Kaybolanın ve elimizden alınanların izini sürmek, evlad-ı fatihanın varlığını ve kimliğinin muhafazasını sağlayan insanlık cevherini; anlamak, tanımak, niyet ve gayretiyle tertip edilen, Edirne’den Mostar’a Kültür Kervanı, iki-üç istisnasıyla bütün Balkan ülkelerini şamil, on günlük süreye yayılan bir seyahat tasavvuru…
Seyahatin ilk ayağındaki ve kültür mirasımızı muhafaza keyfiyeti itibariyle, gardı düşmemiş ender şehirlerimizden biri olan Edirne’yi; –çok sayıda ziyaretime rağmen- yeniden ve derinliğine tanıma fırsatı buldum. Bize; bu şehri yeni tanıyormuş hissini yaşatan, şehrini yüksek bir nüfuz, aşkın bir sevgi dili ile anlatan, gerçek bir münevver Mustafa Hatipler Bey, bir şehrin nasıl okunabileceğinin bütün ipuçlarını temrin ettirdi.
Değil mi ki şehirler siluetinde kimlik kazanır ve münevveri ile soluk alır, varlığını ifade eder.
Seyahatimizin mukaddimesi bu kadar ihatalı olunca, devamı hakkında da emniyet ve umut telkin etti.
Bulgaristan sınırını geçince ilk menzil Kırcaali…
Kapıkule’ye iki üç defa gitmişliğim vardı, ama batı istikametinde karayolu ile sınırı ilk geçişim.
Çok kısa bir sürede Kırcaali’ye varıyoruz. Kırca Ali Gazi’nin kurduğu şehirdeyiz.
Demografisinde, Türk kimliğinin baskın olduğu ve belediye başkanı Türk olan bir Balkan şehrindeyiz.
İlk durağımız Müftülük, Fahri Tuna’nın açıklamasıyla doktora sahibi müftü Beyhan Mehmet’i ziyaret ediyoruz. Bulgaristan’ın tek Türkçe yayın yapan gazetesi Kırcaali Haber’i çıkaran Müzekki Ahmet’le tanışıyoruz. Müzekki Ahmet aynı zamanda, Ömer Lütfi Türk Kültür Derneği Başkanı.
Müzekki Ahmet Bey’in rehberliği ile Kızılağaç Beldesi, Nalbantlar köyü yakınındaki, Yedi Kızlar Camii’ne gidiliyor. Ahşap minaresi camiye bitişik değil. Cami girişinin karşısında, müstakil bir kule gibi… Cami de minaresi gibi tamamen ahşap… Hoş, şirin ve küçük ölçekli olmasına rağmen etkileyici… Kitabesinde 1438’e tarihlenen bir tarih yer alıyor. Hoş ve naiv bir de efsanesi var.
Kırcaali’de ilk aklıma gelen isim; Razgrad’lı Mehmet Türker Acaroğlu. TRT için hazırladığımız, Simalar ve Dünyalar adlı portre belgeseli vesilesiyle tanışmış, yaptığı çalışmalardan etkilenmiştim. Tanıştığımda 90 yaşının üzerindeydi. Aralıksız çalışıyor, araştırmalarını sürdürüyordu. Kütüphane-evinin raflarında yayına hazır kitaplar ve çok sayıda araştırma dosyalarına bakıp gıpta etmiştim. Türker Bey, kütüphaneci, bibliyograf, sözlükçü ve Balkan araştırmacısı ilh. Onlarca telif ve tercüme eser. İlk Derleme Müdürü Selim Nüzhet Gerçek’in hayrülhalef takipçisiydi. Kütüphanecilik eğitimini Fransa’da Dokümantasyon Teknikleri Devlet Enstitüsü’nde ve Yüksek Kütüphanecilik Okulu’nda geliştirdi. Türk Kütüphaneciliğine uzun yıllar değerli hizmetler verdi. Bu alanda çeşitli kurumların kuruluşunu sağladı. “Bulgaristan’da Türkçe Yer Adları” ve “Balkanlarda Türkçe Yer Adları” adlı çalışmaları ile 600 yıllık geçmişe ait bir tapu belgesi çıkardı. Balkanların vicdanı gibi hissetti kendini.
Kırcaali ziyaretimizi tarihi mirasımız, insanımız ve coğrafya unsurları ile hıfzettikten sonra Filibe’ye geçiyoruz.
Evliya Çelebi Seyahatnamesinde Filibe’yi; “şehir dokuz adet kayalık tepe üzerine ve dereler arasına kurulmuş. -17.yy itibariyle- 53 cami, 70 mektep, dokuz medrese, yedi darül-kurra, 11 tekke, sekiz hamam, dokuz han ve çok sayıda kervansaray var idi” diye anlatıyor.
İsimleri hâlâ Türkçe olan bu tepelerden birinden, kaleden Filibe’yi kuş bakışı seyrettik. Üzerinde saat kulesi bulunan Saat Tepesi, Nöbet Tepesi, Taksim Tepesi, Canbaz Tepesi…
Filibe Kalesi’nde şimdilerde lokanta olarak kullanılan Mevlevihane’ye vardık… Semahanesinde dönen semazenlerin muazzeb ruhlarını hissettik.
Bu tepeler üzerinde yükselen Filibe’de tarihi mirasımızı bu güne taşıyan eski şehirde koruma altındaki Safranbolu evlerini hatırlatan eski Osmanlı evleri, oymacılık şaheseri ahşap tavanları, kapı ve pencere formları, saçaklı çatıları ile bizim geçmiş hayatımızın sessiz hatıralarıyla doluydu.
Çok kubbeli erken Osmanlı cami mimarisi örneklerinden ve Balkanların en büyük camilerinden biri olan, Murad Hüdavendigar Camii, halk arasındaki adıyla Cumayata Camii. Bulunduğu meydana da ismini veriyor. Bu camide secdeye kapanıp, ecdadımıza şükran hisleri ile dua ettik.
Cumayata camiinden çıkarken, ilk gençlik yıllarımda okuduğum Amak-ı Hayal ve İslam Tarihi müellifi Şehbenderzâde Filibeli Ahmed Hilmi merhumu da Fatiha ile yâd ediyorum.
Gümülcine’ye müteveccihen yoldayız…
Birdenbire otobüsteki herkesi hayret ve hayranlıkla heyecanlandıran, sol tarafımızda bütün ihtişamıyla beliren ve uzun süre bize yoldaşlık eden Selimiye’yi görüyoruz. Sinan’ın, o koca mimarın, aziz ruhuna minnet ve şükran hislerimle Fatihalar okuyorum.
Sınırda bir süre anlamsız bir bekleyişten sonra Yunanistan’a geçiyoruz.
Yunanistan elbette ki bizim için Batı Trakya’dır. Öğleden sora Gümülcine’ye varıyoruz.
Gümülcine; ilk fatihi Gazi Evrenos Bey ve son Balkan fatihleri Kuşçubaşı Eşref ile Süleyman Askeri’nin ruhaniyetini taşıyan şehir.
Gümülcine; beyaz, yeşil ve siyah zemin üzerine ay-yıldızlı bayrağı ile Garbî Trakya Devleti’nin başkenti.
Gümülcine ve Batı Trakya Türk Devleti’nin diğer şehirleri; İttihat Terakki içindeki aymazların, iç çekişmeleri sebebiyle Bulgarlara terk etikleri şehirler.
Gümülcine; Osmanlı mirasının büyük bir yüreklilik ve titizlikle korunduğu ender Balkan şehirlerinden biri.
Eski Cami, Yeni Cami, Saat Kulesi gibi çok sayıda eser.
Gümülcine 40 kişilik Kültür Kervanı yolcusunu adeta bağrına basıyor ve ağırlıyor. Yıllar önce burada öğretmenlik yapan, heyetimizin “yol beyi” Memiş Okumuş Kardeşimizi; öğretmen dostları ve öğrencileri büyük bir hasretle karşılıyorlar. Hele bir hanım öğrencisinin, hasret ile kollarına atılması ve ayrılış vakti geldiğinde de hüznü, melâli beni çok etkiledi.
Seçilmiş müftü İbrahim Şerif Bey’i ziyaret ve Türk Gençlik Derneği’ndeki program icrası, geniş bir alâkayla karşılık buluyor.
Gümülcine İmam-Hatip Mezunları ve Mensupları Derneği’nin sıra8} dışı bir oğlak ziyafetinin ardından, vakit geç olduğu için yolumuz üzerindeki Kavala’yı ihmal ederek Selanik’e doğru yol alıyoruz.
Aslında Kavala’ya fiilen uğrayamıyoruz ama Kavalalı Mehmed Ali Paşa üzerine, Mehmet Doğan’ın vukuflu yol konferansı ile bu şehri ihmal etmemiş oluyoruz.
Gece geç saatte Selanik’teki otelimize vasıl oluyoruz.
Sabah, Selanik içinde şehir turu ile başlıyor. Mehmet Doğan’la Selanik türküleri üzerine bir sohbet başlatıyoruz. Yol rehberimiz bizim ricamız üzerine “Çalın Davulları Çaydan Aşaya” türküsünü telefonuna indiriyor ve sesi otobüsün hoparlörüne veriyor:
“Çalın davulları çaydan aşağıya (Aman)
Mezarımı kazın bre dostlar belden aşağıya
Koyun sularımı kazan dolunca (Aman)
Aman ölüm zalim ölüm üç gün ara ver
Al başımdan bu sevdayı götür yâre ver
Selanik içinde selam okunur (Aman)
Selamın sedası bre dostlar cana dokunur
Gelin olanlara kına yakılır (Aman)
Aman ölüm zalim ölüm üç gün ara ver
Al başımdan bu sevdayı götür yâre ver
Selanik Selanik viran olasın (Aman)
Taşını toprağını seller alsın
Sen de benim gibi yârsız kalasın (Aman)
Aman ölüm zalim ölüm üç gün ara ver
Al başımdan bu sevdayı götür yâre ver”
Bu emsalsiz türküde; Türkiye ve Balkanların solukları birbirine karışıp, hepsi yakın ve uzak bildik sedaların dağılıp aksettiği bir mıntıkaya gidiyordu
Bu mûsikî; hazin bir şeyin, kaybolanın ve arananın, sanki sadece hayalini aksettiriyordu.
Türküyü derleyen Hüseyin Yaltırık; türküye vasfedilen uzun hikâye ve değerlendirmesinin girişinde şöyle diyor:
“Nedir suçu o eski şehrin ki, adına yakılan türküler “Selanik Selanik, ıssız kalasın…” diye bir ilenmeyle başlar. Bir şehir için dile getirilebilecek en büyük beddua ıssız kalmasını istemek olmaz mı? Belki bu yüzden terk edip gitti, o şehri şenlendiren feraceli kadınlar, kırmızı fesli, kaytan bıyıklı kumral delikanlılar. Bu türküyü söyleyenin ahı tuttu belki de Selanik’i; Saatli Selimpaşa Camii’nin cemaati dağıldı, bezirgânlar Hamzabey Bedesteni’ni boşalttı, Islahhane Hamamı’nın kurnalarından kaynar sular akmaz oldu, Alaca İmareti yıkılıp gitti, İkilüleli Tekkesi’ndeki zikir sesleri kesildi. Bu türkünün ilenciyle asırlık çınarlar devrildi, suyu soğuk çeşmeler kurudu, cumbalı evlerin kafesli pencerelerindeki utangaç kızlar kayboldu. Baldıranlar sardı, o güzel şehrin bahçelerini, bağlarını. Bir asra yakındır ki Selanik yarsız kaldı, Türkçesiz kaldı, Türksüz kaldı.
Niye başka şehirler gibi övülmez türkülerde Selanik? “
Bu sözlerden öte Selanik üzerine daha ne söylenebilir ki…
Sadece şunu ilâve etmek istiyorum, Bir fırtına tuttu a yârim/ bizi deryaya kardı ve Bülbülüm Altın Kafeste gibi nice soy ve rafine türkü, hayfa ki bu şehrin semasında artık dolaşmıyor.
Şimdi istikamet Manastır’a doğrudur.
Manastır sevimli olduğu kadar da küçük bir şehir, şöyle bir dolaşmamız sadece 1-2 saatimizi alıyor. Bugün Manastır’da yaşayan Türk sayısı %2’nin altına düşmüş durumda. Ancak minareler ve Sultan 2. Abdülhamit tarafından yaptırılan saat kulesi Türk kimliğini teyid ediyor. Bu minarelerin işaretlediği camilerden bir tanesi, Mimar Sinan tarafından projelendirilen Haydar Kadı Camii. Yeni Cami ve İshak Bey Camii ilk sırada sayılacak olanlar…
Eski çarşı neredeyse aslî hâliyle korunmuş. Tam 530 yıl süren Osmanlı hâkimiyetinin etkileri çarşıda hemen kendini gösteriyor. Bedestende Osmanlıdan kalma 86 adet dükkân bulunuyormuş. Dükkânların büyük çoğunluğu itibariyle hâlâ Osmanlı dönemi mimari özelliklerini koruduğu gözlemlenebiliyor. Büyük demir kepenkleri ve eski işlemeleri duruyor. Bir cami, yıkık minaresi ile çarşının orta yerinde. Küçük dar sokakların dik açı ile kestiği ve bu zamanın gerisinde bir yerde kalmış uzun yolu, eski dükkânlar arasından geçerek Manastır İdadisi’ne varıyoruz. Bugün burası müze olarak korunuyor. Meraklılarımızca ziyaret ediliyor.
Bizim hızlı adımlarla yürüyüp, idrak etmeye çalıştığımız bu kadim şehir, Balkan bozgunlarının idare merkezi idi. Bütün bir dünyanın içeriden ve dışarıdan üzerine yüklendiği, çepe-çevre kuşattığı demlerde; Osmanlının Manastır Vilayeti, başına örülen çorapların imalathanesi gibiydi.
Otobüsümüz hareket etti, Resne üzerinden Ohri’ye varılacak. Resneli Niyazi’nin her tarafından kompleks fışkıran malikanesinin önünden geçiyoruz. Adamın ruhunun röntgeni gibi adeta…
Niyazi Bey’in Galicica Dağı’na tırmandığı 1908’de, İmparatorluk tarihimizin yönü değişti ve II. Meşrutiyet ilân edildi. Bu meşum dağ, adeta devletimizin üzerine devrildi.
Resne’den çıkmak üzereyken otobüsümüz duruyor. Fahri Tuna’nın Balkan coğrafyasına serptiği tohumlar neşvünema bulmuş… Genç bir hanım 40 kişilik heyetimizi evine çay içmeye davet ediyor ve Resne elmasının mevsimi olmadığı için, tattıramayacağından ötürü üzgün olduğunu söylüyor. Ama ben ısıramadığım o elmanın tadını damağımda hissediyorum.
Emel Hamza Şerif’in bu haddeden geçmiş alâkası herkesi etkiliyor. Aslında Fahri Bey’in bu coğrafya üzerindeki emeğinin meyvelerinden bütün seyahatimiz süresince müstefid olacaktık.
Galicica Dağının bir yanı Resne, diğer yanı Ohri… ve Ohri’ye varıyoruz. Bu benim üçüncü ziyaretim.
Daha önceki gelişlerimde Ohri’ye Üsküp-Kalkandelen-Gostivar üzerinden gelmiştik. Bu sefer Selanik-Manastır-Resne tariki ile gelmiş olduk.
Ohri bir gölbaşı şehridir. Issıkgöl’den sonra beni en çok etkileyen göl. Issıkgöl dünyanın en derin gölleri arasında üçüncü sırada. Ohri Gölü 600 metreye varan derinliği ile kaçıncı sırada yer alır bilemiyorum. Safranbolu evleri gibi; tepelere doğru kümelenen, Osmanlı sivil mimari şahikası evlerinin, göl aynasına düşen yansımasının keyfi ile mest olursunuz. Arnavut kaldırımı sokaklarında cumbaların ve kemerlerin altından geçerken zaman telakkimiz karışıyor. Gölün uzak kıyılarından bu evlere doğru bir cihannüma açısı ile tepedeki sarayın sur kalıntıları, o zarif burçları bu evler kümesinin tacı gibidir. Bu cihannüma keyfi bize güzelliğin destanını sunuyor. Ohri’nin sunduğu diğer bir güzellik de incileridir. Gölün derinliklerindeki karanlık sularda yaşayan fosil-balığın kemiği ya da kabuğundan yapılan inciler bu şehre ciddi gelir sağlayan bir kaynak.
İnci alışverişimi Fahri Tuna’nın tanıştırdığı, -yol rehberimiz Özcan’ın da halası olan- bir hanımdan yapıyor ve Cihat Zafer’le sözleştiğimiz çay bahçesine yöneliyorum. Çay bahçesi, -bulunduğu mahalleye de adını veren- bir ulu çınarın gölgesinde.
İskelet sistemimin her azasından ayrı-ayrı yükselen, yanık nağmelere kulaklarımı tıkayarak bir sandalyeye oturuyorum. Oturuyorum dediğime bakmayın aslında yığılıyorum. Önümde minare, cami ve Hayati Baba Tekkesi…
Üsküp’e varmak için –bir kısmımızın âşinası olduğu- yoldayız.
Goştivar’da, Balkanlardaki tek Türkçe tedrisatı olan Uluslararası Vizyon Üniversitesini ziyaret ediyoruz. Rektör Fadil Bey heyetimizi, hüsnükabul ile karşılıyor ve bizzat kurucusu olduğu üniversitesini tanıtıyor. Hukuk Fakültesi’nin özgün tatbikat alanı olarak tanzim ve tefriş edilen temsili duruşma salonunu gezdiriyor.
Üsküp yolunda ikinci durak Kalkandelen. Alaca Camii’nde cuma namazı kılacağız.
Cami bahçesine taşan kalabalık cemaat arasında, kendime oturabileceğim bir yer arıyorum. Bahçede beton yol üzerindeki kanepelerinden birinde namazımı kılacağım. Arnavutça hutbeyi dinlerken önümdeki safta babayiğit bir delikanlının dikkatini çekiyorum. Ayakkabı ile namaz kılamayacağım için çoraplarımla betona basıyorum. Delikanlı hızla kalkıyor bahçe dışına çıkıyor. Az sonra elinde bir karton parçası ile dönüyor ve ayaklarımın altına bırakıyor. Namaz sonrasında teşekkür ettiğim zat çok fasih bir Türkçe ile konuşuyor. Türk ve Müslüman kimliğinin, bu yerlerde varlığını sürdüren insanlık vasfı olarak, mülahaza hânemdeki yerini aldı.
Kalkandelen deyince akla Harabati Baba Tekkesi gelir. Burayı üçüncü ziyaretim… Şadırvan başı sundurmasında; pehlivan yapılı, tatlı, nükteli Türkçesiyle vukuflu bir şekilde ve Osmanlıya ihtiram içinde tekkeyi tanıtan, Cuma isimli UÇK muharibini umumi bir alâka dinliyoruz.
2008’de TYB, ölümünün 50. Yılı münasebetiyle Yahya Kemal’in doğduğu şehirde uluslararası bilgi şöleni düzenlemişti. TRT’den merhum Ahmet Hatiboğlu yönetiminde geniş bir sanatçı topluluğu da konser için heyetimizle beraberdi. Harabati Baba Tekkesi’ni ziyaretimizde yine bu şadırvanlı sundurma altında Bektaşi Nefeslerinden oluşan bir fasıl icra edilmişti. Sanatçılarımızın konserleri esnasında, tekkenin Bektaşi türbedarı Abdulmuttalib’in de bütün nefeslere iştiraki bizi şaşırtmıştı. Bu zat, hâlâ türbedarlığına devam ediyordu. Sundurma altında Rahmetli Ahmet Ağabey’i de Fatihalarla yâd ediyoruz.
Üsküp’e vakitlice varıyoruz… İlk iş Türkiye Cumhuriyeti Üsküp Büyükelçisi Tülin Erkal Kara Hanımefendi’ye gidilecek. İkindi namazı için Mustafa Paşa Camii önünde araçtan iniyoruz. Arkamı dönüyorum Köprü Derneği’nden Leyla Şerif Emin, adeta yolumuzu bekliyor. Cami çıkışında Leyla Hanım ile buluşup, Sayın Büyükelçiyi ziyaret ediyoruz. Büyükelçimiz bizi fevkalade hoş karşılıyor.
Ardından Köprü Derneği ile ortak edebiyat faslı icra ediliyor.
Program öncesinde hemen her durakta düzenlediğimiz TYB faaliyetlerini muhtevi fotoğraf sergisinin açılışını, Sayın Büyükelçimiz yapıyor.
Yahya Kemal konulu mini panelde de Leyla Şerif Emin Hanım, aziz şairimizin Süleymaniye’de Bayram Sabahı şiirini okurken, ‘Ulu Mabed seni anacak bu sabah anlıyorum’ mısraının melali ile öyle derinden duygulanıyor ki tebliğ sunumunu tamamlayamıyor. Bu duygu taşması salona da sirayet ediyor.
Program sonrasında gördüklerimiz karşısında büyük bir hüsran yaşıyoruz. Vardar Nehri üzerindeki o canım Taş Köprü her yönden perdelenmiş. Eski Üsküp dokusu deforme edilmiş. Hain bir istila… Alabildiğine kistch yapılar, çirkin, anlamsız heykeller, vb.
Komünist rejimin yapmadığı tahribatı ve hainliği, demokratik iddialı kimlik budalası yönetim yapmış.
Yarın Hz. Hüdavendigar makamına çıkılacak.
Şimdi Piştine’deyiz. Önce türbe ziyareti. Sonra yemek molası. Bu şehirde vıcık-vıcık bir Amerikan hayranlığı ve bariz bir kimlik kompleksi her yerde göze çarpıyor. Amerikalıların diktikleri dev ve alelâde bir mimarlık müsveddesi katedral, bir edilgenlik belgesi. Katedrale bakarak acıma ile karışık hisler yaşıyoruz. Milet olma ve devlet kuma işi geleneğe, çileli bir sürece bağlı diye düşünüyorum.
Prizren’e yağmurlu hava ile birlikte varıyoruz. Bu soğuk ve ıslak atmosfer bir yana, girişten itibaren kesif bir yabancılık hissi yaşıyorum. Daha önce iki defa gelmeme rağmen ilk defa geliyormuş hissine kapılıyorum. İnsicamsız bir yapılaşma, şehrin tarihi görünüşüne aykırı, ayrık otu gibi.
Otele yerleştikten sonra dışarı çıkıyorum. Şehir gülümsemeye başlıyor çok şükür… İçim ısınıyor. Girişteki menfi intiba büyük ölçüde kayboluyor.
Nehrin iki yakasında mahşeri bir kalabalık… Bu kadar insan nereden geldi diye taaccüb ediyoruz.
Meğer her yılın beş mayısında, Hıdırellez’den bir gün önce böyle bir gelenek varmış. O gün, çevredeki bütün köy ve ilçelerden onbinlerce insan Prizren’e geliyor ve gün boyu caddeleri arşınlıyorlarmış. Ertesi gün şehir, “sakin şehir” nüfus ölçeğine dönüyor.
Akşamüzeri Yunus Emre Enstitüsü’nde; Prizren Baş Konsolosu hanımefendinin de sessizce izlediği, mutad programımızı gerçekleştiriyoruz.
Mutada ilâveten bir de Mehmet Akif konulu panel var. Paneli, Hemşehrim Hacı Ömer Özden yönetiyor. Mustafa Özçelik Bey ve Caner Arabacı ise panelist. Mustafa Bey malumumuz, her sunumu gibi vasıflı idi. Ama ilk defa dinlediğim, Caner Bey’in yüksek duygu ve fikir irtifaı içeren sunumu, beni derinden etkiledi. Takdirlerimi bârekallah nidası ile dillendiriyorum.
Gece Halveti dergâhına gidilecek. Ancak bel fıtığı aman vermiyor. Gidemiyorum.
Sabah Mehmet Doğan’ın telefonu ile lobiye iniyorum. Fahri Tuna bizi bir dost evine götürüyor.
Ben ev sahibimiz Seza Bey ile önden gidiyorum. Seza Bey ve Saygıdeğer Eşi Şükran Hanım, bizi bir kardeş evinde imişcesine sevgi ve dostlukla sarıp-sarmalıyorlar. Muhabbet ve ikramın zirvesinde ağırlanıyoruz. Mükrim-kerim illiyetine müsemma, asla unutamayacağımız güzel insanlar.
Öğleye doğru İşkodra yolundayız. İlk defa rahat bir sınır geçişi yaşıyoruz.
Yolda Mehmet Doğan, Kastamonulu Hasan Rıza Paşa’nın destansı İşkodra müdafaasını anlatıyor. Neredeyse bütünüyle Fahreddin Paşa’nın Medine müdafaası. Her iki komutanın da emre itaate karşı duruşları, emanete sahabetlik iradeleri, direniş cevherinin vicdan ve yüksek imanlarından kaynaklanması itibariyle aynı… Hasan Rıza Paşa bir suikastla şehit ediliyor, Fahreddin Paşa İngilizler tarafından esir edilip, Mısır üzerinden Malta’ya gönderiliyor.
İşkodra’da otele yerleşip ilk olarak Hasan Rıza Paşa anıtına gidiyoruz. Anıtı bir makam telakki ediyor, minnet ve şükran hislerimizi Fatihalarımızla ifade ediyoruz. Katı Arnavut asabiyeti bile böyle bir anıta yer verme haysiyetinde… Suudiler, Merhum Fahreddin Paşa için Medine’de böyle bir hatırlatma unsuruna izin verirler mi?
Yunus Emre Enstitüsünde kalabalık bir dinleyici önünde kültür programımızı icra ediyoruz. Öğle ve akşam yemeklerini yediğimiz, bir cihannüma vasatı olan lokantadan şehri ve tabii çevreyi seyrediyoruz. Nehirlerin bir göl gibi yayıldığı noktadan bakıyoruz. Bu temaşa üzerimizdeki yol yorgunluğumuzu alıyor.
Mehmet Doğan bizi Medrese Camii’ne götürüyor. Kalkandelen’deki Alaca Cami gibi cephesi kalem işi ile tezyin edilmiş. Mehmet’in karalılığı sayesinde, Şoför ve yol rehberimizin mızmızlanmalarına rağmen, Kurşunlu Cami’ye gidiliyor. Fahri Tuna, Medrese camii önünden bisikletli, yaşlı bir zatın kılavuzluğunu sağlıyor. Eskiden, umumen Türklerin oturduğu mahalleye varıyoruz. Kurşunlu Camii burada… Üç nehrin su kavuşum noktasında, nehir yatağına düşmüş. Adeta bir ada-cami olmuş. Ecdat böyle bir mimari konumlandırma hatasına düşmez diye düşünüyorum. Nehirler -de çekilme kaderimize uygun olarak- yatağını değiştirip, Kurşunlu Camii’ni su baskınıyla istilaya yeltenmiş. Dar bir çelik köprüden camie vasıl oluyoruz. İçeride caminin ibadete açık olduğunu anlıyoruz. Hayret diyorum, tamamen sular içinde olmasına rağmen, rahatsız edici bir nem kokusu yok.
Caminin geniş bahçesinde ot biçen (Kurşunlu Camiin müezzini olduğunu öğrendiğimiz) genç adam bizi, çok yakınlarda harap olmuş başka bir caminin varlığından haberdar ediyor. Adının Tabakhane olduğunu öğrendiğimiz bu camiye doğru yürürken Arnavut asıllı, Rıza Tevfik’in “Harab Mabed” şiirini hatırlıyorum. Heyhat, varıp yüzümü sürebileceğim bir mihrabı da kalmamış.
Şehrin çıkışında bir köprüyü geçip, yol ayrımında Karadağ-Bar istikametine yöneliyoruz. Kötü, köy yolu standardı, (önceden bilgi edinmemiş olmanın cehaletiyle) Karadağ şehirlerinin de bu standarda uygun olacağı peşin hükmüne sebep oluyor.
Sonra birdenbire sol tarafımızda derinlerde, deniz beliriyor. Bar Şehri yeşillikler içinde ve insan boyutunda yapılarıyla göz açımız içine giriveriyor. Şehre varıyor ve otobüsten iniyoruz.
Piyade olarak tepedeki kaleye doğru tırmanmaya başlıyoruz. Yokuşlar boyunca, yüzlerce lokanta-kafe ya da hediyelik eşya dükkânı, yer alıyor. Kaleye yaklaştığımızda sol tarafımızda abidevi selviler arasında yer alan bodur minareli, kiremit kubbeli bir cami ve ön kısımda da küçük bir tekke var.
Kale kapısını geçip, içeride bir set başı cihannümasından Bar’ı ve denizi seyrediyorum. Çok sayıda minare görüyorum. Uzaktan iki minareli beyaz bir yapıyı Fahri Tuna, “TİKA tarafından yaptırılan Selimiye Camii ve İslam Kültür Merkezi” diye açıklıyor. Fahri Bey’in nazik ilgisi ile fonu Bar ve Adriyatik denizi olan pozlar veriyorum. Bu temaşa fırsatı, zorlu yokuşta yaşadığım meşakkate değiyor. Bulunduğum kale içi kodundan daha yukarılarda kuleler var. Oralara tırmanmayı göze alamıyorum.
İniş yolunun hemen başında bahçeli, sundurmalı bir balıkçı lokantasında karnımızı doyurup, otobüsümüze yöneliyoruz.
Budva yolundayız. Yol standardı aniden yükseliyor. Otobüsümüz yoğun trafik akışı olan bir yerde duruyor. Aşağılarda minyatür bir ada şehir var. Yolun soluna geçiyor ve bir seyir terasında kümeleniyoruz. Fotoğraf için ışık uygun değil. Otobüse dönüyoruz ve az sonra Budva’dayız.
Budva’da mecburi bir rehber eşliğinde kale içini geziyoruz. Denize sıfır kodda bir kale…
Osmanlı hâkimiyetinde ve Venediklilerin tasarrufunda bir liman ve kalesi…
Budva’yı kaleden ibaret sayıp yola düşüyoruz. Sırada Kotor var.
Akşamüzeri hava henüz kararmadan Kotor’a varıyoruz. Venedikliler elinde şekillenen bir şehir olmasına rağmen, Kotor’un Venedik’ten daha güzel şehir olduğu şeklinde seyyahlara ait ortak kanaat okumuştum.
Toplu halde yol rehberimizin ardına düşüp kendimizi eski şehrin sokaklarında buluyoruz.
Cihat Zafer ile alışveriş telaşına düşüp heyetten kopuyoruz. Arkadaşlara ulaşma gayretiyle şehrin labirentinde kayboluyoruz. Sonunda ilk hareket noktamız olan mutantan meydanda buluyoruz kendimizi. Telefon edip bizi almaları için istimdat ediyoruz. Yol rehberimiz gelip bizi alıyor.
Kotor, Avrupa’da gördüğüm birçok şehirden daha bir güzel.
Gecenin ilk saatlerinde Bosna-Hersek sınırına varıyoruz. Alıştığımız sınır muamelatı aymazlıkları -son geçiş olması hasebiyle- artık öncekiler gibi rahatsız etmiyor.
Gece yarısından sonra Trebinya’ya varıyor ve “Hotel Endüstri” adlı otele konuyoruz. Otel; -ismi ile müsemma intibaı için olsa gerek- aksesuar ve dekorasyonu, ağır sanayi unsurlarından oluşmuş.
Sabah Trebinya’ya teğet geçerek el sallıyor, Poçiteli’ye yollanıyoruz.
Yol rehberimiz, “siluetinde; kale, kule, minare görürseniz orası Osmanlı şehridir” şeklinde bir formülasyonla Poçiteli’yi gösteriyor.
Hersek bölgesinde hayat kaynağı üç olan Neretva’nın kıyısında kurulmuş, bir Osmanlı sınır şehri. Küçük ama muhteşem… Görmelere seza. Her şeyi ile taştan bir şehir. Oldukça dik bir yamaç üzerine kurulmuş.
En tepede sarp bir kale… Şehir; adeta kaleden aşağıya doğru açılan yelpaze planında, her türlü hayat imkânlarını ihtiva eden temel yapılarla, kalenin mütemmimi olarak teşekkül etmiş. Aslında sivil yapıların dahi bir kale sağlamlığı ve dayanıklılığında olması, Poçitel’e bir sınır karakolu kenti hüviyeti kazandırmış. Bu “taş şehir” dar sokakları, camisi, -namaz saatlerini gösteren- saat kulesi, kervansarayı, hamamı, evleri ile küçük, ama muhteşem ve mükemmel bir Osmanlı Şehri. Bölgenin granit sertliğinde taşları ile inşa edilerek, gard halinde bir duruş ve bir muharip şehir görünüşü sağlanmış. Bu duruş, asırlarca pasif kalan Hırvat kinini beslemiş. Bosna Savaşı sırasında bu sinsi kin, fırsatçı vandalizmin en sefil örneği olarak şehri bombardımana tutmuş, Osmanlı izleri silinmeye çalışmış.
Savaştan sonra Türkiye tarafından yeniden aslına uygun olarak inşa edilmiş.
Gücümü zorlayıp, kaleyi menzil tutarak tırmanıyorum ama yokuşun bir yerinde duruyorum. Bazı yol arkadaşlarım da var o durak noktasında. Japon olduğu her halinden belli biri, bizi Türkçe selamlayıp yaklaşıyor. Hızlı bir yakınlaşma ile bu zâtı tanımaya çalışıyoruz.
Kısacık boyu, çelimsiz yapısı, beline üst-üste sarıp bağladığı yedek elbise ve çamaşırları, zarif tebessümü ve duruşu ile tesir uyandıran kâmil bir insanla karşı-karşıyayız.
Bisiklet ile sekiz yıldır dünya turunda imiş. Bir yıl daha sürecekmiş seyahati. Türkiye’yi belki bizden ziyade dolaşmış. Kırık, tatlı ama işlek Türkçesini zevkle dinliyoruz. Türkleri çok sevmiş. Söylemese de bu bakışından ve yüz ifadesinden o kadar belli ki…
Bu cüssesi küçük ama yüreği ve iradesi büyük adam aynı nezaketle izin isteyip ayrılıyor. Arkasından gıpta ve hayranlıkla bakarken, Dokuz yıllık zor seyahatin hamulesi ile ülkesine döndüğünde Japon kültür hazinesine kim bilir ne değerler katacak diye düşünüyorum.
Otobüsten inerken aslî ve derin rehberimiz, Fahri Tuna, nehre nazır çay bahçesini göstererek çok güzel çayı olduğunu söylemişti. Cihat Zafer ile bir kaç bardak soluk-soluğa içiyoruz. El hak doğruymuş.
Şimdi yemek molası ve dergâh ziyareti için Blagay Köyüne varmak için yoldayız.
Blagay Köyü köy değil, maneviyat ve su iklimi.
Otobüsten park yerinde iniyor ve 15 dakikalık bir yürüyüşle mola yerine varıyoruz.
Fevkalade büyük, uçurum heybetinde bir kaya yolumuzun aksına oturuyor. Biraz dikkatlice bakınca, sağ tarafımızda akan yüksek debili Buna Nehri olduğunu öğrendiğim su, dağ gibi kayanın altındaki mağara kovuğundan kaynayarak çıkıyor. Benzeri su çıkışlarını Anadolu’da, görmüşlüğüm vardı.
Birkaç küçük köprü geçişi ile adeta sular içindeki lokantaya ulaşıyoruz.
Bu su atmosferinde hem karnımızı hem ruhumuzu doyuruyoruz. Sonra suyun solundaki Alperenler Tekkesine geçiyoruz. Tekke, suyun çıktığı mağara ağzına bitişik, hafif bir yükseklikte kurulmuş. Tekke cihannümalarından, Buna Nehri’nin mucizevi çıkışını seyrediyoruz.
Bir tecelli ve zuhurat noktasına kurulmuş Alperen karargâhı. Sırtını dağ büyüklüğünde bir kayaya dayayan müstahkem bir maneviyat kalesi… Alperen ruhu ile mücehhez olarak, yola devam gücü ediniyoruz.
Yoldayız. Artık son durağa, yıllardır hasretle görmeyi arzu ettiğim, Mostar ve Saraybosna’ya çok yakınız.
Mostar’da otobüsümüz park yerine yerleşince, zavallı bir hamakat yapısının iğrenç gölgesi üstümüze düşüyor. Üzerimize düşen gölge, Priştine’de Amerikalıların yaptıkları katedral örneği ama daha mübalağalı bir katedrale ait. Küçük ölçekli taş yapıların bir köprü etrafında bir mimari şaheseri olarak istif edildiği, zarafet ve mükemmeliyet resmi karşısında duyulan aşağılık kompleksi ile önce vandallık ve tahrip cinayeti işlenip, -bütün insanlığın canını yakan- o canım köprüyü yıktılar. Tahrip ettikleri tamir ve ihya edildiğinde ise bu yüz karası kin ve nefret iddialarının kulesini diktiler. Katedralin organik bir unsuru olarak diktikleri kule, nisbet ve tenasüp problemleri itibariyle bir mimari fiyasko. Öncelikle unsuru olduğu binayı eziyor, sonra da çirkinliğinden ötürü, iddialaştığı küçücük Mostar yapıların altında eziliyor.
Sağlı-sollu taş dükkânların arasından yürüyerek Mostar köprüsünü geçip Yunus Emre Enstitüsüne varıyoruz. Cephesi kalem işi nakışlarla işlenmiş, müzeyyen bir bina. Nehre ve köprüye nazır… Buradaki mutad edebiyat faslını takiben, Nazif Öztürk’ün “Balkan Vakıfları” konulu, -kreşendolarla canlılık ve lirizm kazanan volümü yüksek- vukuflu sunumu ile fevkalade bir mahiyet kazandı.
Kısa süreli serbest saatte, Bünyamin Yılmaz’la birlikte Cihat Zafer’in ardına düşüyoruz. Kafeler arasından geçerken Cihat’ın karizması, genç kızların ilgi odağı oluyor. Cihat bu ilgiyi dikkate almıyor, asla alâka göstermiyor. Dar ve merdivenli yollardan nehir kıyısına, suyun geliş tarafına geçiyoruz. Köprü manzarasına, diğer istikametten nazır bir kafede, kahve içiyoruz.
Mostar’dan çıkış oldukça zor oluyor. Yol inşaatları sebebiyle şehirden bir türlü çıkamıyoruz. Bir şekilde çevre yoluna ulaşıp şehre panoramik bakış fırsatı ile Saraybosna yolunu tutuyoruz.
Solumuzdaki -Mostar civarında birleşen- Neretva ve Buna Nehirleri ile birlikte akıyoruz.
Saraybosna yakınlarında, Ilıca mevkiindeki otelimize varıyoruz.
Sarayevo ya da Saraybosna… Balkanların Kudüs’ü ya da Kuzeyin Şam’ı…
Çok sayıda Türkçe ismi ve nisbetlendirmesi olan bir şehir.
Bir şehrin geçmişiyle dolu ya da yüklü olmadan onu anlamak, hissetmek mümkün olmuyor.
Burada yaşanmış hadiseleri, yaşanan hayatları anlamak için muhakkak ki, ortak bir ruhu taşımak gerekiyor. Ortak ruh için de, ortak tarih ve coğrafya şuuru gerek.
Güzelliğin bayrağı gibi gönüllerimizde dalgalanan bir şehirdeyiz.
Otobüs bizi mecburi bir indirme yerinde bırakıyor. Yunus Emre Enstitüsüne doğru yürüyeceğiz. Enstitü güzel bir binada hizmet veriyor. Girişte kütüphanesi… Mutad programımız bir üst kattaki salonda.
Program başlıyor. Hediye olarak takdim edeceğimiz özgün minyatür levhamızın kimlik belirleyen bantlarını unuttuğum telaşı ile bir görevlinin refakatını sağlıyor ve taksi kiralayarak otobüsün olduğu mahalle trafik meşakkatiyle varıyoruz otobüs yok. Enstitüye dönmek için şehri ikiye bölen nehir boyunca yol alıyoruz. Bu mecburi şehir turu beni fevkalade cezbediyor. Hiç dönesim yok. Ama refakatçimin görevi, benim de edebiyat faslında sunumum var. O esnada yol yorgunluğundan farkedemediğim yitiğimin yanımda olduğunu fark ediyorum. Bosna Yazarlar Birliği Başkanı’nın da katılımı ve katkılarıyla farklı bir muhteva kazanan kervanımızın bu son programı başarıyla neticeleniyor.
Yemek için Başçarşı’da bir lokantaya gidiyoruz. Tuzlu kaymakla sunulan Boşnak köftesi ile karnımızı doyuruyoruz. Sonra Şehitlik ve Aliya Türbesi ziyareti için toplanıyoruz. Organizatörümüz Zafer Kızılca yanıma geliyor ve beni taksi ile şehrin yamacındaki türbeye götürüyor.
Şehitliğin ortasında Aliya’nın Türbesi var. Mezarların kendine özgü mimari formu, göz kamaştırıcı… Bu mezar mimarisine müsemma ve mütemmim, Aliya Türbesi…
Bu taştan ölüm çiçeklerinin arasından içim titreyerek yol alıyorum. Bu sanat ihtiva eden taşlar savaşın, kurşunların tehdidi altında vücut buldu. Şehidine, insanlık hatırasına ehemmiyet veren bir insanlık haysiyeti, sanat irtifaı ve medeniyet vasfı…
Ve Aliya… Donuk kül renkli bir ölüm atmosferi içerisinden güneşi parlatabilmiş lider…
O alnındaki kutsallık halesi ile bütün dünyanın zalimlerine, hainlerine meydan okudu.
Ölüm kokulu kül renkli alacakaranlıktan milletini kurtarmış bir liderin, şehitler ordusunun serdarının kabrinde duaların dili ile konuşuyorum.
Şimdi şüheda kabirleri taştan kandilleriyle o türbeyi aydınlatıyor
Sonsuz güzelliğin ışık saçan yüzünü, süreklilik içinde gösteren bir durum bu aynı zamanda…
Otomobil bekliyor. İbrahim Ulvi Bey’i de otomobile alarak Başçarşı’ya iniyoruz.
Başçarşı’nın remzi olan, incelik, medenilik ve mükemmeliyetin ifadesi şadırvan önünde, şehitlikten piyade inen arkadaşları bekliyoruz. Şadırvan basamaklarında sıralanıp, aile fotoğrafları çekiliyoruz.
Alış veriş bahane… Şehri ve insanı tanıma niyet ve gayreti ile çarşı çevresinde dört dönüyorum.
Irk ve dil unsurlarını aşıp, bir inanç kültürü üzerinden, millet olma ve milliyet teşekkülü.
Bu tarz millet olma vasfı ile ruhunu kaybetmeyen; milli istiklalini, vatanını bir şekilde koruyan ve bu bağlamda, bütün milliyet nazariyelerinin rağmına varlığını ifade eden Boşnak Kimliği, bulundukları coğrafyanın ve zamanın kalleş cilvelerine karşı durma iradesinin destanını yazdı.
Saraybosna’da, Osmanlı kudretinin timsali olan bir zemin üzerinde durduğunuzu hissedersiniz.
Çünkü Osmanlı; asırlar boyunca Saraybosna üzerinde, ferah bir hava gibi esti, su gibi yaşatıcı oldu.
Sinan eseri, Gazi Hüsrev Bey Camiinde namaz kılınarak, şehrin bekası ve şehri kuran Osmanlı ruhunun muhafazası için dualar edildi.
Çarşı içinde, ecdat yadigârı Morica Han’ın, avlusunda buluşup, limonlu çaylar içiyor, dönüş saatini bekliyoruz.
Havaalanına gitmek için otobüsümüze biniyor ve kısa bir şehir turu ile şehri temaşa ediyoruz.
Bu son temaşada; gittikçe daha enerjik, daha emin bir şekilde mevcut ayrıntılar, güçlü yüzey birliklerinde, cephe detaylarında tecessüm etmiş, ekseni etrafında dönen bütün zamanların güçlü birikimi ile bir soyun nâmütenahilikle mukavelesinin mücessem mührü olmuş bu şehir, doğudan batıya uzanan Miljacka Nehri’nin, her iki yanına kurulmuş.
Bu coşkun akan nehrin üzerinde, şehrin iki yakasını birbirine bağlayan çok sayıda köprü yer alıyor. Bu köprülerin en ünlüsü, belki de dünyanın en ünlü köprülerinden biri, Miljacka Nehri üzerindeki Taş Köprü.
Şehir, tabiattan bir vedia gibi, ona hayat veren iki temel unsuru, suyu ve toprağı taşıyan deryanın iki yakasına kümelenmiş, değerli ve narin yapıların ebediyet aşısı ile müddet ve mühlet kazanmış…
Saraybosna ya da Sarayevo… Her dem yenilenen, kendi küllerinden hayat bulan…
Ve Boşnaklar… Üstün bir inanç tabiatının hayırlı eli gibi, her şeyin her dem yeniden gelişip serpildiği, güneşin batmaya, ışığını esirgemeye kıyamadığı, tabiatın zamanı ve eşyayı bekleyen ve onu yenileyen eli gibi, inancıma intisab eden ve soyumun hususiyetlerini temessül eden bu insanlar; şehri beklediler, öldüler, dirildiler ve şehirleriyle birlikte yenilendiler.
Çok yaşa asırların genci, şerefliler şereflisi Saraybosna. Avrupa şehirlerinin efendisi… Şehr-i Zinde… Seni hep seveceğiz. Seni kuran irade; Anadolu insanı, Devlet-i Ebet müddet cevheri, sana her daim can ve kan taşıyacak.
***
Balkanlar, 500 yıllık ünsiyetimizin coğrafyası…
İlk defa gurbet ve ayrılık hissi yaşamadan sınırlarımızın dışına çıktım.
Osmanlı İmparatorluğu ve onun Balkanlarda kurduğu medeniyetin fevkalâde imarcı olduğuna şüphe yok. Osmanlı kendi medeniyetine ait olmayan yapıları bile özenle korurdu. İmparatorluğun her köşesine imar götürülmeye çalışılırdı. Üstelik bu imar çalışmaları sadece devlet tarafından yürütülmez, ahali tarafından da önemli katkılarda bulunulurdu. Ekrem Hakkı Ayverdi, ‘Avrupa’da Osmanlı Mimarisi’ adlı eserinde, Osmanlı’nın sadece Balkanlar’da 15.787 adet mimari yapı inşa ettiğini ortaya koyar. Cami ve mescitler, medreseler, mektepler, tekke ve zaviyeler, imarethaneler, hanlar, hamamlar, türbeler, köprüler, kervansaraylar, çeşmeler, saat kuleleri, hastaneler, bedestenler, kütüphaneler ve çeşitli sanat eserleri Osmanlılar tarafından Balkan coğrafyasına nakşedilmiştir.
Mehmet Doğan’ın bu seyahat için de bir minyatür düşün talimatı üzerine; gideceğimiz ülke ve şehirlerin listesini istedim ve tasarımımı, yol güzergâhı ve o şehirlerdeki Osmanlı asarı üzerinden yaptım. Minyatürümü, İmparatorluk coğrafyamızı, şehirlerini birer belgelik niteliğinde resmeden, tasvir sanatımızın en büyük isimlerinden Matrakçı Nasuh Efendi’ye teberrük sadedinde bir tasarım olarak, ince işçilik uygulaması için bu sahada isim yapmış bir arkadaşıma havale ettim.
Bu minyatür; vardığımız her durakta, kervanımızdan bir nişane, bıraktığımız iz olarak, birlikte çalıştığımız müesseselere ve ülkemizin diplomatik temsilcilerine sunuldu. Kültür Kervanındaki eşhasa da hatıra olarak dağıtıldı.
Vardığımız şehirler bizi gülümseyen yüzü ya da melal ifadesiyle karşılayıp uğurladılar.
On günlük seyahatimizin her gününün önemli bir kısmı otobüste geçti.
Seyyahlarımız yol süresince bilgilendirme ve intibalarını ifade ettiler. Yol görgümüze, bilgi ve kanaatleriyle muhteva kazandırdılar. Bu otobüs forumunun yöneticisi Mehmet Doğan, kendi ifadesiyle “sabah vaazları” ile gündem ve çerçeve belirledi. Fahri Tuna ve Rahman Ademi, coğrafya üzerindeki tecrübeleriyle yol rehberimiz Özcan’a mütemmim oldular. “Yol Beyimiz” Memiş Okumuş ’u anmadan olmaz. Sevgili Memiş, edası, edebi, nezaketi ile gönüllere taht kurdu.
Seyahatin yarısında, mazereti sebebiyle dönmek zorunda kalan Musa Kâzım Arıcan, güzel kıraatıyla okuduğu Kur’an ziyafetleri ve hafi dualarıyla yoldaşlığımıza maneviyat iklimi kazandırdı.
Ve edebiyat fasıllarını taçlandıran Cihat Zafer… Sunuculuk vasfını aşan bir edebiyat ve kültür müktesebatı ile fasıllara fasıl kattı. Kıyafetine özen ve itina göstermesi, işine en üst seviyede yoğunlaşması, mikrofon ve kürsüyü vücudunun organik bir uzvu haline getiren, duruş ve edası ile kervanımızın fenomeni oldu.
Bir zamanlar tek bir ülkenin küçük bir parçası olan coğrafyada sekiz defa sınır geçişleri yaptık. Her sınır geçişinde çıkış-giriş işlemleri, muamelatı ikiye katladı.
Her gün otel giriş-çıkışı yaptık. Yol ahvali insan mizacını en bariz şekilde ortaya koyan, bir imtihan vasatıdır. Otobüsümüzün güzide simaları zarafet, tahammül, anlayış, olgunluk ve yardımlaşma imtihanı verdiler. Yoldaşlık hukuku tesis ettiler. Bu zor seyahat, çatışmasız, buhransız bir seyir içinde tamamlandı. Edirne’den Mostar’a Kültür Kervanı insan ilişkilerindeki tesanüd itibariyle de maksadına ulaşmış oldu. Bu projeyi; tasarlayan, destekleyen, düzenleyen irade sahiplerine minnet ve şükranlarımla aşk olsun diyorum. Vesselam.
UZUNKÖPRÜ’DEN MOSTAR KÖPRÜSÜ’NE
BİR YOL SERENCAMI
Bekir Sıddık SOYSAL
Kaybolanın ve elimizden alınanların izini sürmek, evlad-ı fatihanın varlığını ve kimliğinin muhafazasını sağlayan insanlık cevherini; anlamak, tanımak, niyet ve gayretiyle tertip edilen, Edirne’den Mostar’a Kültür Kervanı, iki-üç istisnasıyla bütün Balkan ülkelerini şamil, on günlük süreye yayılan bir seyahat tasavvuru…
Seyahatin ilk ayağındaki ve kültür mirasımızı muhafaza keyfiyeti itibariyle, gardı düşmemiş ender şehirlerimizden biri olan Edirne’yi; –çok sayıda ziyaretime rağmen- yeniden ve derinliğine tanıma fırsatı buldum. Bize; bu şehri yeni tanıyormuş hissini yaşatan, şehrini yüksek bir nüfuz, aşkın bir sevgi dili ile anlatan, gerçek bir münevver Mustafa Hatipler Bey, bir şehrin nasıl okunabileceğinin bütün ipuçlarını temrin ettirdi.
Değil mi ki şehirler siluetinde kimlik kazanır ve münevveri ile soluk alır, varlığını ifade eder.
Seyahatimizin mukaddimesi bu kadar ihatalı olunca, devamı hakkında da emniyet ve umut telkin etti.
Bulgaristan sınırını geçince ilk menzil Kırcaali…
Kapıkule’ye iki üç defa gitmişliğim vardı, ama batı istikametinde karayolu ile sınırı ilk geçişim.
Çok kısa bir sürede Kırcaali’ye varıyoruz. Kırca Ali Gazi’nin kurduğu şehirdeyiz.
Demografisinde, Türk kimliğinin baskın olduğu ve belediye başkanı Türk olan bir Balkan şehrindeyiz.
İlk durağımız Müftülük, Fahri Tuna’nın açıklamasıyla doktora sahibi müftü Beyhan Mehmet’i ziyaret ediyoruz. Bulgaristan’ın tek Türkçe yayın yapan gazetesi Kırcaali Haber’i çıkaran Müzekki Ahmet’le tanışıyoruz. Müzekki Ahmet aynı zamanda, Ömer Lütfi Türk Kültür Derneği Başkanı.
Müzekki Ahmet Bey’in rehberliği ile Kızılağaç Beldesi, Nalbantlar köyü yakınındaki, Yedi Kızlar Camii’ne gidiliyor. Ahşap minaresi camiye bitişik değil. Cami girişinin karşısında, müstakil bir kule gibi… Cami de minaresi gibi tamamen ahşap… Hoş, şirin ve küçük ölçekli olmasına rağmen etkileyici… Kitabesinde 1438’e tarihlenen bir tarih yer alıyor. Hoş ve naiv bir de efsanesi var.
Kırcaali’de ilk aklıma gelen isim; Razgrad’lı Mehmet Türker Acaroğlu. TRT için hazırladığımız, Simalar ve Dünyalar adlı portre belgeseli vesilesiyle tanışmış, yaptığı çalışmalardan etkilenmiştim. Tanıştığımda 90 yaşının üzerindeydi. Aralıksız çalışıyor, araştırmalarını sürdürüyordu. Kütüphane-evinin raflarında yayına hazır kitaplar ve çok sayıda araştırma dosyalarına bakıp gıpta etmiştim. Türker Bey, kütüphaneci, bibliyograf, sözlükçü ve Balkan araştırmacısı ilh. Onlarca telif ve tercüme eser. İlk Derleme Müdürü Selim Nüzhet Gerçek’in hayrülhalef takipçisiydi. Kütüphanecilik eğitimini Fransa’da Dokümantasyon Teknikleri Devlet Enstitüsü’nde ve Yüksek Kütüphanecilik Okulu’nda geliştirdi. Türk Kütüphaneciliğine uzun yıllar değerli hizmetler verdi. Bu alanda çeşitli kurumların kuruluşunu sağladı. “Bulgaristan’da Türkçe Yer Adları” ve “Balkanlarda Türkçe Yer Adları” adlı çalışmaları ile 600 yıllık geçmişe ait bir tapu belgesi çıkardı. Balkanların vicdanı gibi hissetti kendini.
Kırcaali ziyaretimizi tarihi mirasımız, insanımız ve coğrafya unsurları ile hıfzettikten sonra Filibe’ye geçiyoruz.
Evliya Çelebi Seyahatnamesinde Filibe’yi; “şehir dokuz adet kayalık tepe üzerine ve dereler arasına kurulmuş. -17.yy itibariyle- 53 cami, 70 mektep, dokuz medrese, yedi darül-kurra, 11 tekke, sekiz hamam, dokuz han ve çok sayıda kervansaray var idi” diye anlatıyor.
İsimleri hâlâ Türkçe olan bu tepelerden birinden, kaleden Filibe’yi kuş bakışı seyrettik. Üzerinde saat kulesi bulunan Saat Tepesi, Nöbet Tepesi, Taksim Tepesi, Canbaz Tepesi…
Filibe Kalesi’nde şimdilerde lokanta olarak kullanılan Mevlevihane’ye vardık… Semahanesinde dönen semazenlerin muazzeb ruhlarını hissettik.
Bu tepeler üzerinde yükselen Filibe’de tarihi mirasımızı bu güne taşıyan eski şehirde koruma altındaki Safranbolu evlerini hatırlatan eski Osmanlı evleri, oymacılık şaheseri ahşap tavanları, kapı ve pencere formları, saçaklı çatıları ile bizim geçmiş hayatımızın sessiz hatıralarıyla doluydu.
Çok kubbeli erken Osmanlı cami mimarisi örneklerinden ve Balkanların en büyük camilerinden biri olan, Murad Hüdavendigar Camii, halk arasındaki adıyla Cumayata Camii. Bulunduğu meydana da ismini veriyor. Bu camide secdeye kapanıp, ecdadımıza şükran hisleri ile dua ettik.
Cumayata camiinden çıkarken, ilk gençlik yıllarımda okuduğum Amak-ı Hayal ve İslam Tarihi müellifi Şehbenderzâde Filibeli Ahmed Hilmi merhumu da Fatiha ile yâd ediyorum.
Gümülcine’ye müteveccihen yoldayız…
Birdenbire otobüsteki herkesi hayret ve hayranlıkla heyecanlandıran, sol tarafımızda bütün ihtişamıyla beliren ve uzun süre bize yoldaşlık eden Selimiye’yi görüyoruz. Sinan’ın, o koca mimarın, aziz ruhuna minnet ve şükran hislerimle Fatihalar okuyorum.
Sınırda bir süre anlamsız bir bekleyişten sonra Yunanistan’a geçiyoruz.
Yunanistan elbette ki bizim için Batı Trakya’dır. Öğleden sora Gümülcine’ye varıyoruz.
Gümülcine; ilk fatihi Gazi Evrenos Bey ve son Balkan fatihleri Kuşçubaşı Eşref ile Süleyman Askeri’nin ruhaniyetini taşıyan şehir.
Gümülcine; beyaz, yeşil ve siyah zemin üzerine ay-yıldızlı bayrağı ile Garbî Trakya Devleti’nin başkenti.
Gümülcine ve Batı Trakya Türk Devleti’nin diğer şehirleri; İttihat Terakki içindeki aymazların, iç çekişmeleri sebebiyle Bulgarlara terk etikleri şehirler.
Gümülcine; Osmanlı mirasının büyük bir yüreklilik ve titizlikle korunduğu ender Balkan şehirlerinden biri.
Eski Cami, Yeni Cami, Saat Kulesi gibi çok sayıda eser.
Gümülcine 40 kişilik Kültür Kervanı yolcusunu adeta bağrına basıyor ve ağırlıyor. Yıllar önce burada öğretmenlik yapan, heyetimizin “yol beyi” Memiş Okumuş Kardeşimizi; öğretmen dostları ve öğrencileri büyük bir hasretle karşılıyorlar. Hele bir hanım öğrencisinin, hasret ile kollarına atılması ve ayrılış vakti geldiğinde de hüznü, melâli beni çok etkiledi.
Seçilmiş müftü İbrahim Şerif Bey’i ziyaret ve Türk Gençlik Derneği’ndeki program icrası, geniş bir alâkayla karşılık buluyor.
Gümülcine İmam-Hatip Mezunları ve Mensupları Derneği’nin sıra8} dışı bir oğlak ziyafetinin ardından, vakit geç olduğu için yolumuz üzerindeki Kavala’yı ihmal ederek Selanik’e doğru yol alıyoruz.
Aslında Kavala’ya fiilen uğrayamıyoruz ama Kavalalı Mehmed Ali Paşa üzerine, Mehmet Doğan’ın vukuflu yol konferansı ile bu şehri ihmal etmemiş oluyoruz.
Gece geç saatte Selanik’teki otelimize vasıl oluyoruz.
Sabah, Selanik içinde şehir turu ile başlıyor. Mehmet Doğan’la Selanik türküleri üzerine bir sohbet başlatıyoruz. Yol rehberimiz bizim ricamız üzerine “Çalın Davulları Çaydan Aşaya” türküsünü telefonuna indiriyor ve sesi otobüsün hoparlörüne veriyor:
“Çalın davulları çaydan aşağıya (Aman)
Mezarımı kazın bre dostlar belden aşağıya
Koyun sularımı kazan dolunca (Aman)
Aman ölüm zalim ölüm üç gün ara ver
Al başımdan bu sevdayı götür yâre ver
Selanik içinde selam okunur (Aman)
Selamın sedası bre dostlar cana dokunur
Gelin olanlara kına yakılır (Aman)
Aman ölüm zalim ölüm üç gün ara ver
Al başımdan bu sevdayı götür yâre ver
Selanik Selanik viran olasın (Aman)
Taşını toprağını seller alsın
Sen de benim gibi yârsız kalasın (Aman)
Aman ölüm zalim ölüm üç gün ara ver
Al başımdan bu sevdayı götür yâre ver”
Bu emsalsiz türküde; Türkiye ve Balkanların solukları birbirine karışıp, hepsi yakın ve uzak bildik sedaların dağılıp aksettiği bir mıntıkaya gidiyordu
Bu mûsikî; hazin bir şeyin, kaybolanın ve arananın, sanki sadece hayalini aksettiriyordu.
Türküyü derleyen Hüseyin Yaltırık; türküye vasfedilen uzun hikâye ve değerlendirmesinin girişinde şöyle diyor:
“Nedir suçu o eski şehrin ki, adına yakılan türküler “Selanik Selanik, ıssız kalasın…” diye bir ilenmeyle başlar. Bir şehir için dile getirilebilecek en büyük beddua ıssız kalmasını istemek olmaz mı? Belki bu yüzden terk edip gitti, o şehri şenlendiren feraceli kadınlar, kırmızı fesli, kaytan bıyıklı kumral delikanlılar. Bu türküyü söyleyenin ahı tuttu belki de Selanik’i; Saatli Selimpaşa Camii’nin cemaati dağıldı, bezirgânlar Hamzabey Bedesteni’ni boşalttı, Islahhane Hamamı’nın kurnalarından kaynar sular akmaz oldu, Alaca İmareti yıkılıp gitti, İkilüleli Tekkesi’ndeki zikir sesleri kesildi. Bu türkünün ilenciyle asırlık çınarlar devrildi, suyu soğuk çeşmeler kurudu, cumbalı evlerin kafesli pencerelerindeki utangaç kızlar kayboldu. Baldıranlar sardı, o güzel şehrin bahçelerini, bağlarını. Bir asra yakındır ki Selanik yarsız kaldı, Türkçesiz kaldı, Türksüz kaldı.
Niye başka şehirler gibi övülmez türkülerde Selanik? “
Bu sözlerden öte Selanik üzerine daha ne söylenebilir ki…
Sadece şunu ilâve etmek istiyorum, Bir fırtına tuttu a yârim/ bizi deryaya kardı ve Bülbülüm Altın Kafeste gibi nice soy ve rafine türkü, hayfa ki bu şehrin semasında artık dolaşmıyor.
Şimdi istikamet Manastır’a doğrudur.
Manastır sevimli olduğu kadar da küçük bir şehir, şöyle bir dolaşmamız sadece 1-2 saatimizi alıyor. Bugün Manastır’da yaşayan Türk sayısı %2’nin altına düşmüş durumda. Ancak minareler ve Sultan 2. Abdülhamit tarafından yaptırılan saat kulesi Türk kimliğini teyid ediyor. Bu minarelerin işaretlediği camilerden bir tanesi, Mimar Sinan tarafından projelendirilen Haydar Kadı Camii. Yeni Cami ve İshak Bey Camii ilk sırada sayılacak olanlar…
Eski çarşı neredeyse aslî hâliyle korunmuş. Tam 530 yıl süren Osmanlı hâkimiyetinin etkileri çarşıda hemen kendini gösteriyor. Bedestende Osmanlıdan kalma 86 adet dükkân bulunuyormuş. Dükkânların büyük çoğunluğu itibariyle hâlâ Osmanlı dönemi mimari özelliklerini koruduğu gözlemlenebiliyor. Büyük demir kepenkleri ve eski işlemeleri duruyor. Bir cami, yıkık minaresi ile çarşının orta yerinde. Küçük dar sokakların dik açı ile kestiği ve bu zamanın gerisinde bir yerde kalmış uzun yolu, eski dükkânlar arasından geçerek Manastır İdadisi’ne varıyoruz. Bugün burası müze olarak korunuyor. Meraklılarımızca ziyaret ediliyor.
Bizim hızlı adımlarla yürüyüp, idrak etmeye çalıştığımız bu kadim şehir, Balkan bozgunlarının idare merkezi idi. Bütün bir dünyanın içeriden ve dışarıdan üzerine yüklendiği, çepe-çevre kuşattığı demlerde; Osmanlının Manastır Vilayeti, başına örülen çorapların imalathanesi gibiydi.
Otobüsümüz hareket etti, Resne üzerinden Ohri’ye varılacak. Resneli Niyazi’nin her tarafından kompleks fışkıran malikanesinin önünden geçiyoruz. Adamın ruhunun röntgeni gibi adeta…
Niyazi Bey’in Galicica Dağı’na tırmandığı 1908’de, İmparatorluk tarihimizin yönü değişti ve II. Meşrutiyet ilân edildi. Bu meşum dağ, adeta devletimizin üzerine devrildi.
Resne’den çıkmak üzereyken otobüsümüz duruyor. Fahri Tuna’nın Balkan coğrafyasına serptiği tohumlar neşvünema bulmuş… Genç bir hanım 40 kişilik heyetimizi evine çay içmeye davet ediyor ve Resne elmasının mevsimi olmadığı için, tattıramayacağından ötürü üzgün olduğunu söylüyor. Ama ben ısıramadığım o elmanın tadını damağımda hissediyorum.
Emel Hamza Şerif’in bu haddeden geçmiş alâkası herkesi etkiliyor. Aslında Fahri Bey’in bu coğrafya üzerindeki emeğinin meyvelerinden bütün seyahatimiz süresince müstefid olacaktık.
Galicica Dağının bir yanı Resne, diğer yanı Ohri… ve Ohri’ye varıyoruz. Bu benim üçüncü ziyaretim.
Daha önceki gelişlerimde Ohri’ye Üsküp-Kalkandelen-Gostivar üzerinden gelmiştik. Bu sefer Selanik-Manastır-Resne tariki ile gelmiş olduk.
Ohri bir gölbaşı şehridir. Issıkgöl’den sonra beni en çok etkileyen göl. Issıkgöl dünyanın en derin gölleri arasında üçüncü sırada. Ohri Gölü 600 metreye varan derinliği ile kaçıncı sırada yer alır bilemiyorum. Safranbolu evleri gibi; tepelere doğru kümelenen, Osmanlı sivil mimari şahikası evlerinin, göl aynasına düşen yansımasının keyfi ile mest olursunuz. Arnavut kaldırımı sokaklarında cumbaların ve kemerlerin altından geçerken zaman telakkimiz karışıyor. Gölün uzak kıyılarından bu evlere doğru bir cihannüma açısı ile tepedeki sarayın sur kalıntıları, o zarif burçları bu evler kümesinin tacı gibidir. Bu cihannüma keyfi bize güzelliğin destanını sunuyor. Ohri’nin sunduğu diğer bir güzellik de incileridir. Gölün derinliklerindeki karanlık sularda yaşayan fosil-balığın kemiği ya da kabuğundan yapılan inciler bu şehre ciddi gelir sağlayan bir kaynak.
İnci alışverişimi Fahri Tuna’nın tanıştırdığı, -yol rehberimiz Özcan’ın da halası olan- bir hanımdan yapıyor ve Cihat Zafer’le sözleştiğimiz çay bahçesine yöneliyorum. Çay bahçesi, -bulunduğu mahalleye de adını veren- bir ulu çınarın gölgesinde.
İskelet sistemimin her azasından ayrı-ayrı yükselen, yanık nağmelere kulaklarımı tıkayarak bir sandalyeye oturuyorum. Oturuyorum dediğime bakmayın aslında yığılıyorum. Önümde minare, cami ve Hayati Baba Tekkesi…
Üsküp’e varmak için –bir kısmımızın âşinası olduğu- yoldayız.
Goştivar’da, Balkanlardaki tek Türkçe tedrisatı olan Uluslararası Vizyon Üniversitesini ziyaret ediyoruz. Rektör Fadil Bey heyetimizi, hüsnükabul ile karşılıyor ve bizzat kurucusu olduğu üniver
Bekir Sıddık SOYSAL