eğitim,öğretim,terbiye,talim,Meb,Üniversite,öğrenci,öğretmen,muallim,öğretim üyesi,maarif,aile,
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak

Leyla YILDIZ

Erzurum'da doğdu; ilk ve ortaokulu Erzurum’da tamamladı. Atatürk Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden mezun oldu. Çeşitli liselerde Edebiyat öğretmenliği yaptı. Sakarya Cemil Meriç Sosyal Bilimler Lisesinde, Edebiyat ve Osmanlı Türkçesi derslerine girmektedir. Üniversite yıllarında Erzurum yöresine ait efsaneler, maniler, atasözleri ve deyimler üzerine derleme çalışmaları yaptı. Bitirme tezini “Lügat-ı Naci” ve “Kamus-i Türkî”de geçen Arapça sözcüklerin çoğul kullanımları üzerine hazırladı. Yerel ve ulusal düzeyde dergi ve gazetecilik çalışmaları yaptı. Değirmen Dergisinin yazı işleri kadrosunda yer aldı. Değirmen Dergisi Risale Haber, Edebi Kültür Dergisi’nde edebî-felsefî yazılar yazdı. Farklı türde kitaplar ve filmler üzerine eleştiriler kaleme aldı. 2020 yılında İhtilâlden İkbâle Var Olmanın Retoriği adlı iki ciltlik biyografi kitabı yayımlandı. Dünya Bizim, Edebiyat Dünyamız, Tyb.org, Edebistan, Şehir ve Kültür Dergisi, Türkiye Postası Gazetesi gibi çeşitli yerlerde yazıları yayınlanmaya devam etmektedir. TYB Sakarya yönetim kurulu üyesidir. Evli ve üç çocuk annesidir.

    Cehennemde Bir Gül Bahçesi

    “Bu adam aç kaldı, ama insanlık haysiyetinden bir zerresini fedâ etmedi.”

    ​​ ​​​​​​(7 Aralık 1966 / Jurnal 2, s. 116) 

    Cemil Meriç bir aksiyon adamı olarak cephede, ateş hattında olacakken fikir ve sanat kavgasının dışındadır. Fildişi kule adını verdiği miskinler tekkesinde, uyku ile uyuşukluk arasında raks eder. Tufandan kurtulmak isteyenler için bir gemidir fildişi kule. Büyük düşünürlerin hepsi fildişi kulede yaşamıştır. Sanatın ve düşüncenin gökdelenlerini burada inşâ eder. 

    Voltaire gibi “fildişi kulede süslü mısralar avlayan yarı mistik bir sanat züppesi değil, kulağını sınıfının nabzına dayayan bir kavga adamı olmak” arzusunu taşır gönlünde. Gördüğü çarpıklıklara karşı manifestosunu fildişi kulesinden yayınlar.

    Sessiz, uyuşuk, kendi kendine yeten bir hayat. Ve ebediyete yönelen bir ihtiras, ebediyete ve kâinata. Kelimeler dünyasının sultanı olmak, zindanımda, hayır fildişi kulemde, sanatın ve düşüncenin gökdelenlerini inşa etmek…

    (14 Ekim 1966 /Jurnal 2, s. 56)

    Büyük eserler, uzun doğum sancılarının ürünüdür. Milyonların şuurundaki zinciri kırabilecek eserleri tavan arasında var edecektir. Bohem savruluşların yegâne sığınağı olan tavan arası, Cemil Meriç’te kütüphanedir. Kitapların has bahçesinde cevelân eder.

    “Hayat yolculuğumun sınır taşları kitaplardı. Ayrı bir konuşuyordum çağdaşlarımla. Gurbetteydim. Benim vatanım Don Kişot’un İspanya’sı, Emma Bovari’nin yaşadığı şehir, kasaba.”

    (14 Ekim 1966 / Jurnal 2, s. 53) 

    Her kitap, efsunlu bir saray. Kapıları her gelene açılmıyordu. Kitaplar; şehirler, metruk kervansaraylar gibi boştu. Onları dolduran okurun kafası, okurun iç dünyası. Kitapların karakterleriyle konuşur, onları takdir eder, onlarla eğlenir, onlarla güler. Roman kahramanlarıyla özdeşim kurar.

    “Daima dikkat ettim, hiçlerle konuşur, tartışır, onları konuşturur, onları takdir eder, sonra içinden eğlenirsin, sen cüceler ülkesindeki Güliver, sen Lucifer, sen (…) Hacliff ve sen beni didikleyen, harabeden, öldüren Cemil Meriç…” 

    (23 Ekim Pazar/ Jurnal 2, s.16)

    Kristal pencereli fildişi kulesinde

    Açık sözlü, kırıcı, acımasız bir eleştirmendir. Herkese ve her şeye tepeden bakar. Uzaklaşır insanlardan. Kristal pencereli fildişi kulesinde münzevî yaşama talip olur. İnsanlarla her temasta tırnak yarası almıştır. Etrafından kaçıp kütüphanesine sığınır. Kitapların arasında emniyettedir ve kitaplardaki insanları sokaktakilerden çok sever.

    “Fildişi kulenin penceresi pembe kristal. İnsanlar güzel görünür oradan. İnsanları sevmek için onlardan kaçmak gerek. Ben kütüphanedeki insanları seviyorum. Onları sevdiğim için dışardakilere de muhabbet besleyeceğimi vehmediyorum. Ama her temas yaralayıcı. Kılıç yarası değil bu. Tırnak yarası.”

    (12 Ağustos. 1965 / Jurnal 1, s. 395)

    Onun kırılgan dünyasında her şey yalan, herkes sahte. Hakikî olan kitapların âlemidir. Sokaktakiler canlı birer hayâlet; kitaptakiler insan. Birer dosttur kitaplar. Dostları için emek verir, çaba sarf eder, gözlerinin ışığını dostlarına fedâ eder. Aç kalır dostları uğruna. Kütüphanesi mide gurultularıyla yankılanmaktadır. Bir mabede girer gibi adım atar kütüphanesine.Mabede giremeyen adama seslenir:

    “Kalbi var kitapların; (…) Konuşmaz seninle kitap. Uğrunda kaç gün aç kaldın? Hangi zillete katlandın? Bütün canlı hayaletlerden uzak bir mağarada yaşayabilir miydin onunla?” 

    (9 Ocak 1964/ Jurnal 1, s. 290)

    Cehennemde bir gül bahçesi düşler

    Cehennemde bir gül bahçesi düşlemektedir. Milyonların şuurundaki zinciri kırabilecek eserleri, fildişi kulem dediği kütüphanesinde yazacaktır. Öğrenen, öğrendiklerini aklının ve gönlünün süzgecinden geçirerek öğretmek için çırpınan, her düşünceye açık bir fikir adamı olacaktır. 

    “Cehennemde bir gül bahçesi yaratmak istedin. Tanıdığın ve tanımadığın dostlara buyrun diyebileceğin bir gül bahçesi. Ne oldu?”

    (1 Nisan 1979 Pazar / Jurnal 2, s. 240)

    Altı yüz yıl hizmete alışmış entelijansiyanın kapı kulluğu ana vasfıdır. Ancak kamçı karşısında diz çöker entelijansiya. Mütefekkir Meriç ise yalnızca kitapların önünde… Bir parça ışık için kahrını çeker onların.

    Neden İşçi Partisi’ne girmiyorsun? Girmem, çünkü benim yerim kütüphane. Ben ışık arayan, aydınlanmak ve aydınlatmak isteyen bir insanım. Politikanın kurtarıcılığına inanmıyorum…” 

    (26 Ocak 1963/ Jurnal, s. 79)

    Dönemin aydını, politika gorillerini omuzlarına bindirip panayır soytarılığı rolüne çıkar. Zorda kalınca da başka ülkelere, uzak diyarlara sıvışır. Sırtını bir güce dayamaya alışmıştır. Hâlbuki Meriç, hiçbir zümrenin emir kulu değildir. Hiçbir merkezden emir almaz; bir partiye bağlı değildir. Köpeklerin bisküvilerle beslendiği bir şehirde aç biilâç dolaşır ama alçalmaz.

    “Ben, düşünen, okuyan ve temsil ettiğini sandığı beşerî değerleri lekelememek için aç kalmağa, açlıktan kıvranmağa razı olan adam…”

    (27 Mart 1963/ Jurnal 1, s. 151) 

    Onun kaçtığı tek yer kütüphanesidir. Sürgün yeri. Kitapların gülşeninde bir mültecidir.

    “Ben putperest değilim. Kitaba tapmıyorum. İçindeki ses, içindeki sevgi, içindeki ışık, içindeki ruh, içindeki çile, içindeki gözyaşı, içindeki aşk, içindeki tecrübe, içindeki tanrı çekiyor beni.”

    (12 Eylül 1963 /Jurnal 1, s. 235)

    Merakını alevlendiren birer hazînedir kitaplar

    Cemil Meriç… Hikmetin yani irfânın özlemini çeken tecessüstür. Sevebilecekleriyle dilsiz, dilini konuşanlarla sözü yok. Pencerelerini dışa kapayan bir rûh, hastalık derecesinde bir gurur. Yaşamak için kendisine bir sığınak inşâ etmek zorundaydı. Sekiz yaşına kadarki yaşamı bulanık, başı sonu olamayan, sislihatıralar yığını… İtilip kakıldığı düşman bir muhîtte dostsuz büyümüştür.

    “Düşman bir çevrede ister istemez kitaplara kaçıyorum.”

    (Bu Ülke, s. 21)

    Bu kaçışın ilki, Hatay’ın çok dilli, çok dinli, çok katmanlı ikliminde gerçekleşir. Çerkez, Arap, Türk, Kürt, Ermeni, Müslüman ve Rumların bir arada yaşadığı, medeniyetler harmanı Hatay’da dünyaya gelir. 12 Aralık 1916 günü Reyhaniye’de açar gözlerini hayata. Babası doğumunu Kur’an kapağına hatalı bir tarihle kaydeder.

    “Ve rüzgârın takvimden kopardığı yapraklar. Yüz yaprak, bin yaprak, on bin yaprak. (…) Eski bir Kur’an’ın kapağında mürekkebi solan bir satır. Doğum haberinden çok mezar taşı kitabesini hatırlatan bir ifade. Zavallı babam. Kelimeleri bir kuyumcu itinasıyla kâğıda işlemiş.”

    (12 Aralık 1966/ Jurnal 2, 120) 

    Dedesi Hafız İdris Efendi, bugün Yunanistan sınırları içinde kalan Meriç Nehri’nin hemen öte yakasında yer alan Dimetoka şehrinin müftüsüdür. Aile, 1920 yılında Dimetoka’dan ayrılarak Antakya’ya göç eder. O yıllarda İskenderun’un sancağı olan Hatay, Fransız mandası altında bulunan Suriye topraklarına dâhildir. Bu yüzden Cemil Meriç çocukluğunu, Fransız kültürünün te’sîri altında geçirir. Dilini, düşüncesini bu iklimyoğurur.

    Hafızasının aynasında babası Mahmut Niyazi Bey, suskunluğuyla iz bırakan otorite figürdür. Az konuşan, hayata küsmüş, çatık kaşlarının ardında ne düşündüğü ne hissettiği pek sezilmeyen, davranışlarına akıl sır erdirilemeyen eski bir yargıçtır.Köklerinden koparılmış, yalnız ve haysiyetli bir adamdır.

    “Babamla dost olmağı çok isterdim. Şimdi o bir avuç toprak. Benzer miydik? Belki. O da kökünden sökülen bir ağaçtı. Ve yalnızdı. Haysiyetiyle, hatıralarıyla, irfanıyla yalnız. Muhacir trenleri, Edirne, İstanbul, Halep vilayeti. Ve bir mezara kapanır gibi odasına kapanan adam.”

    (12 Aralık 1966/ Jurnal 2, 120)

    Annesi Zeynep Ziynet Hanım silik, mızmız, hasta bir kadıncağız. Ne sevecen ne de sığınaktır. Bu kısa pantolonlu ve gözlüklü hassas çocuk, etrafında cirit atan poturlu kasaba çocuklarına hiç mi hiç benzemez. Yadırganır, dışlanır. Öyle ki, içine doğduğu bu çevrede bir ecnebî hatta bir ucûbe gibi hisseder kendini. Yalnız ve yabancı. Başkalarına benzememek bir çocuk için, felaketlerin en büyüğü değil midir?

    Babamı akşamları görebiliyorum. Ablam Antakya’da okuyor. Ben yalnızım. Babam hep çatık kaşlı, annem hep mızmız. Kasabanı çocukları hep korkunç, bol bol dayak yiyor, hep hakarete uğruyorum. Şikâyet edeceğim kimse yok. Mektep bahçesinde çocuklar oynuyor, ben yine yalnızım ve yabancıyım. Yabancı, yani düşman. Dilim başka ve gözlüklerim var. Kendimden utanıyorum.” 

    (12 Aralık 1966/ Jurnal 2, s. 120)

    Amcası Hamid Bey’in kitapları, merakını ateşleyen birer hazîne olur. Okumayı bu kitaplarla söker. Uzunçarşı’daki evin üst katında, bağıra bağıra Türk Sazı’nı okur; şiirin hülyasına ilk defa bu mısralarla dalar. Çerkez mahallesinde iki katlı evde, babasının aileyi etrafına toplayarak yüksek sesle -ilk dinlediklerinden biri olan- Abbase’yi okuduğu anlar, zihninde güzel bir hâtıra olarak yer eder. 

    Onda en parlak ümitlerle en karanlık ıstıraplar iç içedir. Yadırgandığı bir atmosferden kurtulmanın yegâne ilacı, romanların hayâlî âlemine sığınmaktır.

    “Bu girdaplar ve zirveler dünyasında tek başıma dolaşacak yaşta değildim, kıyıdan seyrettim ummanı… Dünyam romanların dünyasıydı. Ekmekçi Kadınlar’ın Tunçtan Kızlar’ın, Simon ve Marilerin dünyasıydı.”

    (Mağaradakiler, s. 272) 

    O yıllarda Hatay, Fransızlar tarafından yönetilmektedir. İlkokula Antakya’da başlayan küçük Cemil, teneffüslerde kenara çekilir, etrafında koşuşan arkadaşlarının farkına bile varmadankitaplara gömülür. Tam da harıl harıl okuduğu bu günlerde dört derece miyop gözlükle tanışır. Petrol lambasının bir yanında babası oturur, bir yanında o. Sessizliğin sesi duyulur. Bazen ikisi de okurdu, bazen yalnız o… Annesi ne yapardı? Hatırlamıyordu. Gölge gibi sessizdi annesi. Gurbetin elemini içine çekiyordubesbelli. Ailenin uğradığı bütün talihsizliklerden babasını mesûl tutardı. Zihninde annesine dâir kalanlar; kaprisleri, mızmızlıkları ve güzelliği…

    “Annem şikâyetti, kapristi. Hatta kapris bile değildi. Güzel bir kadınmış, vaktiyle. Ölünceye kadar güzeldi.”

    (12 Aralık 1966/ Jurnal 2, s. 120)

    Şiire erken yaşlarda başlar; büyük şâirleri ve filozofları o yıllarda okumaya koyulur. On birinde şiir yazar, on üçünde Eflatun’u keşfeder, on beşinde belli başlı Divan’ları bitirmiştir bile. Kitaplar, kitaplar… Bitmeyen susuzluk ve açlık…

    Evde, büyük konsolun iki gözünde babasının ve ablasının Osmanlı Türkçesiyle yazılmış kitapları durmaktadır: Nâbî’nin, Fuzûlî’nin, Nedîm’in Dîvân’ları; Namık Kemal’in Âkif ‘i,Cezmi’si… Bu şâirlerden beyitler ezberlerken Walter Scoot’unSelahaddin Eyyübî’sinden Kâmil Paşa’nın Telemakına; Paul ve Virginie’den Devr-i Âlem ve Kızıl Tuğ’a dek nice roman, Cemil Meriç’in muhayyilesini harekete geçirir. Rûh âleminin bütün girdaplarını ışığa kavuşturacak eserlerdir bunlar. Her satır, iç âlemine açılan bir pencere…

    Scott benim zaafım. İskoçya’yı o sevdirdi bana, İskoçya’yı ve İngiliz Ortaçağını. Aylarca onunla yaşadım. Onunla yani onun kahramanlarıyla.”

    (16 Ekim 1966/ Jurnal 2, s. 66) 

    Büyük bir şevkle Montepin’den Tunçtan Kızlar’ı, AlexandreDumas’dan Saray ve Entrikaları’ı çevirilerden okur. Lise birinci sınıfta Victor Hugo, ikinci sınıfta Chateaubriand, üçüncü sınıfta ise Lanson, Moliere, Corneille ve Racine’e yönelir. Türkçeyi mükemmel konuşur ve yazar. Sonra kader, onu Dostoyevski ile karşılaştırır. Baştan sonuna kadar okuyup, büyük bir kısmını çevirdiği ilk eser Suç ve Ceza olur.

    “Bu bir keşifti. Kristof Kolomb’un önüne Amerika’yı çıkaran kader benim karşıma da Dosto’yu çıkarmıştı. Dosto’yu, yani Sonsuzu. Bu girdaplar ve zirveler dünyasında tek başıma dolaşacak yaşta değildim. Kıyıdan seyrettim ummanı. Aylarca Raskolnikof’u yaşadım. Sonya’yı sayıkladım aylarca. Kaç gece tefeci kadınla karşı karşıya geldik.”

    (Mağaradakiler, s. 271-272)

    Felsefe sınıfında talebedir. Bu sınıfta, hocası Mesut Fâni hâtıralarına derin bir iz bırakır. Haftada yirmi saat felsefe okur. Rıza Tevfik’in Kamûs-ı Felsefe’si merakını kamçılayan, Selim Sırrı’nın Terbiye-yi Bedeniye Nazariyesi ise tecessüsünüalevlendiren kitaplardı.

    Batı düşüncesini keşfe çıkarken

    Batı hazînelerinin bekçilerini ararken ilk Büchner çıkar karşısına. Fransız mandası altındaki Hatay’da, dönemin bütün gençler gibi o da Türkçüdür- tâ ki Büchner’in Madde ve Kuvvet’ini okuyana dek. Büchner’le beraber ateizm burçlarına tırmanır. Ardından Marks’a, Engels’e ve onların takipçilerineneredeyse secde edercesine yönelir. Gönlünün kapıları artık tarihsel materyalizme açılmıştır. Bundan itibaren, materyalizm kalesinden kendi deyimiyle sevimsiz, aptal bir dünyaya meydan okuyacaktır. Mistisizmi akıl hastalığı sayan Nordau ise, tesadüfen çıkar yoluna.

    Nordau birçok inançları eriten bir asittir.”

    On sekiz yaş, tecessüsün yıldızlara yelken açtığı çağdır; fetih ve mâcerâ çağı… İşte o yaşlarda Batı irfanını, ülke ülke, devir devir keşfe koyulur bu meraklı genç. Fetih yolculuğunda karşısına çıkan Büchner, Nordau ve Marx, bütün mistik arayışların birer şarlatanlık, birer yozlaşma olduğunu haykırmışlardır. Öylesine etkilenmişlerdir ki bu seslerdenmistisizmden soğumuş ve vaaza benzeyen her tür düşünceye kulaklarını tıkamaya başlamıştır. Emil Zola’yı belki de bu yüzden sever, dinsiz olduğu için.

    “Zola, gençliğimin tanrılarından.”

    (14 Kasım 1963 /Jurnal 1, s. 268)

    Ezilenleri haykıran bir ses

    Kitap göklerden uzanan bir el, uçurumlardan gelen bir davet.Her kitap ya birleştirir insanı ya ayırır. On dokuzunda putperesttir insan; kozayı yırtmak, uçmak ister. Pervâne misâli kendini tutuşturacak bir kanat arar. O kanat Nâzım olur. Nedim’den, Âkif ten, Hâşim’den sonra Nâzım. Kendi vatanından, kendi halkının içinden çıkan; zincirleri kıran, zindan duvarlarını yıkan bir ses.Bir dâvânın omuzlarında yükselen bir devdir. Mısralarında ezilenlerin sesi yankılanırdı. Bu, yalnızca şiir değil, bir haykırıştır.

    “O kadar yalnızdım ki karanlıklardan iblisin eli uzansa minnetle sıkardım. Nâzım fısıldayan adam değildi. Kalabalıkların uğultusunu duymuş, adeta tarihin sesini, tarihin nabız atışlarını dinlemiş adamdı.”

    (12 Ekim 1963/ Jurnal 1, s. 261) 

    Düşünce dünyasına bir şövalye gibi girer

    Camus, Kafka, Sartre… Ve Avrupa’yı saran o Dostoyevski iştiyakı… Ne Kumarbaz ne Beyaz Geceler ne de Budala… Hiçbirinde aradığını bulamamıştır. Üstelik Dostoyevski’nin Hıristiyan yanı rahatsız eder onu. Derken Balzac’ı keşfeder-“Edebiyatta ilk aşkımdır.” dediği Balzac’ı… Balzac onun için yalnızca bir yazar değil, düşünceyle kurduğu bağın başlangıcıdır. Otuz yıl boyunca İnsanlığın Komedyası etrafında dönüp durur. Gözlerini kaybettikten sonra bile düştüğü karamsarlık kuyusundan her defasında Balzac yardımıyla çıkar. Balzac’tan çevirilerle başlar yazı hayatına. Yıllar geçtikçe dosyaları kabarır, notlar çoğalır. Düşünce âlemine bir şövalye gibi girer Balzac’la.

    Her mayıs Balzac’la yeniden doğarım. Düşünce dünyasına onunla girdim. Dante için Virgilius ne idi bilmiyorum. Yarı yolda bırakan bir kılavuz. Balzac’la başladım yazı hayatına.”

    (Bu Ülke, s. 235)

    Yaşamak ve yaşatmak için tercümeler

    Soğuk bir oda. Hayatını kalemiyle kazanmak mecburiyetinde olan genç bir adam. Radyodan yankılanan sesler, sigara dumanıyla ısıttığı parmakları… Ve gecenin suskunluğunda çınlayan yalnızlık.

    “Kırık bir kalem, soğuk bir oda ve yalnızlık, kâğıdın, kalemin ve kâinatın ihaneti… Radyoda sesler yıldız yıldız. Şimdi yaşayanlar yeni zafer sabahlarının sarhoş edici ümitleri içinde.”

    (16 Temmuz 1955/ Jurnal 1, s. 36) 

    Yaşamak ve yaşatmak içindir Balzac tercüme ve etütleri. Kalemi geçim aracıdır artık. Gözlerindeki miyop illeti ilerledikçe ilerler. Öyle ki 1943’te askerlik yapmasına dahi mâni olur. O yıl ilk Balzac çevirisi yayımlanır: Altın Gözlü Kız.1945 yılında iki Balzac çevrisi daha gelir: On Üçlerin Romanı ve Otuzundaki Kadın… Bu çevirilerin sâiklerinden biri de maişet derdidir. Günde on, on iki saat çalışır. Altın Gözlü Kız tercümesinden yüz lira kazanır. Kitap bitmeden ödeme yapılmamaktadır. 

    1945 Şubat’ında, eşinin tayini nedeniyle gittikleri Elazığ’daki Fransızca öğretmenliğinden ayrılmak mecburiyetinde kalır. Aynı yıl, oğlu Mahmut Ali, bir yıl sonra kızı Ümit dünyaya gelir. Sorumlukları artmıştır. 1946 yılı Balzac’tan bir tercüme daha gün ışığına kavuşur. O yıl İstanbul Üniversitesi’ne sınavla okutman olarak girer. Buna rağmen iki yakası bir araya gelmez bir türlü.

    “İşim yoktu, param yoktu, dostum yoktu… Ufak tefek sattım. Satacak bir şey kalmadı.”

    (11 Eylül 1963 /Jurnal, s. 232)

    1940’lı yıllarda Fransız edebiyatına yönelik incelemeleri ve tercüme eleştirileri çeşitli dergilerde yayımlanır. Bu dönemdeki yazılarının ayırt edici vasfının “ukalalık” olduğunu söyler. Taşradan İstanbul’a gelmiştir; fakat büyük şehrin edebiyat muhitiyle bir türlü kaynaşamaz. Buna rağmen bitip tükenmeyen okuma şevkiyle yoğunlaştığı Balzac çalışmaları, bu taşralı tecessüsü, düşüncenin ufkunda bir zırhla doğurur. Artık Batı Edebiyatının prensidir.

    “Balzac için hayatımın kalan yıllarını rahatça harcayabilirim.”

    (Bu Ülke, s. 235)

    Her kitap, istikbâle yollanan mektup

    Don Kişot’u kitaplar çıldırtmıştı; şuuru burkulan aydın Beşir Fuat’ı kitaplar sürüklemişti intihara. Cemil Meriç’i ise kitaplar yaşatıyordu. Jurnal’in ilk cümleleri 1955 Temmuz’unda, son cümleleri ise 1983 Ağustos’unda dökülür bembeyaz sayfalara. Sonsuzluğun başlangıcıdır bu. Her kitap onun nazarında, bir vasiyetnâme, istikbâle yollanan mektuptur. Her kitap, smokin giymiş heyecan, mumyalanmış tefekkürdür. 

    Her birinde biraz daha tedirgin. Gönlünü içine boşaltıp denize attığı şişeyi asırlar sonra birileri çıkıp açacak mıydı? Kalbinin gül yaprağıyla doldurduğu bu hazîneleri bir gün birileri keşfedecek miydi?

    “Denize atılan bir şişe her kitap. Asırlar, kumsalda oynayan birer çocuk. İçine gönlünü boşalttığın şişeyi belki açarlar, belki açmazlar.” 

    (Bu Ülke, s. 265)

    ​​​​​Leyla Yıldız.

    Kaynakça:

    Meriç, C. (2004). Bu Ülke, (25. Baskı), İstanbul: İletişim Yayınları.

    – (2008). Jurnal, Cilt 1, (18. Baskı), İstanbul: İletişim Yayınları.

    – (2014). Mağaradakiler, (24. Baskı), İstanbul: İletişim Yayınları.

    – (2015). Jurnal, Cilt 2, (21. Baskı), İstanbul: İletişim Yayınları.

    – (2015). Kırk Ambar, Cilt 1, (17. Baskı), İstanbul: İletişim Yayınları.

    Yazarın Diğer Yazıları
    Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.