Yıllar önce, odamda sessizce çalışırken, kayıt için gelen bir öğrenci görmüştüm. Hafif utangaç, biraz çekingen ama içinde tarifsiz bir umut taşıyan, sarışın bir gençti. Gözleri, sanki anlatmak istediği çok şey varmış gibi derin derin bakıyordu. Onun bu bakışları, daha o anda içime işlemişti. Sevgi evlerinden geliyordu; dünyaya sımsıkı tutunmak isteyen ama bazen kimseye anlatamadığı yükleri omuzlarında taşıyan bir çocuktu. Kayıt işlemlerini tamamladık ve ona dair bilgileri aldım. İşte o gün, bizim serüvenimiz başlamış oldu. Önümüzde birlikte geçireceğimiz üç-dört yıl vardı. Her yeni gün, bana onun dünyasına dair yeni bir şey anlatıyordu. Bazen gülüyor, bazen hüzünleniyor, bazen ise kendi içinde fırtınalar yaşıyordu. Yine de o, her daim hayata umutla bakan, neşe dolu biriydi. Özlemlerini, umutlarını, hayallerini sımsıkı sarılmış bir kalple taşıyordu. Annesine duyduğu o derin özlem, sevgi evlerinde büyümenin zorluğuyla birleşince, sanki her gördüğü kadına sevgiyle bakma ihtiyacı duyuyordu. Bayan öğretmenlere ayrı bir sıcaklıkla yaklaşması bundandı; selam vermeden geçmez, hep hâl hatır sorardı. İçinde, bir yuvaya olan hasretle birlikte, sevgiye dair kocaman bir umut vardı.
Zaman su gibi akıp geçti, ve o sarışın çocuğum büyüdü, mezun oldu. Hedefleri vardı, hayalleri vardı. Onun sevincine, onun coşkusuna, uzaktan da olsa her an ortak olmaya çalıştım. Lise yıllarında da takip ediyordum. Yolda karşılaşsak, ilk selamı o verirdi. İşte bu yüzden ona “kuzum” demeyi severdim; içimde bir annenin evladına duyduğu sevgi gibi bir sevgi vardı ona karşı.
Bir sabah, beklenmedik bir haber aldım. “O” bir kurşuna kurban gitmişti. İnanmak istemedim, inanamadım. Hayat ona en başından beri zorluklar çıkarmıştı, ama o tüm bu zorluklara rağmen dimdik durmayı başarmış, hayatını kendi elleriyle kurmaya çalışmıştı. Onun hayalleri vardı, umutları vardı. O kadar güzeldi ki hayalleri, sanki hepsini gerçekleştirmek için yaratılmıştı. Ama bir anlık bir haber, tüm o güzellikleri alıp götürdü. Haberin yanlış olmasını diledim, ama gerçek acımasızdı. O artık hayata gözlerini kapamıştı. O sedyede uzanan, sessizce yatarken bile o bizim yakışıklıydı, bizim kuzuydu.
O an anladım ki, öğretmenlik bir meslekten çok daha fazlası. Bu genç, kanımdan değil, canımdan değil ama benim oğlumdu. İçimde, anlatılması güç, derin bir boşluk oluştu. Bir evladını kaybetmenin, içini derin bir sızıyla kaplamasının ne demek olduğunu öğrendim. Satırlara dökemediğim, sözcüklerle anlatamadığım bu duygu, öğretmenliğin belki de en derin sırrıydı.