Depremin 5. gününde, Cumartesi gece saat 12.30, Elbistan Yaşam Hastanesinin yanında yaktıkları ateş başında -10 derecede ısınmaya çalışan iki amca, gözleri yaş, gönülleri keder dolu… Evleri yıkılmış, evlatlarını, torunlarını kaybetmişler. Hal, hatır sorduk, mütevekkiller iliklerine kadar. Nakit yardım teklif ettiğimizde “Hayır gardaşım, paramız var, ama hanımların sırtında mont yok, ayaklarında yazlık ayakkabı, bunlar varsa iyi olur, parayı başka ihtiyaç sahiplerine verin” dediler. Yutkunduk, gözlerimiz doldu, teyzelerin ihtiyaçlarını sağlayıp oradan ayrıldık, boğazımızda yumruk gibi acılarla… Hastanedeki doktor arkadaşlar ve Özel Harekatçı kardeşlerimiz ertesi gün dağ köylerine gidecekler erzaklarla. Acil ihtiyaçlardan bir kısmını kamyondan ve araçlarımızdan onlara aktarıyoruz. Zaten sizin araçlar oralara çıkamaz kardan dolayı diyorlar. Hastanede doğalgaz yok, sular donmuş, ısıtıcılarla hizmet etmeye devam ediyorlar cansiperane, uykusuz ve yorgun…
Elbistan’da bir cadde, saat 2.00, bir ses duyulmuş enkaz altında, hemen oraya koşuyoruz, bir can kurtulur mu diye dua etmek için, nefes alırsa sevinmek için. AFAD ve diğer ekipler canla, başla çalışıyorlar, sırayla derme çatma ateşlerin etrafında soğuktan donan ellerini ısıtıp tekrar cesaretle, hiç korkmadan dalıyorlar enkazın altına, herkeste bir umut…
Yer Elbistan çadır kenti, yaklaşık 600 çadır var burada. Gece saat 3.30, asker kardeşlerimiz -14 derece soğukta, yaktıkları ateşin başında ısınmaya çalışıyorlar. Ateşlerini bizimle paylaştılar hem ısındıkları, hem de yüreklerindekini. Depremin ikinci gününde çadır kentin tamamı doluyken şimdi üçte biri kalmış ailelerin. Soba sayısı sınırlı, elektrik sadece sokak aydınlatması için var. Seyyar tuvaletler donmuş, atıklar donmuş, tahliye yok, sular donmuş. Vaziyet içler acısı ve sağlıksız. Saat 04.30 arabada uyuyalım diyoruz, içerisi -8, dışarısı -16 derece. Soğuktan ve sürekli sarsıntıdan uyuyamıyoruz. Kalbimiz acıyor, kalbimiz sıkışıyor.
Ertesi gün Şehit İbrahim Kargı İlkokulu’ndan yaşam merkezine dönüştürülen yere gidiyoruz. Devlet burada, asker burada, AFAD arazi araçlarıyla burada, UMKE burada. Düzenli, tertipli bir koordinasyon var. Başlarında Cumhurbaşkanlığından görevlendirilen Yılma Gümüş ve Salih Bayraktar kardeşlerimiz, Varolsunlar. Depremzedelere aşevi kurulmuş bahçede, 7/24 hizmet veriyor. Tüm yardım araçları içeri alınıp Mehmetçiklerimizin omuzlarında her sınıfta ayrı malzemeler olmak üzere (Tüpler, ocaklar, halılar, sobalar, ısıtıcılar, kuru gıdalar, çikolata ve gofretler, kadın/erkek/çocuk kıyafetleri, çocuk bezleri, hijyenik malzemeler, mamalar, hatta hayvanlar için mamalar ve yiyecekler) tanzim edilip yerleştiriliyor. Adeta bir açık büfe gibi planlanmış. Vatandaşlar belli sayılarda gruplar halinde girip ihtiyaçlarını alarak çıkıyorlar. Bağırma yok, çağırma yok, yağma yok, bilakis saygı, hürmet, şefkat ve merhamet var…
Tekrar çadır kente dönüyoruz. Bizim kamyonun içerisindeki malzemeler (tüpler, ocaklar, yataklar, battaniyeler, kıyafetler, termal içlikler, botlar, mamalar vs.) neredeyse tükenmiş hamdolsun. Biz de bize emanet edilen nakit yardımı yapmaya çalışıyoruz. O kadar zor ki insanlara “paraya ihtiyacınız var mı?” diye sormak ve inanın o kadar zor ki cevap alabilmek. Herkesin yüzünde tarifsiz bir keder, acı, hüzün. Aile bireyleri sayısına göre yardımları sahiplerine ulaştırıyoruz.
Ve bir köşede zayıf, yorgun genç bir hanım kardeşimiz, ayaklarında terlik, sırtında ince bir hırka, o soğukta… Yüzü keder dolu, gözleri ağlamaklı. Yardım mekânından 20 metre kadar uzakta sadece duruyor, belli ki isteyemiyor pek çokları gibi… Yanına gitmek gerek, öyle yaptık. “Paran var mı kardeşim?”, “yok” bile diyemiyor, yüzüme bakamıyor. Israr ediyorum, “yok, ama alamam” diyor, “ben isteyemem ki”. “Olsun ablam bak buraya gönderenler bize de sana da kızarlar” diyorum, elini titreyerek uzatıyor, sonra ağlayarak geri çekiyor, Allah’ım bu nasıl bir hâl… Kızıyor gibi yapıyorum sonra “Bak ablam, bu bizim size borcumuz, bu Allah’ın emriyle sizin bizdeki hakkınız, müsaade et borcumuzu ödemeden bizi geri gönderme” diyerek ancak ikna edebiliyorum… Sonra 75 yaşlarında bir amcamızı görüyoruz, neredeyse aynı diyaloglar. Bu nasıl onurlu bir millet, bu nasıl vakur bir millet… Şükür ki böyle bir milletin evladıyım… Onlar gidiyor, biz artık kendimizi tutamıyor, ağlıyor, ağlıyoruz…
Dönüş yolundayız artık. Dilimizde dualar ve hep o cümle; “BU BİZİM SİZE BORCUMUZ”