“Hemen herkes kendi ömrünün rüzgârında dağılmış gibiydi.”
Ahmet Hamdi Tanpınar
Tanpınar, bir milletin sîm ü zerini serpiyor eserlerine. Çünkü bütün lezzetini, bütün inceliğini, bütün zarâfetini içine çekmiştir, o milletin. “Biz Şark’ın en klasik zevkli milleti” değil miydik? Yahut “dünyanın en iyi giyinmiş milleti” … En hâlis mücevher ve madenlerden sızdırılmış bir iksirdir Şark.
“Biliyorsun bu oyma beni daima düşündürdü. İkisi birden Hüthüt kuşuna bakıyorlar.” (Aydaki Kadın, s.136)
Süleyman’la Belkıs hikâyesini ilk dinlediğinde çocukluğuna dönen kahramanı gibi her yalnız kalışında içine kapandığı, kırk odasında tatlı hülya içinde dolaştığı bir saraydı, Doğu kültürü. “Beyaz filigranlı uçuk pembe atlas üzerinde Elhamra’nın salonlarında dinlenircesine duran, insanla konuşmağa hazır kuş” misâlidir sarayında.
Sayfalar açılıp kapandıkça, kapanıp açıldıkça anahtarını elinde tuttuğu bu saraydan çiğ tanesi gibi hat levhaları, elyazması kitaplar, Hint işi rahleler, taşbasması tâbirnâmeler, hokka takımları, gramofonlar, kandiller, çeşmibülbüller, fildişi konsollar, eski aynalar, mücevher çekmeceleri, sedef yelpazeler, geyik boynuzundan yapılmış bastonlar, ceviz oymalı sandıklar, zırhlı ve sedef kakmalı beşikler düşüyor birer birer. Büyük bir titizlikle seçtiği alaturka plaklar… Ve âdeta büyü gibi zapt ettiği evlerde “entarisi ala benziyor” diye çalan saatler…
“Artık kendimizi başka bir ışıkta görüyoruz. Esaslarında Garpla ölçüşülebilecek bir medeniyetten, bir insan veya hayat üstünlüğünden geldiğimizi anlıyoruz.” (Mahur Beste, s.60-61)
Resmettiği her bir kahramanı, realitenin dışına yahut üstüne çıkıp âdeta farklı bir âlemde geziniyormuşçasına ciltçilikle, saatçilikle, antikayla, hüsn-i hatla, minyatürle ve klasik mûsikîyle haşır neşir oluyor, kendi kendini bir sürgüne mahkûm ediyordu. Behçet gibi birer Tanpınar prototipidir bu karakterler.
“Eve gelir gelmez ya bitmez tükenmez layihalara, fezlekelere kapanır yahut ciltlerine, saatlerine, eski yazmalarına, minyatürlerine gömülürdü.” (Mahur Beste, s. 62)
İçimizde bir rûh bütünlüğü kuran Itrî’nin Segâh âyinine ve Rast na’tına, III. Selim’in Suzidilâra’sına, Dede’nin ezelî hasret sembolü olan Ferahfezâ peşrevine meftûndu. Onun karakterleri, neyin nefesiyle Gâlib Dede’nin mistik iştiyâklar ülkesine ışınlanıyor, İstanbul peyzajının ve Boğaziçi’nin her dâim hissesi olan Dede’nin rûhânî ilhâm sofrasına kuruluyordu.
“Bu mûsikî beni saatlerce çiğnedi. Bazen kendimi ilâhî bir hamur haline girdim sanıyordum.” (Huzur, s. 282)
Tanpınar’ın kişileri için mâzî bir sürükleniş midir yoksa bir hâtıra, özleyiş mi? Neden her seferinde garip bir geçmiş zaman dâüssılasına yakalanıyorlardı? Meselâ neden Aydaki Kadın’ın karakteri, salkım ağaçları ve kumru seslerinin eşlik ettiği Üsküdar’da babadan kalma ahşap evinin mermer taşlığından geçip kalaylı tencereler, kuşhaneler, kapakları üstüne örtülmüş eski sahanların geniş raflara dizildiği maltız döşeli mutfaktan geçip tahta merdivenleri çıkıyordu?
“Ben Şark’a bağlı değilim, eskiye de bağlı değilim; bu memleketin hayatına bağlıyım. Bu Müslümanlık mıdır, Şarklıkmıdır, Türklük müdür? Bilmiyorum.” (Mahur Beste, s. 95)
Geleneksel kültürle modern kültür arasında sıkışmışlık, bu çatışma, bu yabancılaşma, bu gerilim hissi sadece kendi iç nizâmını değil cemiyetin ayarını bozmuştu. Doğu Batı arasındaki med cezirler, bir toplumun top yekûn sesi olup taşıyor eserlerinden.
“Biz şimdi bir aksülâmel devrinde yaşıyoruz. Kendimizi sevmiyoruz. Kafamız bir yığın mukâyeselerle dolu; Dede Efendi’yi Wagner olmadığı için, Yunus Emre’yi Verlaine, Bâkî’yi Goethe ve Gide yapamadığımız için beğenmiyoruz. Uçsuz bucaksız Asya’nın, Türkistan’ın o kadar zenginliği içinde, dünyanın en iyi giyinmiş milleti bulunduğumuz hâlde çırılçıplak yaşıyoruz.” (Huzur, s. 251-252)
Dağınık unsurları karşısında çırpınıp duruyor mu Tanpınar yahut Abdullah Efendi gibi onları orada bırakıp kaçıyor muydu? Bütün bu kaçışlara, kâh kafa karışıklığının kâh aidiyet karmaşasının kâh kimlik krizinin çığlıkları mı eşlik ediyordu?
“Ben hastayım, binâenaleyh varım. Halbuki Descartes, yani Avrupa, düşünüyorum, binaenaleyh varım, diyordu.” (Mustafa Baydar, Varlık)
Kimdir Ahmet Hamdi Tanpınar? Kendi zerrelerini toplama derdine düşmüş mahkûm neslin sözcüsü. Bu yüzden Tanpınar’ı okumak bir çağı, buhrana sürüklenmiş bir cemiyeti okumaktır. Tanpınar’ı okumak Türk modernleşmesinin trajikomik sergüzeştini okumaktır. 1901 yılında, romanlarında ince ince işlediği kadîm belde Şehzadebaşı’nda gözlerini açmıştır. Altı yüz yıllık bir çınarın önce içten içe çürüyüşüne sonra devrilişine şâhit oluyor. Derken çağdaş Türkiye’nin doğuşuna… Yirmili yaşlardadır. Hızlı Batılılaşmanın içine düşürdüğü bunalımın en kesîf yerinde. “Hâlbuki ne Avrupa’yı ne kendimizi tanıyorduk.” Kafası allak bullaktır.
“Avrupalının peşinden koşmamız bir zarûretti. Çünkü cemiyetimiz için ölmek veya garplılaşmak şıklarından birini derhâl ihtiyâr etmek zarûreti vardı.” (Edebiyat Üzerine Makaleler, s. 91)
Tanpınar, Fatih Harbiye’nin Neriman’ı gibi Doğu Batı arasında mütereddittir. Bir cephede “ufku mineleyen kızıl akşamdan” kalan füsûnkâr bir geçmiş… Bir cephede neon ışıklarıyla göz kamaştıran ve mest eden bir kültürünün sunduğu gelecek.
“İki dünyam var. Tıpkı Nuran gibi, iki âlemin, iki aşkın ortasındayım. Demek ki bir tamlık değilim. Acaba hepimiz böyle miyiz?” (Huzur, s. 258)
Tanzimat’tan îtibâren kendimize âit yaşam şeklini yitirmiştik. Ne tam Batılı olabilmiş ne de kendi hüviyetimizi koruyabilmiştik. “İki âlem arasında salınıp duran bir halkın boşluğu” vardır onda. Bu yüzden zihinsel parçalanmanın meyvesidir Tanpınar’ın kahramanları. Huzur’un Mümtaz’ı, Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün Hayri İrdal’ı, Mahur Beste’nin Behçet’i iki arada bir derede kalan kişileridir.
Kendi hayat şekillerimizi, kendi uygarlığımızı yeniden kurmak için Doğu-Batı ikileminde bizim gerçekliğimize münâsip bir sentezde karar kılıyor sonra. “Beş Şehir ve Huzurbu terkibin araştırmalarıdır.” Çünkü coğrafya… Çünkü kültür… Çünkü her şey bizden yeni bir sentez bekliyordu.
“1932’ye kadar çok cezrî bir Garpçı idim. Şarkı tamamıyla reddediyordum. 1932’den sonra kendime göre tefsir ettiğim bir Şark’ta yaşadım. Asıl yaşama iklimimizin böylesi bir terkip olacağına inanıyordum.” (Yaşadığım Gibi, 300-310)
İlk romanı Mahur Beste, 1944 yılında tefrika hâlinde yayınlanır. Sentezden vazgeçiyor Mahur Beste’de. Değişimlerin getirdiği mağlûbiyetle, bitmeksizin süren felsefî sorgulamalarla öldürüyor Şark’ı:
“Şark yok, şark öldü. Bizler yetimiz. Unutmaktan başka çaremiz yok. Yetimlikten kurtulmak için unutmalıyız… Şark’la Garp birbirinden ayrı. Biz ikisini birleştirmek istedik. Hatta bunda yeni bir fikir bulduğumuzu bile sandık.” (Mahur Beste, s. 93)
Şark, oturup beklemenin yeridir. Biraz sabırla her şey ayağınıza geliyordu. Şark, güçlüğün karşısında, zamanın karşısında vazgeçendir? Fakat Avrupa öyle miydi? 1939 senesi, Edebiyat Fakültesinin “On Dokuzuncu Asır Türk Edebiyatı” kürsüsüne profesör olarak atanmış, 1953 yılında fakülte onu altı aylığına Avrupa’ya göndermiştir. Edebiyat kongreleri nedeniyle bu gidişlerin arkası gelir. 1955’te Paris ve Venedik’e gider. O yılın Ağustos’unda Mustafa Baydar’la yaptığı röportajda Avrupa görmüş biri olarak konuşur:
“Evet, Avrupa diyordum. Avrupa zarûretlere isyân etmez, onları tanıdıkça yeneceğine inanırdı. Avrupa… O, hiç Şark değildir.” (Baydar, Varlık, s. 6-7.)
Her fırsatta İstanbul’da sahafları, müzayedeleri, antikacıları, Kapalıçarşı’yı, Bedesten’i gezdiği gibi Paris ve Londra gezilerinde müzeleri, resim sergilerini gezer. Paris’e son gidişinde, 28 Şubat 1960 sabahı Van Gogh sergisini gezmiştir. Avrupa şehirlerinin intizâmına, orada yaşamın rahatlığına vurulmuştur. İnsan değişmezse çürüyen bir mahlûk. “(…) ben ise içimdeki değişikliğin oyuncağıyım!” diyor. Evrimin oyuncağı…Günlüklerinde çelişkilerinin çığlığı yükselir.
“Garplıyım. Hıristiyanlığın daha iyi, daha zengin mîraslarla, daha iyi işlendiğine eminim. Burada kendi kendimle tezattayım. Süleymaniye’den başka Garp’la ölçülecek bir iki mûsikî eserinden başka bir şey tanımıyorum. Hülasa evoluéettim fakat değişmedim.” (Günlüklerin Işığında Tanpınar’la Başbaşa, s. 332)
Suat’la Mümtaz arasında med cezirler
Mütemadiyen kavga eden iki ben vardır içinde… Dâima kafasında ikiye bölünmüşlük hissi. Dâima iç çatışma… “Bana benzemeyin” diyor Yaşadığım Gibi’de. “Ben iki yol arasında kalmış bir insanım.” Her çığlık önünde tutuşur. Avrupa’da iken günlüğüne şunu yazıyor:
“Allah’a inanıyorum. Fakat tam Müslüman mıyım, bilmem. Fakat anamın, babamın dininde ölmek isterim ve milletimin Müslüman olduğunu unutmuyorum ve Müslüman kalmasını istiyorum.” (Günlüklerin Işığında Tanpınar’la Başbaşa, s. 332)
On dokuzuncu asrın medeniyet mümini Mümtaz da kendisidir, cemiyete karşı hiçbir mesûliyet hissi taşımayan Suad da… Eşyânın hakîkatine derin bir tefekkür ve estetik bakış açısıyla bakan Mümtaz, onun güçlü yönlerini açığa vurur. Bütün ahlâkî değerlere muhalif alafranga Suad ise zayıf yanlarını aşikâr eder.… Mümtaz eski ile yeni, geçmiş ile gelecek arasında köprü kuran yeni aydın modelinin temsilcisidir. Suat, yerleşik düzene isyân eden züppe aydın tipinin…Taklitçi aydındır Suad:
“Evet, bir adımda eski, yeni ne varsa hepsini silkip, fırlatmak. Ne Ronsard ne Fuzûlî…” (Huzur, 91)
Medeniyet buhranı en feci yüzünü göstermiştir ona. Suadgibi içsel didişmeleri ile baş başadır. İçinde döne döne yuvarlanan boşluk…
“–İçinizde Allah’a inanan var mı, bilmiyorum. Fakat eminim ki hepiniz müphem bir sükûtta bu bahsi kapatmışsınızdır. Çünkü kelimelerde yaşıyorsunuz! Bir kere olsun, Allah’la konuşmak istediniz mi? Ben dindar olsaydım onunla konuşmak, onu tecrübe etmek isterdim.” (Huzur, 293)
“Bir mâcerâsı olan adamdır” Mümtaz. Bir hikâyesi olan, hazîn… Babası öldürülmüş, evleri yanmış ve bir gece yarısı annesiyle beraber babasını yağmur altında toprağa gömmüş, nihayetinde annesini de yitirince amcasının oğlu İhsan tarafından büyütülmüştür. Edebiyat Fakültesinde doktora yapan yirmili yaşlarda bir genç. Şeyh Gâlib üzerine roman yazma hevesine tutulandır. Suad’ın ise hiçbir gayesi yoktur. Turgenyev’in karakteri Bazarov’u andıran, nihilizme göz kırpan bir tiptir Suad. Mümtaz soruyor, Suad’a:
-Allah’a inanıyor musun?
“-Hayır, yavrucuğum inanmıyorum. Bu saâdetten mahrumum. İnansaydım mesele değişirdi. Bilseydim ki vardır, insanlarla hiçbir dâvamız kalmazdı. Yalnız onunla kavga ederdim. Her an her yerde yakalar hesap vermeğe mecbûr ederdim.”(Huzur, s. 293)
Nietzsche’nin Tanrı’yı öldürme eylemi, değerleri yeniden okumaya çağrıdır. Otoriteye baş kaldıran, intihârı bile meşrûlaştıran Suad’ın diyalogları, yer yer Nietzsche’nin sesine dönüşür:
“Benim için Allah ölmüştür. Ben hürriyetimi tadıyorum. Ben Allah’ı kendimde öldürdüm.” (Huzur, s. 295)
Tanpınar’ın nezdinde, Dostoyevski içinde bulunduğumuz çıkmazı en iyi gören adamdır. “Tanrı olmazsa her şey mubâh olurdu” diyen Suat, Dostoyevski’nin tâ kendisi değil midir?
“Çünkü içinde, öldürdüğün Allah var. (…) Hangi hürriyet? Evet, ben de biliyorum, o ‘olmazsa her şey mubahtır’ sananlar oldu. Onun boşalttığı yeri, insanlığı parçalayanlar oldu.”(Huzur, s. 295)
İnsan psikolojisinin gizli kalmış yanlarını, romanlarında tüm çıplaklığıyla yansıtır Tanpınar. Tereddütleri, haz düşkünlüğü, hesapları, hesaplaşmaları, küçük endişeleri, bedava düşmanlıkları ve Dostoyevski’de olduğu gibi bayağı hisleri ile var olur kurmaca âleminde.
Psikolojik derinliğinde, içlerinden konuşur karakterleri, çok seslidirler. Zihinde benlikler çoğalıyor, zihinsel patolojilerin konçertosu başlıyor. Kendisi de öyle değil midir?
“Son günlerde kendi kendime o kadar çok konuştum ki pekâlâ iki ayrı insan farz edebilirim. Bu yüzden bütün bir tarafıma dargınım. Söylediklerimi ya hiç dinlemiyor yahut durmadan bana baş sallıyor.” (Yaşadığım Gibi)
Şüphe… Bir mızrak gibi beynine saplanmış şüphe. Bütün pınarlara koşar, cevap yok. Ve şüpheyi besleyen cesaretsizlik, güvensizlik…
“Muhafazakâr zihniyeti ne kadar iyi anlarım. Onun bir yüzü yırtıcı bir didişme ise, öbür yüzü ipin bir ucunu bir an bıraksanız sizi nerelere götüreceği belli olmayan şüphedir. Bu, şüpheyi dünyanızı değiştirmekteki cesaretsizlik, güvensizlik besler.” (Sahnenin Dışındakiler, s. 64)
Çiviler yerinden oynamıştır. Yaptıklarından şüphe duyan, tatminsiz, eskisi kadar arkasında Allah’ı hissedemeyen, kendini evinde hissedemeyen huzursuz bir Tanpınar vardır artık. Soruyorlar: “Romanınıza niçin Huzur adını verdiniz?”
“Çünkü huzursuz bir dünyada yaşıyoruz. Çünkü insan kendisi ile barışık değil. Değerler karşısında ve insan karşısında yeniden düşünmeye mecburuz. Çünkü her şeyden şüphedeyiz. Ve nihayet arkamızda eskisi gibi o kadar kuvvetle Allah’ı hissetmiyoruz. Hülâsa huzursuzuz, onun için…”(Mücevherlerin Sırrı, s. 211)
Sonunda içindeki o iki adam kavga ede ede anlaşıyorlar, teklikte karar kılıyorlar.
Leyla Yıldız
Kaynakça
Baydar, M. (1955, I Ağustos). “Ahmet Hamdi Tanpınar Anlatıyor”, Varlık, sy. 421, s. 6-7.
Enginün, İ; Kerman, Z, (2008). Günlüklerin Işığında Tanpınar’la Başbaşa, İstanbul: Dergâh Yayınları.
Tanpınar, A. H. (2003). Sahnenin Dışındakiler, İstanbul: Dergâh Yayınları.
– (2004). Mücevherlerin Sırrı, hzl. İlyas DirinTurgayAnar-Şaban Özdemir, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.
– (2009). Huzur, (17. baskı). İstanbul: Dergâh Yayınları.
– (2011). Edebiyat Üzerine Makaleler, (Haz. Zeynep Kerman). (9. Baskı). İstanbul: Dergâh Yayınları.
– (2012). Saatleri Ayarlama Enstitüsü, (18. baskı). İstanbul: Dergâh Yayınları.
– (2015). Beş Şehir, (34. baskı). İstanbul: Dergâh Yayınları.
– (2015). Hikâyeler, (12. baskı). İstanbul: Dergâh Yayınları.
– (2018). Bütün Şiirleri, (23. baskı). İstanbul: Dergâh Yayınları.
– (2018). Mahur Beste, (20. baskı). İstanbul: Dergâh Yayınları.
Tanpınar’ı tanıdım. Ne güzel bit yazı.