Çarpıcı bir tespitte bulunuyor Baudrillard: “Ütopya gerçekleşti; tüm ütopyalar gerçekleştiği halde, tuhaf bir şekilde, sanki gerçekleşmemişler gibi yaşamayı sürdürmek gerekiyor.” Kafiyeli konuşmayı, ağdalı bir retorik içinde mest olmayı sevdiğimiz için eleştirel düşünme, zor sorular sorma çok hoşumuza gitmiyor. Çünkü kendimizi seviyoruz, sorduğumuz sorulara verdiğimiz cevaplardan çok memnunuz. Oysa anlamlı bir hayat inşasının şakaya gelir yanı yok. Ak Parti iktidarında yaklaşık çeyrek asır geçti. Çoğu insan farkında değil gibi görünüyor ama ütopya gerçekleşmiş oldu. Ancak bu gerçekleşen ütopya aynı zamanda insanlara, Baudrillard’ın tespitiyle bir ütopya gerçekleşmiş hissi, algısı da vermiyor. Çünkü ütopya öncesi ile sonrası arasında bir farktan bahsetmek neredeyse mümkün değil. Bunu en çarpıcı şekilde görebileceğimiz yer eğitim alanı.
Eskiden bürokratik yapılanmadan, küresel müdahaleden, ders içeriklerinin bize kast eder şekilde hazırlanmış olmasından bahsedilerek bir anlamda ütopya olarak bunların tasfiyesi öne sürülürdü. Ütopya gerçekleşti. Kimse bürokrasiden şikâyet edemez, Fulbright temalı bir gizemle eğitim sisteminin bağımlılığından bahsedemez ve içerik ile ilgili bir mazeret ileri süremez. Çeyrek asır geçtikten sonra hala bu minvalde konuşmalar yapılıyorsa -ki yapılıyor- o zaman dönüp kendimize, kendi gerçekliğimize bakmamızda yarar var. İçinde bulunduğumuz koşulların hangi özelliklere sahip olduğunu bilemediğimizde, söz konusu gerçekliğin dinamiğini kavrayamadığımızda elimizdeki ütopyaların statükonun muhafazasına ve müdafaasına dönük çalışan bir işlev göreceğini elbette fark edemeyiz. Ne tür bir cendereye alındığımızı, anlamsız bir bünyeye dönüştürüldüğümüzü anlayamayız.
Burada mesele, siyaset, siyasi iktidar vs. gibi düşünülmemeli. Sorunumuz çok daha derin, çok daha kapsamlı ve çok daha önemli. Maalesef siyaset Türkiye’de sorunları perdeleyen bir işlev görüyor. Bunu siyaset kurumunun kendisi de tercih ediyor. Siyaset üzerinden kendi sorumluluklarından kaçan geniş toplum kesimleri de yapıyor. O veya bu, şu veya bu sebeple fark etmiyor. Nihayetinde elbirliğiyle Türkiye bir çözümden, bir çözüm arayışından, kendi gerçek sorunları ile yüzleşmekten alıkonuluyor. Böyle olunca da gerçekleşen ütopyadan bir hayır gelmediği gibi eski köhnemiş düzenin aynıyla hayatına devam ettiği sevimsiz gerçeğiyle de anlamlı şekilde yüzleşemiyoruz. Uyutan bir anlatı içinde aşinası olduğumuz ezberlerimizle döne döne bina okumayı tercih ediyoruz.
Abdulbaki DEĞER