İnsan bazen hiç kazanmadığı bir savaşın galibiyetini kutlarken gömülür. Bu bir ecel değil, bir çöküştür. Kimsenin fark etmediği, kimsenin durdurmadığı bir çöküş. Kaybetseydim yaşardım diyorum şimdi. Çünkü bazı yenilgiler insanı hayatta tutar. Kazanmak ise çoğu zaman yanlış bir ısrarın, gereksiz bir direnişin madalyasıdır. Bizi toprağın değil, zihnin gömdüğünü çok geç anlıyoruz. Zihnimize nakış nakış işlenen her bilgi, her doğru, her nasihat bir yük gibi çöktü omuzlarımıza. Bilmek kutsallaştırıldı; ama bilmenin insana ne yaptığı, onu nereye sürüklediği kimsenin meselesi olmadı. Öğrendikçe hafifleyeceğimizi sandık. Oysa her yeni bilgi, içimizde biraz daha yer kapladı; nefes alacak boşluğu daralttı. İyilik adına yapılan ne varsa, çoğu iyi niyetliydi belki ama sonuçları masum değildi. İyilik, her zaman iyileştirmiyor. Bazen vicdanın boynuna bağlanan bir taş gibi insanı aşağı çekiyor. Düzeltmek istedik, uyarmak istedik, doğruyu anlatmak istedik. Sonra fark ettik ki herkesin doğrusu, bir başkasının zihninde kalıcı bir hasara dönüşebiliyor. Bütün bunlar yaşanırken mutlu olmak istedik. Olmadı. Sonra ondan da vazgeçtik. Birazcık huzur istedik. O da fazla geldi. En sonunda sadece sessizlik ister olduk; herkesi kendimizden uzaklaştırarak. Çünkü insan, kalabalıkta değil; kalabalığın beklentilerinde yoruluyor. Oysa huzurun ne olduğunu biliyorduk. Huzur; bir diz, bir omuz, bir dostla içilen kahveydi. Yan yana susabilmekti. Aynı anda gülmeye gerek duymadan, aynı anda susabilmekti. Bunu çok iyi bildiğimiz hâlde, bir köşeye çekilip dalgaları izlemek istedik. Yağmurun sesini dinlemek, rüzgârı tenimizde hissetmek, toprağın kokusunu içimize çekmek arzusu duyar olduk insanların zihnimize verdiği hasar yüzünden. Çünkü insanlardan gelen gürültü, doğanın sessizliğinden daha ağır gelmeye başladı. Bu bir kaçış değildi aslında; bir korunma biçimiydi. İnsanların sözleri, yargıları, beklentileri zihnimizde onarılmaz çatlaklar açtı. Her cümle bir iz bıraktı, her temas biraz daha aşındırdı bizi. Bir noktadan sonra insan, kendini savunmak için geri çekiliyor. Daha az konuşuyor, daha az anlatıyor, daha az açıklıyor. Çünkü anlatmak da yoruyor insanı; yanlış anlaşılma ihtimali, anlaşılmaktan bile daha ağır geliyor. Bize konuşmayı öğrettiler, susmayı değil. Haklı çıkmayı öğrettiler, anlamayı değil. Cevaplar biriktirdik; ama soruların yükünü kimse taşımadı. Bilmenin bizi büyüteceğine inandık. Oysa bilmek çoğu zaman yalnızlaştırdı. Her şeyi bilen ama kimseyle yan yana duramayan insanlar olduk. Şimdi dönüp baktığımda anlıyorum: Her şeyi bilmek değil mesele. Bazı şeyleri bilmemeyi seçebilmek cesaret istiyor. Unutmak, vazgeçmek, geride bırakmak… Belki de yaşamak, biraz eksik kalmayı göze almakla mümkün. Mutluluktan, huzurdan, hatta bazen insanlardan. Kaybetseydim yaşardım dememin sebebi bu. Kazanmak, insanın kendini kaybetmesinin en kestirme yolu. İnsan, ancak vazgeçtiği yerde nefes alabiliyor
Nasıl da şu anki ruh hâlimi tam anlamıyla yansıtıyor bu yazı… Kalemine, yüreğine sağlık ❤️
Teşekkür ederim. Bir kişinin bile ruhuna dokunabildiysem ne mutlu bana.
Düşündüğümün dile getirilmiş halı. Ha mutlu olduk mu? Hayır
Zaten bir yazıyı güzel yapan içimizden geçenin kelimelere dökülmüş hali olmasıdır