eğitim,öğretim,terbiye,talim,Meb,Üniversite,öğrenci,öğretmen,muallim,öğretim üyesi,maarif,aile,
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak

Bekir Sıddık SOYSAL

Erzurum’da doğdu. Atatürk Üniversitesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı Okudu. TRT’de; şûbe müdürlüğü, radyo müdürlüğü ve koordinasyon müdürlüğü görevlerinde bulundu. Çok sayıda eğitim ve kültür temalı (metin yoğunluklu) radyo programları hazırladı. TRT’deki 32 senelik memuriyet hizmetini, 1997’de noktaladı. 27 seneyi mukaddem emeklilik döneminde daha kesif bir şekilde sanatla uğraştı. Çeşitli kültür projelerinde yer aldı. Özgün, orijinal sanat unsurlarını muhtevi ödüller, beratlar, grafik tasarımları, anıtsal tasarımlar gibi eserlere imza attı. Merhum Timuçin Tanarslan’dan ebru öğrendi. Çeşitli dergi, yıllık, armağan kitap ve hatıra kitaplarında yazıları yayınlandı. İstanbul İl Kültür Turizm Müdürlüğünce yayınlanan yıllıklarda geleneksel plastiğimiz ve temaşamız üzerine yazılar yazdı, değerlendirmelerde bulundu. Kültür ve Turizm Bakanlığınca turizm rehberleri için düzenlenen eğitim programlarında, geleneksel sanatlar konulu seminerler verdi. Edirne Valiliğince düzenlenen ve çeşitli Balkan Ülkelerinden gençlerin katılımıyla gerçekleşen “Akademi Edirne” toplantılarında geleneksel sanatlarımız ve estetik konulu seminerler verdi. Eskişehir Türk Dünyası Başkenti Ajansına sunduğu projesi ile “Türkçenin Anıtı” diye de tavsif edilen, Dede Korkut Anıt Duvarını yaptı. Dede Korkut Kitabı’nın tamamının, mimari formda tecessümü olan bu eserin proje müellifi, tasarımcısı ve sanat ve uygulama yönetmeni oldu. Dede Korkut Anıt Duvarı; mermere hak edilmiş metin alanları ve destan tasvirlerinin minyatür planında canlandırıldığı, çini uyarlama resim alanlarından meydana gelmektedir. Mimari formda tecessüm etmiş kitap olarak dünyada bir ilktir.

    Tataristan’ın En Güzel Kadını!

    Tataristan’ın baş şehri Kazan’ın kuruluşunun 1000. yıl dönümü kutlamalarına bir cemile olsun diye Türkiye Yazarlar Birliği; Türkçenin Uluslararası Şiir Şöleni’nin altıncısını bu şehirde gerçekleştirmeyi planladı. Daha önceki organizasyonlarda olduğu gibi beni, resmi makamlar nezdinde görüşmeler yapmak, iaşe, ibate durumları ve şölenin yapılabileceği ortamları tespit etmek, ön hazırlıklarını yapmak üzere vazifelendirdi.

    Bütün bu işleri kotarmam için önümde bir haftalık süre vardı… Çünkü arkadaşlar her ne hikmetse Rusya Konsolosluğundan bir aya kadar vize imkânı varken bir haftalık vizeyi yeterli görmüşler.

    2005 yılının mayıs ayında, Tataristan Hava Yolları ile İstanbul’dan Kazan’a uçuyorum. Havaalanında beni Marks Tukay adlı Tatar yiğiti karşıladı. Yanında Kazan Türk okulunun müdürü vardı. Tukay’ın arabası olmadığı için Müdür Bey’den yardımı ile beni havaalanından alarak Tataristan Oteli’ne yerleştiriyorlar. Müdür Bey işleri sebebiyle bizden ayrılıyor.

    Tukay’la bir plan yapıyor, temas ve görüşmelere hızla başlıyoruz. Tataristan Yazarlar Birliği, PEN Kulüp, Kazan Hekimliği, Kültür Bakanlığı, Türkiye’nin Kazan Başkonsolosu gibi resmi merciler nezdinde görüşmeler için randevular alındı.

    Akşam, kahvaltılık, içecek ve diğer zuhurat ihtiyaçlarım için bir Türk marketine gidiyoruz. Tukay’a işlerin daha hızlı yürümesini sağlamak amacıyla bir araba kiralamak gerektiğini söyledim. Alışveriş ettiğimiz mağazanın müdürü olan arkadaşından yardım istedi. Bu zat mağazanın kozmetik bölümünde tezgâhtarlık yapan bir hanımın yeni aldığı arabasının borçlarını ödeyebilmek için aracını boş zamanlarında kiraladığını söyledi. Ve bizi Leysan adlı bu hanımla tanıştırdı. Kazan’dan ayrılacağım ana kadar hizmetimde olacak şekilde anlaştık. Ertesi sabah otelden beni bir makam şoförünün göstereceği ihtiram ve ciddiyetle aldı ve Tataristan parlamentosundaki randevumuza gittik. Tataristan PEN Kulüp başkanı ve yardımcısı ile görüşmelerde bulunduk. Onların katkı ve yardımlarının çerçevesini belirledik. Öğleden sonra Kazam Hekiminin birinci yardımcısı ile görüşmek üzere ayrıldık.

    Parlamento kapısındaki basamaklarda, arabamızın yerini tayine çalışırken araç, hızla gelip önümüzde durdu ve şoför hanım fırlayıp dönerek bize kapı açtı… Geçici bir işi adeta meslekten bir makam şoförü gibi tazimle yapması, hele bunu yapanın bir hanım olması doğrusu bana çok garip gelmişti.

    Yemek saati gelmişti. Tukay’dan beni mahalli yemeklerin pişirildiği bir Tatar lokantasına götürmesini rica ettim. Lokantada yemek seçimini kendisine bırakmamı et yemeklerinin ne olduğunu bilmediğini söyledi. Menüde “tutmaç aşı” ibaresini görünce adeta bir tanıdığa rastlamışçasına heyecanlanıyor ve sipariş ediyorum. O da aynısından istiyor. İnce kıyım erişte ve harika bir mantarla yapılmış aşı, bir solukta içiveriyorum. İkincisini sipariş etmek istiyorum. Acele etme başka tadlar da var diyor. Az sonra çeşit- çeşit börek ve çöreklerle masa donatılıyor. Ben çocukluğumun Erzurum’unda sıkça yediğimiz ve çok sevdiğim tatar böreğini hatırlıyor ve Tukay’a bizimkinden bahsediyorum. Tukay bu kültürel müştereklerin özellikle “Tatar” adıyla tescil edilmiş olmasından ötürü tevazu sınırını asla aşmadan gurur duyuyor.

    Bu uzaktaki damak tadımızla keyifleniyor, şölen süresince katılımcılara burada yemek verebiliriz diye düşünüyorum.

    Tukay’ın dikkatimi çektiği et problemini ise kendimce çözümlüyorum. “Bu lokantanın yöneticisi ile görüşelim, güvenilir kasaplarca kesilmiş eti biz getirelim, kabı-kacağı da gönlümüzce yıkayalım” dedim. Tukay az sonra şişmanca, sarışın ve kırklı yaşlarda bir hanımla döndü ve lokantanın direktörünün orunbasarı diye tanıştırdı. Hanıma az önceki çözüm yolumu inanç temelli olarak teklif ediyorum. “Niçin, bizim etlerimizi hazretler kesiyor helaldir” diyor … Bunun üzerine Tukay, bu ahvalden habersiz olduğundan ve güven şüphesi belirtmesinden ötürü mahcup oluyor. Yönetici hanıma, Tatar mutfağı ile ilgili bir kitap olup olmadığını soruyorum. Elimizde kendi yaptırdığımız bir katalog var deyip özel olarak basılıp ciltlenmiş şık bir katalog getiriyor… Sayfasını açınca A-4 boyutunda silme bir fotoğrafta başı sarıklı genç bir adam ve elinde tuttuğu tepside ise yemekler… Kim bu dercesine bakınınca muhataplarım her ikisi aynı anda “Osman Hazret, Tataristan Baş Müftüsü” diye cevap veriyorlar. İkinci sayfayı açınca çok yaşlı bir hanımın aynı şekilde yemekli poz vermiş olduğunu görüyor ve iddialı bir eda ile “işte Tataristan’ın en güzel kadını” diyorum. Muhataplarım birbirlerine gülümsemelerle bakarak “Reşide Ana. Osman Hazretin Ecesi” diyorlar. Ben Tukay’a “Bu hanımla beni mutlaka görüştürmelisin” diyorum. Tukay, “Benim arkadaşımın kayınvalidesinin ecesi, Türkiye’de Üniversiteyi bitirdi. Şu günlerde dönmesi lâzım. Gelince onun vasıtasıyla tanıştırırız” diyor. “Ben gitmeden bir yolunu bul, ne şekilde olursa olsun mutlaka tanışmalıyım” diyorum. Katalogun diğer sayfalarında da Osman Hazret’in eşi ve beş kız kardeşi aynı amaçla poz vermişler. Lokanta bu yolla müşterileri üzerinde hem güven hem de itibar sağlamış oluyor.

    Öğleden sonra Hekimlikteki randevumuza ben yalnız gidiyorum. Tanışma faslından sonra, Hekim yardımcısı hanım bana “Görüşmelerimizin selameti için bir tercümeci getir” diyor. Ben “ne güzel anlaşıyoruz, ne gerek var. Aynı dilde tercüman mı olurmuş” diye ukalalık ediyorum. Muhatabım “Bu resmi görüşme, anlayamadığımız, bilmediğimiz kelimeler olabilir, problem olmasın” diyor. Doğrusu ciddiyetini takdir ediyor, mahcubiyet duyuyorum. Ertesi sabah için randevulaşıp ayrılıyoruz.

    Tukay’a ve havaalanında beni karşılayan okul müdürü arkadaşa bir türlü ulaşamıyorum. Sıkıntı ile öğleyin yemek yediğim lokantaya geliyorum. Merdivenlerin başında güvenlik görevlisi üst salonda akşamları hizmet verilmediğini, alt salonda self servis hizmet olduğunu söyleyip beni o salona yönlendiriyor… Kuyrukta beklerken sipariş verenlerin Rusça konuştuklarını duyunca cesaretim kırılıyor. Balık yemek istiyorum ama nasıl ifade edeceğimi bilmiyorum. Sıkıntı ile etrafıma bakınırken, yemek kuyruğunda bekleyenler arasında, -üç-dört kişi arkamda- Türkçe konuşulduğunu fark ediyorum. Yanlarına gidip “Türkiye’den misiniz” diye soruyorum. Biri “Evet” diyor, diğeri ise “Ben buralıyım ama Türkiye’de okudum” diye cevap veriyor. Tanışıyoruz… Yanlarındaki hanımları da eşleri olarak tanıtıyorlar. Türk olanın buraya iş için gelip, Kazan’lı gencin kuzeni ile evlendiğini öğreniyorum. Yardım rica ediyorum. Ben önden tepsimi alıp boş bir masaya geçiyorum. Onlar da tepsileri ile bir masa seçiyorlar ve beni de yanlarına davet ediyorlar. Türk olanın adı Zafer Bozik, Tatar olan Haydar Kemaleddin. Yemek esnasında Kazan’da bulunma sebebimi ve mütercim ihtiyacımı anlatıyor, Haydar Bey’e bu görüşmelerde bana yardım edip edemeyeceğini soruyorum. Dubai’den bir iş teklifi aldığını, kısa bir süreliğine Kazan’da bulunacağını ve bu süreyi ailesiyle birlikte geçirmek istediğini söylüyor. Ben burada ülkenin üst düzey yöneticileriyle görüşmeler yapacağımı, onun için bir tanışma vesilesi olacağını söyleyince Zafer Bey, beni destekliyor ve ikna ediyoruz. Sabah otelde buluşmak üzere sözleşip ayrılıyoruz. Otele içimi daraltan mütercim problemini çözmüş olmanın huzuru ile dönüyorum.

    Ertesi gün çeşitli mercilerdeki görüşmelere öğle yemeği için ara verdiğimizde yine malûm lokantaya varıyoruz. Yemek esnasında potansiyel iş sebebiyle aramızda aşinalık oluşan lokanta yöneticisi hanım masamıza geliyor. Haydar’la tanıştırıyorum. Lokanta katalogunu tekrar rica ediyorum. Katalogu açıp Reşide Hanım’ın resmini gösteriyor ve bu hanımla tanışmak istediğimi söylüyorum. Haydar biraz şaşırmış bir halde, muzip bir gülümseme ile Reşide Ana benim kayınvalidemin ecesi diyor. İşte tevafuk böyle bir şey, diyerek heyecanla “Sen Tukay’ın arkadaşı mısın” diye soruyorum. Haydar’ın şaşkınlığı had safhada, toparlanmasına fırsat vermeden Reşide Ana ile görüştürmesini rica ediyorum. “Bilmiyorum mümkün olabilir mi, şu anda sanatoryumda. Hasta mı diye soruyorum. “Hayır, çok şükür kontrol için orada. Kayınpedere bir sorayım” diyor. Öğleden sonra akşam üzeri saat altı gibi görüşebileceğimiz haberi geliyor. Sanatoryuma giderken çiçekçiye uğruyoruz. Çiçekçi lokantadaki hanımın kalıbında, yaşında ve sarışın… Kadına öyle bir buket hazırla ki bu Tataristan’ın yaşlı ama en güzel hanımına lâyık olsun diyorum. Kim bu, dur ben bulayım diyor ve ekliyor. “Reşide İshakova olmasın”… Şaşırıyor ve “Nasıl bildiniz arkadaşı tanıyor musunuz” diyerek Haydar’a bakıyorum. Haydar tanışmadıklarını söylüyor. Kadın, “Reşide Ana’yı Tataristan’da kim tanımaz, yaşlı ve en güzel dediniz. Bu bilmek için yeter söz” diyor ve özenli bir buket hazırlıyor.

    Sanatoryum önünde Haydar’ın kayınpederi Sait Celil Hazret ve kayınvalidesi İslamya Hanım’la tanışıyoruz. Sait Celil Bey’e Reşide Ana ile ilgili iki gün içinde yaşadıklarımı anlatıyor ve İslam’da tesadüf yok tevafuk var diyorum… Beni kucaklayarak bakış açımdan dolayı tebrik ediyor.

    Reşide Ana bizi sanatoryumun önündeki bakımlı ve güzel bahçede karşılıyor. Damadı Sait Celil Bey beni takdim ediyor ve hikâyemi anlatıyor. İki gün içinde de ulaştığım visali tesadüfe değil tevafuka bağlamamla ilgili kanaatimi de sözlerine ilâve edince, Reşide Ana beni yiğitçe bir eda ile iki kolumdan kavrayarak alnımdan öpüyor, adeta çocuğunu severcesine başımı ve sırtımı okşuyor “Barekallah” diyerek tebrik ediyor. Sonra bekleyin deyip, sanatoryumdaki odasına bir genç kız çevikliği ile gidip elinde iki dolu poşetle dönüyor. Poşetlerden birinde çok sayıda muhtelif vaazlarının kasetleri, diğerinde de çok sayıda çeşitli konularda yazdığı kitapları var. Kadife eldiven içindeki demir yumruk gibi sesiyle; “Al bunları İstanbul’a götür, tebliğ vazifeme sen de kömek eyle” diyor.

    Tebliğ, muhatabı hidayet kapısına yönlendirmektir. Kapıyı nasipse Allah açıyor… Yeter ki siz o kapının yolunu gösterin, vesile olun, can nasibine ulaşacaktır.

    Başından omuzlarına yayılan örtüsünün çerçevelediği nurani çehresi kâmil bir vekar, huzursuzluk vermeyen bir ciddiyetle sizi şöyle bir sarsıyor. Yüzünün nedeyse üçte birini kaplayan geniş çerçeveli gözlükleri, renkli ve derin bir çift tatlı bakışı perdelemek yerine, adeta bir pertavsız vazifesi görerek sizi o alana perçinliyor. Canlılığını, biçimini ve rengini mucizevi tazelikle muhafaza etmiş dudaklarının kıvrımında zarif, mânâlı bir tebessüm. Jest ve mimiklerinde bir sunanın, bir sülünün ince ve yumuşak hareketleri…

    Bir genç kızınki kadar canlı, güzel ve efsunlu gözlerinde; şefkatin ve celâdetin engin dalgalanmalarına kapılıp, kendinizi bu zeki, derin ve kararlı bakışlarla sarmalanmış hissedersiniz. Gözlerinden fışkıran ışık bir tan yeri aydınlığı halinde, alnından başlayarak yüzüne, oradan bütün vücuduna yayılıyor, ışıktan bir cevher olarak kalpleri fethediyor.

    Sanatoryumun bizi kabul ettiği bahçesinde; -görevliler, hastalar ve dinlenme amaçlı kalanların, geniş bir ilgi ile etrafında oluşturduğu sohbet halkasında- o bitmek tükenmek bilmeyen enerjisiyle, yer, zaman ve şartlara aldırmaksızın aralıksız sürdürdüğü tebliğ vazifesi üzerinde idi… İnsanlar kendilerini kaptırdıkları sohbetin havasını bozan bencileyin yabancıya merak ve daha çok da rahatsızlıkla bakıyorlardı. O beni ortamın havasına dâhil etmek, dinleyicileri ile aramda aşinalık sağlamak için; birkaç cümlede inanç müştereklerimiz, değerlerimiz üzerinden bir karabet çerçevesi çıkararak, havadaki yabancılık rüzgârlarını dağıttı.

    Sohbet, artık benim birkaç kelimelik tanıma sualime; sistematik bir röportaj akışında odaklanmış cevap mahiyetinde şekil aldı:

    “Ben, Abdullah kızı Raşide İshaki (İshakova). 20. 07. 1924 tarihinde Tataristan’ın Arski ilçesi, Eski Kırlay Köyü’nde doğdum” diye söze başladı.

    Orta halli ama mütedeyyin bir aileden gelmiş. Babası Abdullah ile annesi Meryem Banu…1886 yılında doğmuşlar. Ebeveynlerinin çok ‘manalı kitaplar’ okuduklarını, evde sürekli Kur’an okunduğunu söylüyor ve ekliyor “Soyumuzda ilim ehli yoktu, ama ihlâslı kimseler vardı. Dedem İsa, yürüyerek altı ayda hacca gidip gelmiş birisiydi”.

    İlk dini bilgilerini anne ve babasından öğrenir. “Bu mânada hiç hocam olmadı” diyor.

    Kur’an alfebesini de anne ve babasından öğrenir. Bunun dışında Abdullah adlı bir komşudan tecvit okur. Kendi gayretiyle Yasin ve Tebareke sûrelerini kiril harfleriyle yazarak öğrenir. Sekiz yaşından itibaren hiç namazını bırakmaz. “Hiç kendi isteğimle oruç bozmadım” diyor.

    İlk dört sınıfı köyde, kalan üç sınıfı ise 2.5 km. mesafedeki bir yere giderek okur. Okul içinde başörtülerini çıkarttırıyorlarmış. Bir yıl latin harfleriyle, daha sonra da kiril harfleriyle eğitime devam ederler. On bir yaşlarındayken annesi bir taraftan yemek vb. ev işleri yaptırır, bir taraftan da çocuklarına peygamberler tarihi okur.

    O zamanlar bir rüya görmüş. Dışarıda parlak bir güneş varmış, aynı zamanda da yağmur yağıyormuş. Rüyasını annesine anlatmış: ‘Gelecekte senin için liderlik olacak’ diye tabir etmiş.

    O yıllarda babasını on sene mahkûmiyetle hapse atarlar. Ancak sekiz ay sonra suçsuz bulunur ve serbest bırakılır. Tesettüre pek dokunmazlar ama, mescitleri kapatıp kulüp yaparlar, minareleri ise keserler. Medrese benzeri dini eğitim veren kurumlar ise zaten yokmuş. “Eski kitaplarımızı çardakta saklardık” diyor. Okulda oruç tutup tutmadıklarını tespit etmek için zorla su içirirlermiş. Annesi, ‘İçin, orucunuz bozulmaz!’ dermiş.

    16 yaşında yedinci sınıfı bitirir. 1941’de de savaş başlar. Babasıyla birlikte ormanda askerler için siperler kazmaya, ağaçlar kesmeye gönderilirler. Herkes savaşa gidince, tarlada, postahanede, mağazada, her yerde çalışmak durumunda kalırlar. 5 yılda tam sekiz ayrı işte çalışmış. Babası da ona bu işlerinde yardım etmekteymiş. “Kalabalık bir aileydik ve kardeşlerimizle birlikte on kişiydik. Arkadaşa ihtiyaç duymuyorduk. Bu kadar işin arasında bizim için oyun-eğlence de yoktu” diyor.

    1970’e gelindiğinde artık gizli-gizli dersler vermeye başlar. Hem çocuklara, hem de çevredeki insanlara namazı ve Kur’an harflerini öğretir. 13 çocuk ile birlikte her gün ayrı kişiler gelir ve talebe sayısı 40-50 kişiyi bulurmuş. Dersler hiç durmadan devam eder. Ancak hain bir komşuları bu hizmetini polise şikâyet etmiş… Bunun üzerine istihbarata çağırırlar. ‘Hakkında çok şikâyetler var!’ derler. “Oraya varmadan önce çok korkmuştum, ancak Allah Teâla orada bana bir cesaret verdi ve onlara şöyle dedim: ‘Gençler hapse gidiyor, yaşlılar cehenneme gidiyor, halk helâk olmaya gidiyor. Ben, para için, rütbe için değil, halkı kurtarmak için okutuyorum!’ dedim.” Bunları söylerken o güzel gözlerinden faal volkan kraterleri gibi alev fışkırıyordu… “Onlar ‘Okutmayacaksın!’ diye benden imza aldılar. Aksi takdirde hapse atacaklarını söylediler. Ben de ‘Hapiste de cahil insanlar var, ben orada da okuturum!’ dedim. Yaşlı olduğum için olsa gerek beni bıraktılar.” Bu sakin, öfkesiz, iman serhaddinden yükselen isyan soluğu, süreklilik kazanacak ve bu mübarek tebliğcinin vazifesi bir irade ışığı halinde başka kadınların ruh aynalarına düşecektir…

    Daha sonra istihbarattan birileri Mercani Mescidi’ne gelmiş ve ‘Reşide Molla nerede?’ diye sormuşlar. İmam da ‘Hanımdan molla olmaz! Reşide isimli bir kişi bilmiyorum!’ diye cevap vermiş ve göndermiş. Ancak derslere hiç ara vermezler. Evlere gitmeye başlarlar… Baskın yaparlar diye, her gün farklı bir eve giderler ve sanki cenaze evinde Kur’an okuyorlarmış gibi bir mizansen oluşturup, masaya yiyecekler koyar, kitapları saklarlar.

    O yıllarda Mercani Mescidi’ndeki başkan, hükümet yanlısı biridir. Halk onun bu görevi bırakmasını ister ama ellerinden bir şey gelmez. “Bir gün biz yedi kadın bir araya geldik ve onun ellerinden-kollarından tutup zorla istifa dilekçesine imza attırdık, böylece reislikten ayrıldı. Hanımlar için Mercani Mescidi’nde bir odamız yoktu. 200 hanım mektup göndererek müracaat ettik ve bize bir oda verdiler. Hanımlar bize hep yardımcı oldular.”

    Rusça bilmediği için tebliğ vazifesini kadın erkek ve çocuk ayırmadan Tatarlar için yerine getirir… “Rusçam olsaydı elbette onlara da anlatmak isterdim. Tatarlara ‘Rusça öğrenin ve onlara da anlatın!’ diyorum.”

    O konuştukça bu yaşlı kadındaki güzelliğin nasıl bir ruh cevherinden kaynaklandığını, iman kuvvetinin nasıl bir cesaret, gayret ve zindelik halinde tecessüm ettiğinin en lirik şiirini okuyordum.

    İstanbul’u soruyor, camileri, dini hayatı, ramazanları, bayramları merak ediyor. İstanbul güzelliklerini, içinden akan deryayı, medreseleri, âlimleri, Müslümanların taat ve ibadete sadakatlerini, kadınların iffet ve tesettüre riayetlerini soruyor… Bunları tebliğ vazifesinin mesuliyetiyle bir ibadet heyecanı içinde soruyor.

    Diyor ki “Hamdolsun altı çocuğumun beşi kız, hepsini mütedeyyin adamlarla evlendirdim. Bunlardan ikisinin kocası din alimi, hazret…

    Oğlum Osman Hazret ise Tataristan Müftüsü. Hizmeti ile hem beni, Tatar halkını memnun ediyor.”

    Sonra ayrılık vakti geliyor. “Ebubekir, Resulullahın en yakın nedimi ve dostu idi. Dünden-bugüne seni bana adındaki maneviyat ve kalbindeki ihlas getirdi. Ebubekir Efendi sen de benim nedimim ve dostum oldun.” dedi. Kucaklayıp dualarla uğurladı.

    Tataristan’ın bu yeni Süyun Bike’sinden, bu yeni efsane kadınından, adeta öz annemden ayrılıp, gurbete gidiyormuşçasına hüzün duyguları ile ayrıldım.

    Çıkışta Sait Celil Hazret ve İslamya Hanım beni evlerine yemeğe davet ediyorlar. Müstakil bahçe içinde genişçe iki katlı bir villada oturuyorlar. Evlerini gezdiriyorlar, bahçedeki (müştemilattaki) saunayı gösteriyorlar. Tatar ve Özbek mutfağının bir terkibi halinde zengin bir sofrada, sıcak aile ortamında, uzaktaki yakın akrabalarım arasında, soyumuzdan tevarüs ettiğimiz bu sonsuz insan zenginliğinden ötürü Yaradan’ıma sonsuzcasına şükrediyorum.

    Sait Celil Bey, aslen Kırım Tatarı… Özbekistan’da doğup büyümüş. Buhara’da Mir Arap Medresesi’nde okurken, tanışıp dost olduğu Kazan Tatarı Süleyman Efendi, arkadaşına duyduğu muhabbetini Kazan’daki güzel baldızı ile izdivaçları teklifiyle taçlandırmak ister. Sait Celil Bey, resmini dahi görmediği bir hanımla evlenme fikrini, dostuna olan güvenle tereddütsüz benimser. Kazana gelirler, yıl 1982’dir… O yıllarda umumi yerlerde tamamen Rusça konuşulmaktadır. Tatarlar kendi aralarında dahi öz dillerini kullanmazlar.

    Süleyman Efendi dostu Sait Celil’i “Bu benim medreseden dostum Baldızım İslamya ile izdivaçları için ne düşünürsünüz” diye kayınvalidesi Reşide İshakova’ya takdim eder.

    Reşide Hanım, damat adayına tek bir soru sorar: “Oğlum namaz okuyor musun (kılıyor musun)?” Sait Celil Bey ben dini ilimler tahsil ediyorum derse de o sorusunu tekrar eder “Namaz okuyorum” cevabını alınca da “Allah hayırlı kılsın” der kızını verir. Sait Celil Bey sesi titreyerek, gözleri buğulanarak; “. Bana işin, evin, ne kadar kazancın var diye sormadı” diyor.

    1990’lı yılların başına kadar, Tataristan’daki mescit sayısı üç imiş. Şimdi bu sayı 1500 civarına ulaşmış. Bir İslami ilimler üniversitesi açılmış. 2005 yılında Müftü Osman Hazret Rektör, kız kardeşlerinin kocaları olan Sait Celil Hazret ve Süleyman hazret rektör yardımcıları olarak görev yapıyorlardı. 2010 yılında bir kış günü Kazan’a ikinci seyahatimde üniversitenin bütünüyle akademik kadrolara teslim edildiğini öğreniyorum. Sait Celil Bey ve bacanağı, kadim dostu Süleyman Bey şimdilerde Kazan Müftülüğü’nde; ailenin kan ve can katan yeni üyeleriyle birlikte görev yapıyorlar.

    2005 yılında yapılması planlanan ve tarafımdan ön görüşmeleri, yerel hükûmet yetkilileri nezdinde Kazan’ın 1000. kuruluş yılı kutlamalarına anlam ve renk katacağı belirtilerek muvafakat protokolleri imzalanan, Türkçenin 6. Uluslararası Şiir Şöleni, Kazan-Moskova eksenli Türk hariciyesi yetkililerin paranoyası sebebiyle, Kırım’ın Akmescit şehrine yönlendirildi.

    Ben Kazan’ı bininci yaşında; dil, inanç ve kültür asabiyeti, ekonomik canlılık, her alandaki gelişme ve yenilenme ruhu ile şaha kalkmış büyük bir var oluş hareketinin en kesif şekilde yaşandığı günlerde tanıdım.

    Öz kimliği üzere istikamet tutmanın muhteşem belirtileri halinde ışık saçan kültür hinterlandımızın kuzey yıldızı Kazan üzerine elbette ki söylenecek, anlatılacak çok şey var.

    Bir başka yazımız da inşallah.

    Tüm ifadeler:

    17Bekir Oğuzbaşaran, Şahin Ali Şen ve 15 diğer kişi

    Yazarın Diğer Yazıları
    Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.