Güzel Türkçemizde bazı kelimeler vardır ki insana huzur verir. “Gönül” kelimesi de bunlardan biridir.
TDK Güncel Türkçe Sözlük bu güzel kelimeyi şöyle tanımlıyor:
– Sevgi, istek, düşünüş, anma, hatır vb. kalpte oluşan duyguların kaynağı – İstek, arzu.
Gönül, kalpte oluşan güzel duyguların kaynağı olduğuna göre kalp kelimesinin tek başına onun yerini tutmadığı aşikâr. Oysaki Türkçemizde gönül kelimesiyle karşılanan yüzlerce kavram, yabancı dillerde sadece kalp kelimesiyle ifade edilmekte. Bu durum, dilimizin ne kadar güçlü olduğunu ifadeye yeter de artar bile. Öyleyse gelin gönülden gelen bir coşkuyla haykıralım: Yaşasın Türkçe! Yaşasın Türkçenin gani gönüllü sevdalıları!
***
Neden her gönülde çiçekler açtırır bu kelime, bilirsiniz elbette ama gönlümden geçenleri paylaşayım sizinle, paylaşayım ki sizin de gönlünüz hoş olsun:
Bu kelime bir gönüle süzüldü mü insanın içine çöreklenen fırtınalar anında diniverir; gel-git’ler, yerini durgun ve berrak sulara bırakır; asık suratlar gülen yüzlere dönüşür.
Gönül gönüle vermek deriz ya bu duyguyu tarif etmeye bile hacet yoktur. Gönül gönüle veren insanlar, varlıklarını birbirlerinin gönüllerinde eritmişlerdir. Artık onlar iki bedende tek can, iki canda tek beden olmuşlardır. Öylesine güzeldir onların hayatı, öylesine huzurlu ve öylesine muhabbet dolu.
***
Bazen de gönül ferman dinlemez. Cemre misali düştü mü bir başka gönüle, tutabilene aşk olsun onu. Leyla’nın hiç de güzel olmadığını söyleyen padişaha Mecnun’un cevabı ne güzeldir: “Padişahım, onu siz bir de benim gözümle görün!”
Bizim de şu mısraları aynı gönül hoşluğuyla yazmışlığımız vardır:
Canıma cemresi düştü Leyla’nın,
Bir görüşte ceylan gözünü sevdim.
Kalbime nakşoldu aşkı dünyanın,
Güzeller güzeli yüzünü sevdim.
Bu aşkın her cevri nimettir bana,
Kanlı gözyaşlarım rahmettir bana,
Mecnuna dönüşüm devlettir bana;
Derdimin dermansız hazzını sevdim.
Leyla ilk aşkımdı, son aşkım oldu;
Her zerreme Hakk’ın nimeti doldu,
Can gözüm Leyla’da Mevla’yı buldu;
Suretinden geçtim, özünü sevdim.
***
Gönül ferman dinlemiyor ama bunun sonucu bazen ağır olabiliyor. “İki gönül bir olunca samanlık seyran olur.” diyenler, tez zamanda saman çöpleriyle baş başa kalabiliyor. “Ah neyleyim gönül senin elinden/Her zaman ağladım gülemem gayrı” diyen türkü, ne için söylenmiş sanıyorsunuz? Gönlün yaramazlıkları yüzünden elbette. “Yaramazlık, gönlün tabiatında var.” diyebilirsiniz. Haklısınız, öyledir ama bu tatlı yaramazlığı dizginleyecek de akıldır. Demem o ki arada “gönül” bile olsa aklı devre dışı bırakmamak gerekiyor. Bilseniz ne güzel olur gönülle aklın birlikte yürümesi.
“Gönül gurbet ele varma/Ya gelinir ya gelinmez/Her güzele meyil verme/Ya sevilir ya sevilmez” Deryalarda yüzer bahri/Doldur ver içeyim zehri/Zalim gurbet elin kahrı/Ya çekilir ya çekilmez”
Gönül denen uçarı kuş, bu türküde olduğu gibi aklın öğüdünü dinlese fena mı olur? Fena olmaz ama o zaman da insanın içinden bir şeyler eksilir: Gönül yolculuklarının dayanılmaz heyecanı.
***
Gelin biz yine gönlümüzün izinden gidelim ve Neşet Ertaş Usta’nın türküsünü söyleyelim: “Gönül dağı yağmur boran olunca/Akar gözlerimden sel gizli gizli”
Gönül dağı, yağmurla boranla sarsılmaz da onu sarsan, kimi insanların gönül gözünden mahrum oluşlarıdır. Ah ne olurdu herkesin gönül gözü -Âşık Veysel gibi- açık olsaydı.
İşte o zaman gönül dağları yerinden oynamaz, işte o zaman gariplerin gözünden gizli gizli yaş akmazdı. İşte o zaman, sadece güzelliğine güvenen nice kadın, Âşık Veysel’in
“Güzelliğin on par’etmez
Bu bendeki aşk olmasa
Eğlenecek yer bulaman
Gönlümdeki köşk olmasa”
türküsüyle kendine gelir, güzellik ve aşkın ancak gönüldeki köşk sayesinde bir değer ifade ettiğini anlardı.
Gönül dağı demişken, 2020’nin ilk yıllarına damgasını vuran Gönül Dağı dizisinden bahsetmeden olmaz. Kanaatimce bu dizinin bu kadar çok sevilmesinin sırlarından biri de oyuncuların rollerini gönülden oynamaları, senaryonun herkesin gönlüne hitap etmesi gibi unsurların yanında “gönül” gibi güzel bir isme sahip olmasıdır.
***
İnsanlar içinde en çok kimi severim bilir misiniz? Alçak gönüllü olanı. Kibirden, gururdan uzaktır onlar. En ufacık bir başarıda “Alçak dağları ben yarattım!” dercesine dolaşırlar. Burnu Kafdağı’ndadır onların, ayakları yere basmaz bir türlü.
Hâlbuki Yüce Allah, İsra suresinin 37. ayetinde ne güzel buyurmuş:
“Yeryüzünde böbürlenerek dolaşma! Ne yeri yarabilir ne de dağlarla boy ölçüşebilirsin.”
***
Bir de “gönül koymak” var insanoğlunun hayatında. Sevdiği birinden ummadığı bir davranış gören kişilerin başvurduğu bir yoldur bu. Sanılmasın ki birine gönül koyan insanların, o gönül bilmeze verecek daha sert bir cevapları yoktur. Vardır elbette ama onlar da aynı hataya düşüp karşısındaki insanın gönlünü kırmak istemezler de o yüzden böyle davranırlar. Ama inanın, haklı bir sebeple gönül koyan birinin çehresindeki buruk ifade, yüzlerce tekmeden daha tesirlidir. Ya, karşıdaki insan bu tavırdan etkilenmez, bildiği kırıcı yollara devam ederse? Onların kalbi taşlaşmışsa yapacak bir şey yok. Böyle taş gibi bir kalpte gönülden bahsetmek de zordur. Yine de biz zor olanı seçelim, dua edelim de o taş kalplerde bile gönül çiçekleri boy versin.
***
Mademki gönül kavramına bu kadar önem veriyoruz, onu baş tacı etmeli değil miyiz? Bu, her zaman böyle olmuyor. Maalesef bazı kişiler gönül kırmayı bir marifet sayıyor. Üstelik bundan pişman da olmuyorlar. Daha vahimi nedir biliyor musunuz? Gönlünü kırdığı insanların omuzlarına basarak yükselmek, onlar için sıradan bir “yükselme” aracı oluyor. Komutan ve düşünür olarak ünlenen Sun Tzu’nun Savaş Sanatı adlı eseri, insanlık tarihinin en eski strateji kitabı olarak kabul ediliyor. Bugün, “beyaz yakalılar” olarak tanımlanan kimi üst düzey yöneticilerin bu kitaptan öğrendiği metotları günlük hayatlarında – acımasızca- kullandıklarını görülüyor. Keşke bu metotlar, sadece “savaşlarda” kullanılsa, daha doğrusu hiç savaş olmasa da bunlar hiç kullanılmasa.
Gönül yapmak yerine gönül kıranları Yunus Emre ustamız ne de güzel vasfetmiş:
“Gönül Çalap’ın tahtı
Çalap gönüle baktı
İki cihan bedbahtı
Kim gönül yıkar ise”
Hele bir de çevresinde dindar olarak tanınan, günde beş vakit namazını nafile ibadetlerle çoğaltan kimsenin gönül kırması yok mu akıl alacak iş değildir bu.
Koca Yunus, bunlar için de söylemiş, görelim ne söylemiş:
“Bir kez gönül yıktın ise Bu kıldığın namaz değil Yetmiş iki millet dahi Elin yüzün yumaz değil”
***
Bu uzun bahsin sonunu, bu satırların yazarına bırakalım:
“Yetiş gül ağacım beni bana ver,
Yoksa bu dünyada kaybolacağım.
Ilık nefesinle canevime gir,
Yeniden yeşersin gönül ocağım,
Yoksa bu dünyada kaybolacağım.”
***
Sevgili gönül dostları,
Her birinize gönül dolusu sevgilerimi sunuyorum. Gönül bahçemin her daim açık, gönül soframın her daim hazır olduğunu bilmenizi isterim. Ne zaman isterseniz buyurun gelin.
Yusuf DURSUN
Çekmeköy/İstanbul