Gerçeği zamanda arayanlara dehri denmiştir. Doğruyu vahiyden ziyade geçmişin izlerinde ve birikimleri arasında arayanlara da skolastik denilmektedir. Gerçekler zaman üstü olmakla birlikte zamandan bağımsız da değildir. Arada etkileşim vardır. Skolastik kafalar modern çağda yaşasalar bile ortaçağ kalıplarıyla düşünmekte ve hareket etmektedir. Skolastik anlayış aynı zamanda günümüze veya asra kapalı, geçmişe açık hatta bir yönüyle geçmişin bazı dönemlerine bile kapalı anlayış demektir. Genellikle bununla ortaçağ kafası ve anlayışı kastedilir. Dehri, vahye ve onun üzerine oturan geleneğe aykırı gider ve onlara kapalıdır. Lakin sabiteleri i olmadan uçucu bir biçimde zamana ve çağrışımlarına açıktır. Ona bir anlamda dehri manasında çağcıl ve asri denilir. Bir Arapça deyim bu farkı izah eder. Dur haysu dare’l hak/hakla birlikte, hakkın döndüğü yöne dön. Bunun karşıt ifadesinde de şudur: Dur haysu dare’z zaman/zaman döndüğü istikamete yönel. En doğrusu ikisini biraya getirmektir. Hak ve hakikat anlayışı zamandan koparsa tek ayak üzerine kalır. Skolastik bir anlayışa kayar. Dinden veya ona dayalı gelenekten koparsa, dehri anlamı kazanır. Asra yemin eden Kur’an skolastik anlayışı teşvik edemez İslam ve Kur’an hem çağdaş hem de çağlar üstüdür. İskilipli Atıf Hoca bunu çok veciz bir şekilde ifade etmiştir. İslam asri değil a’saridir. Yani İslam modern olmaktan ziyade bütün asırları ve zamanları kapsar, kuşatır. Kur’an karşısında zamanı bir noktada dondurmak skolstik anlayışa girer.
Zamana hitap açısından Kur’an daima öndedir ve öncüdür. Ondan inci cevher devşirmek de Kur’an gerçeklerine uyanmakla ve ayinesi olan zamanı ve getirdiklerini kavramakla olur. Zaman ile Kur’an buluşturulduğunda ayetlerini afak ve enfüs dairesinde görmek mümkün olacaktır. Lakin bazıları birikimlerinin yetersizliğinden ve anlayışlarının kıtlığından ya da muayyen bir sınırda donmasından dolayı Kur’an-ı Kerim’e dayalı anlayışı güncelleyemiyorlar ve asra veya çağa taşıyamıyorlar. Zaman ile Kur’an mukabelesi yeni gerçeklere ayna tutacaktır. Skolastikler Kur’an ile ebedi hakikatlerini asrın ilmi hakikatleri ile buluşturamıyorlar. Akif bunu terennüm eden şiirler yazmıştır Asrın idrakine söyletmeli İslam’ı demiştir. Gelenekçi kesimler bundan dolayı onu reformist addetmişlerdir. Kur’an-ı Kerim bütün asırların ortak hakikatidir. Her asrın algısına hitap eder. Bu açıdan ilim ile Kur’an-ı Kerim’i mukabele etmek, karşılaştırmak gerekir. Kur’an, hakikat seviyesini yükselmesi halinde asrın ve asırların getirdiklerini tasdik eder. Onlara yabancı durmaz. Böylece saklı hakikatler asır ile Kur’an buluşması ya da mukayesesi ile ortaya çıkar.
Akif hem gelenekçiler hem de modernist zümreler tarafından yanlış anlaşılmış, dışlanmış, yalnız bir adamdır. Dostu Ferid Kam’ın ifadesiyle kendi düşünce kozasında ve ufkunda yaşar. Çevresinden kopuk ya da çevresi ondan kopuk bedbaht bir damdır. Onun hali şairin ifade ettiği gibidir: Hezâr gıbta o devr-i kadîm efendisine Ne kendi kimseye benzer ne kimse kendisine!
Anlaşılmamak ve kalabalıklar arasında yalnız kalmak onun tercihi de değildir Şartların gereğidir.
Bazı gelenekçiler “Doğrudan doğruya Kur’ân’dan alıp ilhamı, Asrın idrakine söyletmeli İslam’ı”‘ifadesinden modernizmi çıkartıyorlar. Halbuki Kur’an anlayışımızı asrın idrak ve anlayış seviyesine çıkaralım ve getirelim demektedir. Kur’an vizyonunu perdeleyen ona haile ve perde olan bazı zaman aşımına uğramış kalıpları aşalım demektedir. Burada asrın idraki mukabilinde Kur’an anlayışının dun mertebede, çağın gerisinde olduğunu söylemiyor. Müslümanların idrakinin hem Kur’an hem de asrın seviyesine çıkmasını arzu ediyor. ‘ Geçmiş nesillerin kimi kusuru yüzünden oluşan zamanla Kur’an arasındaki boşlukların dolduralım’ diyor. Yoksa Kur’an zamana uydurulsun demiyor. Bu ikisi birbirinden farklı şeyler. Bu itibarla gelenekçiler Mehmet Akif Ersoy’un günahına girmekte ve hakkını yemektedirler
Modernistler de Mehmet Akif’i, ‘skolastik düşünür’ olarak yaftalamaktadırlar. Buna dair örneklerden birisi Peyami Safa’nın değerlendirmesidir. Şöyle demektedir: “Eserleri ahlaki ve dini manzum birer hutbedir. Eğer temsil ettiği fikir sistemi geri bir çağın dünya görüşüne bağlı kalmasaydı, onu büyük bir milli şairimiz olarak alkışlarken, ellerimizin hareketini ağırlaştırabilecek bazı teessüflerimizden kurtulacaktık. Fakat onun yeni bir kültür çağını idrak etmeden giden kafasının skolastik yapısı, eserlerinden alabileceğimiz dersi azaltıyor ve yalnız memleketin kara günlerinde bağrından kopan büyük milli heyecanlara hürmet etmekle kalmaya bizi mecbur ediyor (Kaynak, Hilmi Yücebaş, Bütün Yönleriyle Mehmet Akif, s: 91, İst.1958*).”
Bedüüzzaman da öyle olmadığı halde skolastik bir hoca olduğu yakıştırmasına ve ithamına maruz kalmış o da bu suçlamadan yakınmış ve bunu reddetmiştir.
Ebedi ve kutsal değerlerden taviz vermeyen Akif skolastikler gibi çağa kapalı birisi değildir. Çağın getirdiklerini bütününü ihata edemese bile prensipte çağın getirdiği gerçekleri reddetmemiştir. Pastör gibilerini dini İslam zemininden takdir etmiştir. Hatta bazı yobazlara üstün tutmuştur.
Akif iki ekol arasında sıkışmış ve ezilmiş birisidir. Bu itibarla anlaşılmamış, bedbaht olarak kalmıştır. Ahlak abidesi bir zattır ve eslafa hürmette kusur etmediği gibi çağın bilgilerine de yaban ve yabancı durmamıştır. Dolayısıyla Peyami Safa’nın ifadeleri afakta bir gerçeğe tekabül etmiyor. Muhayyilesinin ürettiği bir yakıştırmadır.
* Kaynak temininde yardımlarını esirgemeyen Salih Okur kardeşimize teşekkür ederiz.
Mustafa Özcan
“Maarifin Sesi” ve köşe yazarı “Leyla Yıldız”ı, kardeşim Adnan ARAS sayesinde okudum. Erzurumlu sülalemin, Ege’de yaşayan torunu olarak her cümleyi hissederek…kah tebessüm, kah duygulanarak okudum. Her ne kadar Erzurum’da yaşamasam da…annem babam ve yakınlarım vesilesi ile yaşamış gibiyim. Çünkü yazdığınız her yeri, gözümde canlandırabiliyorum. Çok teşekkür ederim…slmlr