Bazen hepimiz bir yol ayrımına geliriz: Kendi iyiliğimi mi koruyayım, yoksa topluma mı karışayım? Sahi, hangisi daha doğrudur? Daha güvenli bir hayat, daha huzurlu bir çevre, daha sakin bir sokak isteriz ama bu güzellikleri sadece kendimize sağladığımızda, fark ederiz ki bu huzur geçicidir, hatta yanıltıcıdır. Çünkü kendi güvenliğimiz için elde ettiğimiz iyilik, tüm insanlar için sağlanıp ortak yaşama dâhil edilene kadar geçici ve belirsiz kalır.
Sen apartmanına kamera takarsın, ama komşun kapısını kilitleyemezse güvende sayılır mısın? Sen çocuğuna iyi bir eğitim verirsin, ama mahalle arkadaşları ilgisizse o çocuk ne kadar sağlıklı büyür? Sen çevrene çöp atmazsın, ama başkaları duyarsızsa doğa yine zarar görür. Demek ki yaşamak sadece “ben”le değil, “biz”le mümkündür. Sadece kendi çocuğunu düşünmek değil, bütün çocukları önemsemek gerekir. Sadece kendi huzurun için değil, mahalledeki herkesin yüzü gülsün diye bir şeyler yapmalısın.
Elbette birey olarak kendimizi korumalı, iyiliğimizi gözetmeliyiz ama bunu yaparken çevremizi görmezden geliyorsak, kurduğumuz güvenlik duvarları bir gün içten çöker.
Toplumda iyilik, tıpkı bir göl gibi yayılmalı. Bir kişi başlatmalı, diğeri devam ettirmeli. Çünkü gerçek huzur, paylaşıldığında büyüyen bir değerdir.
Bugün bize düşen görev;”Ben güvendeyim, bana yeter” demek değil. “Ben güvendeyim, şimdi sıra çevremde” demeyi öğrenmektir. Bencil güvenlik, kısa bir rüya olabilir ama toplumsal iyilik, kalıcı bir uyanıştır ve biz bu uyanışı ne kadar erken başlatırsak, o kadar huzurlu bir toplum kurabiliriz.