Bir gayeye matuf gayretle, inşa edilmiş metnin üzerinde, dil ve imla yanlışlarını dikkat problemlerini o, metnin üzerindeki lekeler gibi gördü.
Düzeltme ve temizleme maslahatını şiar edindi. Tashih, teşrih ve tahlil yazılarında bu hizmetinin ayak izlerini görürsünüz. İşte sevgili Mete, dilimiz haysiyeti adına sürdürdüğü maslahatının, hizmet bayrağını, gönderde tutan gösterişsiz ve nümayişsiz bir eldi. Bu elin gücü imanının, ateşi ile harlanmıştı.
İç müşahede ile özünü, İnsanı, tabiatı, zamanı ve eşyayı mükâşefe ile de hayatı anlama ve temessül gayreti içinde oldu. Hayal ve teyakkuz ikileminde mezkûr idrak ve temessüle erişti.
7 Köhne Ürgenç başlıklı seyahat yazımdan iktibas.
8 Radyo, televizyon ve kültür üzerine çeşitli gazete ve dergilerde yazılar kaleme aldı. Bazı yazılarında “Abbas Abalı” mahlasını kullandı. Ülke dergisindeki yazıları daha sonra “Ekranın Büyüsüne Kapılmadan” adıyla kitaplaştırıldı.
9 Gazete Yazıları: Titizlik ve ahlak, Söz Varlığı Meselesi, “Lisanımıza Dair”, Diyorlar ki, Üstad ve dil, İsmet Özel kitabı, Biraz da defterden,‘Türkçemiz ne kadarsa o kadar varız’, Mustafa Everdi hikâyeleri okumak, Güzel bir sözlük, Kitap mutfağı önemlidir, ‘Ummadık taş…’, Rüzgâra kapılmış gibi, Ummanda üç katre, Kemal Tahir’in Türkçe namusu, Haddi aşmanın hafif meşrepliği, ‘Şimden geru divanda…’, Kökler üstüne düşünmek, ‘Oy Avı’, ‘Jargon’vari bilim dili, Türkçeye tutunmak, Pırt yapmak, Sempozyum meselesi, Perdeyi düzgün açmamak…, Bu kadarı fazla, ‘Dilin uzağına düşmek’, Güzel bir yazı, ‘Editörün eserle imtihanı’, Türkçeye sırtını dönenler, Yine ilim dili, Düşünce ve dil, Kırk yaranın dil bahsi, Genel Yazman’ın serencamı, Bir harf hassasiyeti, ‘Dil fetihtir…’, Zafer ve hezimet, Türkçenin serencamı, ‘Özdek ve biçimin özgürleşmesi…’, Mesafe değil kopuş…, Cemil Meriç’le karşılaşmak, Ele verir talkını, Kitap ve Özen, Türkçe Tasavvuru, Cinayet ve Dil, Sonuç olarak, Öykü bu kadar ucuz mu?, Eleştiri hakkı, Sözü ayağa düşürmek, Sanat dili, Bibliyografya meselesi, ‘Sen sahip olursan…’ ‘Son okuma’ meselesi, Notlara dönüş (4), Notlara dönüş (3), Notlara dönüş (2), Notlara dönüş, Ad koymak, ‘Güzel Dil Türkçe Bize’, Yazarın kaderi: Düşman kazanmak!, Defterimden notlar, Ah! Bir İngilizce öğretebilsek! ‘Kâğıt havluyu kullandığın gibi…’, İnternetin hoyrat dili, Şiir yıllığı ve dil (3), Şiir yıllığı ve dil (2), Şiir yıllığı ve dil, Birikmiş notlar, Yabancılaşma ve sanat, ‘Göçtü kervan’, Anlı şanlı köşe yazarlarımıza ne demeli?
Sinemamızın Türkçe imtihanı, Zihniyet meselesi, Dön baba dönelim!Musahhih aranıyor! Yazı üretmek’ ne menem şey? İsimlendirme şeysi, ‘Siz aranıyorken…’Muhakkak ki hayal ve tasavvurlarımız ancak uyanıklığımız kadar değerlidir. O bu şuurla dilimizi muhafaza etmek için, zaman zaman radikal, sert ikazlarda bulundu. Gerçi bu sertlik, asla kırıcı, incitici olmaktan uzak, sevginin ve inancın imbiğinde süzülmüşlükle, hafif sarsıcı, uyarıcı bir hal ile -doğduğu coğrafyasının rağmına- fevkalade yumuşaklık kıvamında idi.
Yanlış Hatırlamıyor isem, 89 ya da 90 yılıydı, TRT, Antalya’daki Lara Dinlenme tesisinde, hizmet içi eğitim çerçevesinde yöneticilik kursu düzenliyor… Genel müdürlükten Kursa katılanlar10 arasında Muhsin ve ben de varım. İstanbul Radyosu’ndan dostumuz Merhum Yusuf Ziya Özkan da bizimle.11 Sıcak su imkânından da mahrumuz. Adeta eğitim adı altında bir ceza gibiydi. Derslerde görevli eşhası, Ankara’daki üniversitelerin, eğitim fakültelerinden bazı profesörlerdi. Bu hocalar aşırı seküler tavırlarla bize yöneticilik formasyonu sağlamaya çalışıyorlar.12 Bu değerli hocalarımızdan Prof. Dr. Sudi Bülbül; anlattığı ders ile alakasız, -hangi sebep ve niyetledir anlayamadığımız- İslâm üzerine indi değerlendirmelerde bulunuyor. Muhsin, hocanın gereksiz ve tutarsız değerlendirmelerini, bir dine inanca kategorik bir yaklaşımın ilmi olamayacağını, ders konusu ile de nasıl bir alâka kurabildiğini anlayamadığını söyleyince. Hoca, o günlerin gündeminde yer alan İran ve devrimine göndermeyle ‘’sen Humeynicisin” diye itham etti. Ben ve Yusuf Ziya da nezaket ve edep çerçevesinde tartışmaya katılınca Hoca, önce kabalık, öfke, hiddet ve tehdit ile bizi susturmaya çalıştı. Muhsin, soğukkanlılıkla itirazlarını entelektüel bir zeminde sürdürdü. Adam Muhsin’in ortaya koyduğu fikri seviye karşısında geri adım attı ve Yunus Emre’den şiirler okudu. Ders bitiminde, Gönül alıcı şeyler söyledi ve Muhsin’le vedalaşıp ayrıldı. Sonraki günlerde de başka derse gelmedi.
Veludiyeti ile TRT programcılığında, müstesna bir yere sahipti. Tasarım, teklif, tasavvur, ibda, mükemmellik ve aslîlik (orijinalite) itibariyle üstattı. Yönettikleri ve çevresindekilere katkıları, onun mektep şahsiyet vasfının delilleriydi.
Hemen hemen bütün program, film, belgesel; tasarım, tasavvur ve uygulamalarında -lise yıllarından itibaren aynı okullarda birlikte okuduğu-13 ayrılmaz bir dostluk ile yol aldığı, Merhum D. Mehmet Doğan ile birlikteydi14. Bu beraberlikle müstesna ve çok iyi işler çıkardılar. Dostluklarının semeresini ve bereketini gördüler…
Belgesel Yayınlar müdürlüğü15, ondan önce genellikle, Atatürk ilke ve inkılapları üzere, kendini tekrar eden program anlayışı ile mâlûldü. Onun müdürlüğü zamanında, konu çeşitliliği kazandı. Sadece kendi yapıp yönettiği filimler ve programlar dahi çeşitliliğe delildir.16 Mezkûr müdürlüğün, bir daha onun 10 Bu tarz kurslar, yöneticiler için katılım ihtiyari idi.
11 Aralık ayının güneşli, nemli soğuk günlerinde, yalnızca yaz şartlarına uygun olarak yapılmış, ısıtma sistemi olmayan ve denize sıfır yaz kampında ibate etme tasavvuru hangi çokbilmiş yöneticinin işiydi, soğuktan uyuyamıyoruz. Antalya Radyosunun Müdürü merhum Mehmet Aksoy, bizi rahatlatmak için çırpınıyor. İlave battaniye, elektrikli battaniye gibi destekler yine de yetmiyor. Otel düşünüyoruz, kurs programını aksatacağı ileri sürülerek uygun görülmüyor.
12 Köy Enstitüsü mezunu ilkokul öğretmenlerine yönelik bir fırsatla, Gazi Eğitim Enstitüsünden aldıkları diploma ile Amerika’da lisansüstü programlarda edindikleri kariyerlerle üniversitelerimizde eğitim fakültelerinin kuruluşunda görevlendirilmişler.
13 Ankara, Gazi Lisesi ve SBF Basın Yayın Yüksek Okulu.
14 Mehmet TRT’de Genel Müdür Şaban Karataş’ın danışmanı idi. Şaban Hoca ayrılınca, o da ayrıldı. Muhsin’le programcılık beraberliği süresinde Mehmet, Kurum dışından katılıyordu.
15 TRT, Eğitim Kültür Programları Müdürlüğü bünyesinde belgeseller üretmeye başladı. Mustafa Kemal ATATÜRK’ÜN doğumunun yüzüncü yılı nedeniyle geniş kapsamlı bir belgesel hazırlamaya başladı. Belgeselin ismi “Atatürk ve Çağı” olarak belirlendi ve 1978 yılında bu amaçla aynı isimli bir müdürlük kurdu.
Atatürk ve Çağı Müdürlüğü bünyesine Münip SENYÜCEL, Fikret ÖZKAYA, Şahika İZMEN GÜNDÜZ ve Mehmet EGE görevlendirildi. Bölümün müdürlüğüne de Mehmet EGE getirildi.
1985 yılında Muhsin METE Belgesel Programları Müdürlüğüne getirildi. Artık TRT’nin belgesel programları seyirci tarafından iyice benimsenmişti ve prodüktör sayısı arttı. Belgesel çekmek ve bir belgeselde çalışmak TRT içinde bir ideal haline geldi. (TRT Sitesinden iktibas)
16 Yönetmenliğini ve Yapımcılığını Yaptığı Belgesel Filmler, Programlar: Ulu Camilerimiz 21 Kasım 1977, Şairler Meydanı
(1. Bölüm) – 8 Ağustos 1978, (2. Bölüm) – 8 Ağustos 1978, (3. Bölüm) -8 Ağustos 1978, Ölümü Yaşayan Kent: Ahlat (3 Ocak 1980, Dünden Bugüne Ahilik ((1. Bölüm) – 24 Kasım 1982, (2. Bölüm) – 1 Aralık 1982 (3. Bölüm) – 8 Aralık 1982, (4. Bölüm) -zamanındaki kadar bereketli faaliyeti olamadı.
Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesinde de bir dönem sinema dersleri verdi.
Genel Müdür Program yardımcısı iken başlattığı ve gelenek oluşturarak günümüzde de varlığını sürdüren, TRT Uluslararası Belgesel Yarışması ve Ödülleri onun üst düzey yöneticisi olduğu kuruma, mühim bir hediyesidir. Ayrıca TRT-2’deki yayın- program akışına kazandırdığı muhteva ve tarz, bugün hâlâ mezkûr Kurum’un yüz akı mesabesinde görülecek bir yayıncılık örneğidir. Sadece bu bile onun genel müdür yardımcılığının ibrası için yeterlidir.
TRT’de en önemli görev hükmündeki, Genel Müdür Program Haber Yardımcılığından emekli olmuş, program, belgesel film vb. eserlere imza atmış, bir değerli mensubunun vefatı haber olamazken sıradan ses sanatçılığı vasfında, sokağın popülerlik vasfettiği insanlar, haber konusu olabiliyor… Bizim zamanımızda kariyer elemanı, her seviyeden yönetici vefatı halinde haber olurdu. Mensubiyet anlayışını zedeleyen bir aymazlık. Daha çok söylenecek söz var da neyse geçelim…
2008 yılında TRT’den emekli olan Mete, daha sonra Ahmet Yesevi Üniversitesi’nde görev aldı. 2008-2011 yılları arasında üniversitenin Mütevelli Heyet Başkanlığında Genel Koordinatör olarak çalışmalarını sürdürdü.
Vefatı ile ilgili haberlerde bu ibareler yer aldı: “Kültür Bakanlığı Film Değerlendirme Jüri Üyeliği de yapan, Türkiye Yazarlar Birliği’nde iz bırakan görevlerde bulundu. Ankara Gazeteciler Cemiyeti üyeliği bulunan Mete aynı zamanda Sürekli Basın Kartı sahibiydi.”
Müteselsil akran ve dost yetimliği ile mâlûlüm…
İsmi ile müsemma vasfının şahıs hali idi… Her haliyle güzel insandı.
Hz. Eyyub’a nisbet bir çile ile yedi seneye varan bir imtihanı, tevekkül, tahammül ve sabırla yaşadı.
Şekvacı olmadı…
Kendi vücut mahbesinde de boş durmadı, okudu, okudu…
O, elbette ki mesuliyet, ciddiyet ve irade kavramlarının da şahıs hali idi…
Dostluk, yoldaşlık, vefa, fedakârlık, digergamlık, hizmet ehlilikvasıflarıyla tekemmül etmiş ve Rabbin rızasına muvafık yaşanmış bir ömür, mühletini tamamladı.
Hüznüm kavidir.
İki yol ağzında
İşte bakın
İçimizden biri daha
Elinde dünyadan bir çıkın (Cahit Zarifoğlu)
O, muvahhit, mümin, sıddîk ve âbid müktesebatına ilâve, yedi yıllık çilesinin doldurduğu,17 ‘çıkın’ı ile hayatın, tek hakikatinin sınırını geçmiştir, diye inanıyorum.
Rahmet ve mağfiret niyazıyla… Mekânı cennet, ruhu şad, makamı âli olsun aziz dostumun.
Cenazesi, çarşamba günü öğle namazından sonra Karşıyaka Ahmet Efendi Camiinden kaldırıldı.
Rabbim rahmetiyle sırlasın.
“Okudu ve yazdı Muhsin
Dost ile dost oldu Muhsin 15 Aralık 1982 (5. Bölüm) – 22 Aralık 1982, (6. Bölüm) – 29 Aralık 1982, (7. Bölüm) – 3 Ocak 1983, Abdülhak Şinasi Hisar (3 Mayıs 1983), Remzi Oğuz Arık (3 Nisan 1983), Arif Nihat Asya (5 Ocak 1985), Kaybolan Şehirler (1. Bölüm) – 2 Ocak 1985, (2. Bölüm) – 9 Ocak 1985, (3. Bölüm) – 16 Ocak 1985, (4. Bölüm) – 23 Ocak 1985, (5. Bölüm) – 30 Ocak 1985
Katıldığı Festivaller ve Ödülleri: Moskova Film Şenliği. 1987, Dünden Bugüne Ahilik – Türkiye Milli Kültür Vakfı Ödülü.
Yayımlanmış Kitapları: Ekranın Büyüsüne Kapılmadan (1997).
17 Kefaretine vesile olması niyazımızdır. Bir HU ile tarih düştü:
RAHMETLİ HEMŞEHRİM MUHSİN” (14 (Mustafa Kara)