“Taş üstüne taş koyarak
Büyük bir perili köşk yaparız, kendi içimizde.”
— Vincent Monteiro
Her şeyin aktığı, aynı derede iki kez yıkanılmadığı bu âlemde şehir de akıp gidiyordu. Binbir Gece’den güne, bin bir gündüzden geceye taşan; dizginlenemeyen bir nehir gibi!
Akşamın bir yerinde şehrin gök kubbesinde çın çın öten o hengâme, o coşku, o şevk u tarab, o velvele değil midir ki Erzurum akşamlarını bir masal iklîmine dönüştüren? “Oy havar havar!” diye geceye titreşimlerini yayan türküler… Ve nereden geldiği bilinmez; bir taş konaktan mı, bir esnaf lokantasından mı acı bir türkü çınlıyor günün evrildiği alaca vakitlerde.
“Mektup selam söyle benden sılaya
Söyle benim için eller ağlasın oy!”
Lala Paşa’dan ezanlar dökülüyor kalbimize, akşam üstünde. Şehrin gül yüzüne aniden düşüyor gül gölgeler. Sultan Süleyman’ın mührünü vurduğu Lala Paşa avlusunda dem çeken güvercinler, Cimcime Hatun’un konik külahlı kubbesi, Picasso’nun fırçasından ölümün nahifliğini seyrettiren Üç Kümbetler, şehri açık hava müzesine buyur eden kale surları ve her şeye tepeden bakan saat kulesi… Her birinin siyah akisleri sarıyor akşamın uhrevi havasını. Üçgenlerin, konilerin, silindir gövdeli sütunların, dairelerin iç içe geçip tek bir varlık olduğu ve yanılsamanın cirit attığı mağaranın dışına çıkıp sonsuza uzandığı şekiller… Titreşen çizgileriyle mistik bir ahenk, tükenmeyen kıvrımlarıyla sonsuz bir devinim, en yüce iyiye götüren bir devamlılık hissi uyandırıyor bizde.
Derken, gaklayan kara kargalar sürüyle karşılıyor bizi,apansız! Her boşluğu kuşatmış binaların siyahlığına ağıt düşercesine… Grimm Kardeşler’in Yüz Yıl Uyuyan Güzel’ini uyandırıyor; hoyrat, küstah ve çığlık çığlığa bu kuşatma, çekip alıyor bizi daldığımız idealar uykusunun derinliklerinden.
Bu şehirde akan zaman mıdır yoksa biz miyiz?
Bu şehirde akan zaman mıdır, yoksa biz miyiz? Girift bir bilmece olup düşüyor önümüze. Bir şehre eşlik etmek, içtenlikle sarıp sarmalayan bağrında kendini bulmaktan başka bir şey midir? Bir muhayyel yokluk çağırıyor bizi; merhametin, misafirperverliğin, cana yakınlığın heykelleştiği bu beldeye. “İki elin kanda olsa gel!” diyen bir fısıltı. Sohbetin ve oturmanın poetik bir inkılaba dönüştüğü bu yerin her köşesinde, bir kahvehane nümâyan oluyor. Kadınların uğramadığı, uğramayacağı; oturan insan selini andıran bir kahvehane kültürü… Meğer gönül sohbet istermiş bu meddahlar diyarında, kahve bahane!
Semaverlerin dev gölgesinde, çay kaşıklarına ses veren dumanlar delip geçiyor sokakları. Küçücük limon dilimi refakatinde bir çay şenliği midir kan rengi, yoksa can şenliği mi bilinemez, bir demi yaşatıyor. Bir bakıyorsunuz, yanı başımızdan simlere bulanmış bir otomobil, tatlı bir meltem serinliğinde İbrahim Erkal’dan selam çakarak geçiyor, hızla! İçinden taşan melodi sokağı dolduruyor: “Bir çay getir kıtlama!”
Geleneğe yaslanan, yüzü moderne dönük rind bir şehirdir burası. “Hiç kimseye hor bakma” diyen İbrahim Hakkı’nın öğüdü, Elest meclisinde bağdaş kuran, Ejder tepesinin acı acı uluyan ayazında hançer barı çeken Erzurumlunun neşesi, içtenliği, mertliği ve kalender hâlleri, şehri biraz daha dönüştürüyor masal diyarına. Parklarda, mesire yerlerinde hatta bir iki söğüt serinliğinde piknik sefaları, yazın bunalttığı anlarda bir dondurma seansıyla sıcağın üstesinden gelen soğuk kanlı insanlarıyla kayıtsız, umarsız, sabun köpüğü olup uçan saatler…
Varlığın döngüsüne, rûhun hareketine ve evrenin nizamına bir gönderme değil midir ki taş işçiliği, çinileri yahut eski yaşam izleri, elleriyle bir bir dokunur sırça kalbimize? Ve böylece bir bir açılır geçmişin tozlu sayfaları. Yakutiye en masum çehresiyle postu sermiştir şehrin siluetine. Fıskiyesinde suyun şiirleştiği, suyun ebedî dönüşünü gerçekleştirdiği havuzun savruk ahengi ele geçirir ânı. Taşhan’ın iç avlusunda yine küçük bir havuz; serinliği üfürür her an. Yedikule’nin hüzzam makamındaki kulelerini çağrıştıran o sivri sivri çifte gözlü kuleler gözetiminde… Bir han ki, yolun ve yolcunun seyir defteri; Rüstem Paşa’nın soluğu hâlâ yankılanır duvarlarında. Huzuru ince ince işleyen taş konakların avlusunda; sakız sardunyaların, kadife çiçeklerinin, akşam sefalarının nezaretinde balığın ağzından fışkıran, minik bir şelale olup akan su; berraklığını, saflığını ve dinginliğini ruhumuza nakşediyor.
Şehre taş ve suyun armonisi hükmediyor. Tarihi köşkler, hamamlar, kümbetler, kervansaray revakları, bedesten kemerleri, sokaklar, kitabeler ve muazzam işçiliğiyle taş süslemeler… Sanki taşla örülmüş bu şehirdir. Evet, o meşhur türküde demiyor muydu Mükerrem Kemertaş?
“Dün gece yar hanesinde /Yastığım bir taş idi.”
Gece gündüz coşan çeşmelerden şırıldayan sular dahi taşla konuşmuyor mu? Müceldili Konağı’nı kavşakta bırakıp Taşhan’dan arka sokaklara daldıkça, birer birer ses veriyor Kırk Çeşmeler… Kırkının da kurnası kırık çeşme… Lülesi eksiktir kiminin, kiminin özgün kitabesi. Zincirli bakır tasıyla gelip geçene su veren adeta şefkat abidesi çeşmeler… “Kaç yanık yolcuya soğuk su verdi?” Kim bilir. Cennet çeşmesi, gürcü kapı çeşmesi, yazıcıoğlu çeşmesi, kale çeşmesi, dört güllü çeşmesi… Ve bir vakitler derinin tabaklandığı, her derde şifa o gönül çelen tabakhâne çeşmesi… “Değdi kaç dudağa?” Bilinemez.
Ve durmaksızın renkler örüyor ruhumuzu; rengarenk. Çifte minarelerden etrafa serpilen mavi, göğe karışan yeşilimtırak huzme, vitrinleri süsleyen sıkma kehribar sarısı, hem Yakutiye’yi hem Lala Paşa’yı ufak dokunuşlarla bezeyen mercan kırmızısı… Ve toprağın ve suyun ve o meşhur Oltu taşının kuzgunî rengi! Ah, işte bu renklerdir ki mekânın poetikasına bir kat daha düşsel unsurular ilave ediyor!
Her köşede tarihsel bir figür, her virajda bir kutsalın imgesi kesiyor nefesimizi. Adım başı kozmik bir derinlik taşıyan bir form, bir motif… Yücelere tırmanmaktan yorgun düşmüş çift başlı kartalın koruması altında aynı zamanda hâli vakti yerinde çifte aslanın nezaretinde demini süren capcanlı bir hayat ağacı… Ağzından zehrin değil esenliğin aktığı çifte yılan kabartması, medresenin karşılıklı taç kapılarında kıvrılıyor. Geçmişi, ânı, geleceği birleştiren Bergson’un durée anlayışına bırakıyor bizi. Evet, “yekpare bir ânın parçalanmaz akışında” o bölünemez saatler, Dali’nin tablosunda eriyip gidiyor.
Dört bir yandan kapılar çıkagelir, ticaretin ağına düşmüşşehrin huzuruna. Tüm yolları tokmağında kavuşturan o anıt geçişler… Kapanır bulutlar, toz dumana karışır her yan birden! Bir esinti gelir, konar âna. Açılır kapılar, “açıl susam açıl” tılsımlı sözünü duymadan. Şehrin kuzeybatısında vaktiyle el pençe divan durmuş ama neden sonra nâm u nişâne kalmamış Tebriz Kapı… Göz alıcı taş kemerleri ve cezbedici surları ile İstanbul Kapı… Godot’yu beklerken gücünü yitirmiş, yitip gitmiş Gürcü Kapı… Vaktiyle o istikametten gelen yolcuların giriş yaptığı Erzincan Kapı… Güneydoğu yönüne göz kulak olan kuleleriyle Kavak Kapı… Ve işte zamanın yok ediciliğine ayak diremiş muzaffer komutan Kars Kapı!
Bu kadim şehrin en dokunaklı hikâyeleri, bu kapılardan girişte mi yatıyor? Ayağımızı sakınarak bastığımız bu toprakların her gelinciğinde, bir şehit kanı gülümsemiyor mu? Her dokunuşta bir hüzün yanığı çıkıyor karşımıza! Alvarlı Efe’nin ihtarı düşüyor aklımıza:
“İster olsun hazînende dür güher / Âhiri ölümdür ne hayâldesin”
Küllenmemiş hatıralar yığını… Palandöken dağlarında kahramanlık destanlarının ağıtları, dönüp dönüp çarpıyor gök kubbenin gümüşten aynasına. Ne kitaplara sığıyor ne tarihe… Hangi yana dönsen anıt! Hangi yana dönsen ağıt! Yanık dereden hâlâ bağırışlar, çığırışlar damlıyor kulaklarımıza! Sesler geliyor Doksan Üç Harbinden! Sesler geliyor Ermeni mezâliminden! Sesler geliyor Millî Mücadeleden! Feryatların akisler kabartmalarda, heykellerde, büstlerde! Ve savunmanın dayanılmaz kaçınılmazlığı… Kafkaslarda Ermeni çetelerine karşı geceli gündüzlü mücadele veren Kazım Karabekir… Çanakkale, Kafkas, Suriye ve Filistin cephelerinde destanlaşan Fevzi Çakmak… Nene Hatun ki direnişin simgesi! Şehir durmadan ıstırabını örüyor, durmadan çilesini işliyor geçmeyen geçmişin!
Bir sabahın serinliğine düşüyor davul zurnanın coşkusu. İnsan sesi, o sert o haşin tokmağın gümbürtüsünde silinip gidiyor, mücessem bir insan modeline dönüşerek. Vur, davulcu, vur tokmağını! O sert tokmak seline rağmen zurna, geçmiş yüzyılların acı nefesini dile getiriyor. “Hey hey!” haykırışlarıyla “Tey tey!” nidaları birbirine karışıyor. Kâğıt paralar yağmurunda, kartal edalı gençler açıyor kanatlarını, şehrin seyyal göğüne.
Bir toy ki, güneşin ilk altın oklarını attığında, sıra sıra kenetlenmiş eller, aynı ritmin iç çekişiyle gölgeler bırakıyor toprağın pak alnına. Çarşı pazarda fayton çıngırakları yankılanıyor; “Sarı Gelin” eşliğinde bir kız dolaşıyor, taze yaprakları Emrah’ın sabah uğradığı fidanı anımsatan, ak elleri boğum boğum kınalı… Dile dolaşıyor, o alışılagelmiş deyiş: “Dedim Erzurum nen, dedi ilimdir.”
Davul gümbür gümbür çalıyor, zurna inliyor. Kalabalığın ortasında beliren kara gözlü, al duvaklı gelin Nedim’in mısraını hatırlatıyor bize: “gördüm ol âfeti bir düğün alayında”
Hüma kuşunun yükseklerden seslendiği, akşamların çıra alevi gibi bir yanıp bir söndüğü, şulelerinde şehrin kirpiklerinin yıkandığı bu şehrin akislerinden bir türkü daha doğuyor:
“Yüzünü sevdiğim seyrâna çıkmış
Salınıp gezdiği yerler âh çeker.”
Leyla Yıldız