eğitim,öğretim,terbiye,talim,Meb,Üniversite,öğrenci,öğretmen,muallim,öğretim üyesi,maarif,aile,
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Ankara
Az Bulutlu
22°C
Ankara
22°C
Az Bulutlu
Çarşamba Az Bulutlu
22°C
Perşembe Az Bulutlu
24°C
Cuma Açık
26°C
Cumartesi Açık
28°C

Ders Veren Türküler

Ders Veren Türküler

YUSUF DURSUN

İnler Veysel arı gibi,

Bülbüllerin zârı gibi,

Turnalar katarı gibi,

Türk’üz türkü çağırırız.

Âşık VEYSEL

“Türk’e ait” anlamına gelen türkü,  sosyal hayatımıza öylesine sinmiştir ki neredeyse onsuz bir hayat düşünülemez olmuştur.

Bize bizi anlatan türkülerin âdeta soframıza katık olduğunu söylesek, abartmış olmayız.

Gönül coğrafyamızın her yöresini farklı ezgilerle bezeyen türküler, pek çok özelliklerinin yanında bir de “ders verme” yönüyle öne çıkar.

Kimi türküler açık açık verir bu dersi, kimileri üstü kapalı anlatır diyeceğini.

Bu yönüyle türküler, bir eğitim modeli olarak da değme modellere taş çıkarır.

Birkaç örnekle bu düşüncemizi açmaya çalışalım:

Bir Çanakkale Zaferi’miz vardır. Onunla gurur duyar, zaferin mimarlarını hayırla yâd ederiz. İsteriz ki bu zaferin ruhu, gelecek kuşaklara da aktarılsın; torunlarımız bu zaferin şifrelerini idrak ederek büyüsün. Bu münasebetle aradan geçen yüz yılı aşkın bir sürede konuyla ilgili yüzlerce kitap kaleme alınmış, binlerce bilimsel toplantı yapılmış, yüz binlerce öğrenci şehit kokulu mekânlara götürülmüştür. Bütün bunlar çok güzeldir ancak kanaatimce hiçbiri Çanakkale Türküsü kadar insanın ruhuna işlememiştir.

Aziz milletimiz bu türküyle öğrenmiştir Mehmetçiğin “düşmana karşı” gidişindeki sırrı.

Bu türküyle öğrenmiştir ana babaların askere gönderdikleri evlatlarından ümit kestiğini. Olsun demiştir analar; varsın kınalı kuzum kurban olsun, yeter ki vatan kurtulsun. O yüzden saçlarını kınalayarak göndermiştir yavrusunu askere. Ve bir Kastamonu türküsü, yüreğimize yüreğimize işleyerek hatırlatmıştır bize bu gerçeği:

“Çanakkale içinde aynalı çarşı
Ana ben gidiyom düşmana karşı
Of gençliğim eyvah.

Çanakkale içinde bir dolu testi
Analar babalar umudu kesti
Of gençliğim eyvah.”

***

Çoğumuzun 1900’lü yılların başında Yemen ellerinde olup bitenden haberi bile yoktur ancak “Yemen türküsü” hemen herkesin dilindedir.

“Havada bulut yok bu ne dumandır?
Mahlede ölen yok bu ne figandır?
Şu Yemen elleri ne de yamandır.

Ano Yemen’dir, gülü çemendir,
Giden gelmiyor acep nedendir?”

Bu türküyle dile gelmiştir savaşın acımasızlığı.

Bu türküyle dile gelmiştir hasretin yürek burkan hikâyesi.

Gencecik civanların Yemen ellerinde savaştan önce açlıktan kırıldığı bu türküyle hafızalara işlenmiştir.

***

Türküler, memleketin hâlini kitaplardan daha güzel anlatır çünkü türkülerde hile, hurda yoktur. Ne demişti Bedri Rahmi Eyüpoğlu?

“Ah bu türküler/Köy türküleri/Dilimizin tuzu biberi/Memleket ahvalini onlardan sor/Kitaplarda değil, türkülerde ara Yemen’i/Ben türkülerden aldım haberi/Ah bu türküler hilesiz hurdasız…”

***

Türkiye Cumhuriyeti devletimizin sınırları bellidir. Türküler ise sınır tanımaz. Çoktan beri kaybettiğimiz yerlerden öyle bir ses verir ki yüreğimiz sızlar, göz pınarlarımız hüzün dolu yaşları daha fazla taşıyamaz olur.

Mesela şu türkü, Kerkük’le Erbil’e hasret çeken gönüllerde neler uyandırmaz ki:

“Kerkük’ten yola çıkak

Varak Erbil’e Erbil’e

Altundan köprü kurak,

Varak Erbil’e Erbil’e

Ana baba yurdumuz

Bilmedi kimse kadrimiz

Unutak öz derdimiz

Varak Erbil’e Erbil’e.”

Evet, bu türkü bize öz derdimizi unutturur. Artık tek derdimiz, sınırlarımızın dışında kalan bu topraklarda yaşayan kardeşlerimizle hemdert olmaktır.

***

Bir Huşeng Azeroğlu vardı, rahmetli. Yaklaşık kırk yıl öncesinden kırk yıllık dostumuz gibi boy göstermişti Türk televizyonlarında. Öyleydi hatta dostumuzdan öte, kardeşimizdi o bizim. O heybetli duruşuyla tefine vura vura ne de güzel söylemişti:

“Serin sulu bulaklardan,

Lale renkli yanaklardan,

Bal süzülen dudaklardan,

Size selam getirmişem.”

Aynı yıllarda hatta daha öncesinden söylenen bir türkü daha vardı:

“Çırpınırdı Karadeniz,

Bakıp Türk’ün bayrağına.

Ah ölmeden bir görseydim,

Düşebilsem toprağına.”

Bu bir türkü değil, üzerine ölü toprağı serpilmişlerin yüreğine saplanan mızraktı sanki. Bu türküyü dinleyip de doludizgin atlarla dönülmeyen seferlere çıkmamak mümkün değildi.

Tarın yanık tınısıyla yüreğimizi titreten bu türküler, Azerbaycan Türkü kardeşlerimizle aramızda köprü olmuştu. Ne güzel bir duyguydu bu. Köprünün altından -olumlu anlamda- çok sular geçmiş ve Azerbaycan, artık bağımsız bir devlet olarak tarih sahnesindeki yerini almıştı. Bu başarıda insana unutulmaz dersler veren türkülerin payı hiç de az değildi.

***

Daha başka neler öğrenmedik ki türkülerden:

Acı çekmenin insana mahsus bir özellik olduğunu, ancak acı çekmeyen bir yüreğin bütün olabileceğini bir Yozgat türküsünden öğrendik mesela:

“Çamlığın başında tüter bir tütün,

Acı çekmeyenin yüreği bütün.

Ziya’mın atını pazara tutun,

Gelen geçen Ziya’m ölmüş desinler.”

Bir konuda tek taraflı verilen hükümlerin ne gibi sonuçlar doğurabileceğini, şu yanık Erzurum[1] türküsünden daha etkili kim öğretebilirdi bize?

“Bunca diyar gezdim gözlerin için,
Niye küstün bana el sözü için?


Çektiğim gönül elinden,
Usandım gurbet elinden.

Hiç kimse bilmez hâlimden,
Uyan Suna’m uyan derin uykudan”

Bir Kırşehir türküsü vardır, “Nerede bir türkü söyleyen görürsen korkma, yanına otur. Çünkü kötü insanların türküleri yoktur.” diyen Neşet Ertaş’ın okuyup sevdirdiği. İşte biz ondan öğrendik sevenin sevdiğine nasıl bağlanması gerektiğini.

“Mühür gözlüm seni elden,
Sakınırım kıskanırım.
Uçan kuştan esen yelden,
Sakınırım kıskanırım.”

Memleketimizi taşına toprağına kurban olacak kadar sevmemiz gerektiğini şu güzel Elazığ türküsü öğretti bize:

“Kar mı yağmış şu Harput’un başına?

Kurban olam toprağına taşına.”

Başımıza hangi dert gelirse gelsin, sığınacak yegâne makamın Mevla olduğunu bir Erzincan türküsünden öğrendik:

“Gurbet elde bir hâl geldi başıma,

Ağlama gözlerim Mevla kerimdir.

Derman arar iken derde düş olum,

Ağlama gözlerim Mevla kerimdir.”

***

Türküler bize bizi anlatır demiştik ya bir şey daha diyelim: Hangi tür müziği seversek sevelim, önce türkü dinleyelim. Bir adım daha ileri giderek diyelim ki okullarımızda her öğrenciye mutlaka beş-on türkü öğretelim. Ah, bir de bağlama çalmayı öğretebilirsek onlara ne güzel olur!


[1] Bu türkü TRT kayıtlarına göre 3163 repertuar numaralı, Erzurum yöresinden Haydar Telhüner’e aittir. Derleyen ve notaya alan Ali Canlı’dır. (Kaynak: Osman Aydoğan’ın Şehriyar isimli internet sitesindeki yazısı.)

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.