Yılbaşı denilince aklıma miladi yılların birinin bitip diğerinin başlaması geliyor. Artık eskidiği düşünülen koskoca bir yıl, mazinin acımasız sayfaları arasına gömülmüş, yerine “taptaze” bir yıl kurulmuş, âdeta insanlığın önüne bembeyaz bir sayfa konmuştur. Bu beyaz sayfanın herkese, hayallerin gerçek olduğu bir hayat sunması ümit edilir. Savaşlar son bulacak, geçim derdi bitecek, hiçbir çocuk açlıktan ölmeyecek, herkes birbirine sevgiyle yaklaşacak, her konuda olduğu gibi siyaset alanında da sürekli bir bahar havası yaşanacaktır. Bütün bunlar ve daha fazlası, yılbaşında dilek tutanların gönlünden geçebilir fakat bunun kıymeti harbiyesi ne kadardır?
Güzel şeyler hayal etmek, elbette iyidir. Öyle olmasaydı Yahya Kemal Beyatlı, Deniz Türküsü isimli şiirinde “İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar.” mısraını söylemezdi. Ben derim ki elbette güzel şeyler hayal edelim fakat önce hayalimizin altını doldurmaya bakalım. Aksi hâlde iyi bir “hayalperest” olmaktan öteye gidemeyiz.
İsterseniz, günümüzde kutlanan hâliyle yılbaşı gerçeğini düşünerek başlayalım hayallerimizin altını doldurmaya. Yılbaşını, sıradan bir gün olmaktan çıkarıp ona derin anlamlar yükleyen kişiler, o güzelim hayallerine -aksine davrananları tenzih ederek söylüyorum- alkol duvarını aşarak ya da nefsinin her isteğine sınırsız özgürlük tanıyarak mı ulaşacaklar?
Devam edelim yılbaşı gerçeğini düşünmeye:
Mesela yılbaşı denilince aklıma, inşa edilmeye çalışılan hayal binasının çürük temelleri geliyor. Haliyle büyük ümitlerle atılan böylesi bir temel aradan geçen bir yılın ardından yerle bir oluyor ve yerini büyük bir coşkuyla karşılanan yeni yıla bırakıyor. Ne yazık ki bu kısır döngü böyle sürüp gidiyor, yılbaşının mahmurluğundan uyanan insanlar kendilerini büyük bir boşluk içinde buluyor.
Yılbaşı denilince aklıma ister istemez “Noel Baba” geliyor. Hristiyan bir din adamı etrafında oluşturulan bu figür, günümüzde misyonerliğin boyutunu gözler önüne sermesi bakımından dikkat çekiyor. Evet, Noel Baba, dünyanın bütün çocuklarına hayali hediyeler sunarak Hristiyanlığın ne kadar yüce bir din olduğunu anlatmaya çalışıyor. Üstelik bunu her yıl artan bir enerjiyle yapıyor.
Yılbaşı denilince aklıma bir de “Nail Baba” geliyor. Hani, Sami Hazinses olarak tanınan Samuel Agop Uluçyan’ın beyaz perdede canlandırdığı Nail Baba. Ülkemizde yabancı hayranlığının ne boyutlara vardığını anlatan hazin bir örnek.
Yılbaşı denilince Mehmet Âkif Ersoy’un şu mısraları geliyor aklıma:
“Ya Rab! Böyle mi olacaktı, benim cennet yurdum?
Baktım da etrafıma yalnızım, ağladım durdum.
Bir mânâ veremedim, şu milâdî yılbaşına!
Şaştım da kaldım, Müslümanların vah telaşına!
Çevirdim başımı, nereye ettimse bir nazar.
Gördüm ki, Noel için hazır, yer-yer çarşı-pazar.
Yurdumu işgal eylemiş, şu garbın safsatası,
Kiminin maymunu var, kiminin “Noel babası!”
Yılbaşı denilince aklıma Necip Fazıl Kısakürek’in Ahşap Konak adlı tiyatro eseri geliyor. Bilindiği gibi bu eser, giderek yozlaşan ve ahlaki değerlerinden uzaklaşan bir toplumun içler acısı hâlini anlatan bir temsildir. Ahşap Konak, her katında üç neslin ayrı ayrı fakat bir arada ve aralarındaki korkunç anlayış ve yaşayış uçurumu içinde yaşadığı 1950 sonrası Türk cemiyetinin tezatlar içindeki durumunu sembolize etmektedir. Üstat, Muhasebe adlı şiirinde bu durumu şöyle döker mısralara:
“Üç katlı ahşap evin her katı ayrı âlem!
Üst kat: Elinde tespih, ağlıyor babaannem,
Orta kat: (Mavs) oynayan annem ve âşıkları,
Alt kat: Kız kardeşimin (Tamtam) da çığlıkları.”
Yılbaşı denilince aklıma, Sevgili Peygamberimizin, “Kişi dostunun dini üzeredir. Öyleyse her biriniz, kiminle dostluk kuracağına dikkat etsin.” şeklindeki hadisi geliyor. Aslında kendimize hayat düsturu yapacağımız bu sözdeki hikmeti anlamadan Hristiyan Batı’nın “yılbaşı kutlama” şekillerini benimseyen kardeşlerimiz adına üzülüyor ve onlar için dua ediyorum. İnşallah, bu yanlış yoldan dönerler.
Yılbaşı denilince aklıma bir de Millî Piyango geliyor. Hani, şu milyonların hayalini süsleyen kumar oyunu. Biliyorum, Millî Piyango her zaman çekilişler yapıyor ama yılbaşı çekilişleri bir başka. Aylar öncesinden başlıyor bunun reklamı. Öyle bir reklam ki heveslilerin âdeta akılları başlarından gidiyor. Büyük ikramiye bu sefer ona çıkacak, dünyanın bütün sorunları bir çırpıda bitecek, sadece kendisi değil uzak yakın bütün akrabaları abat olacak, hatta yapacağı yardımlarla bütün ihtiyaç sahiplerinin yüzü gülecek…
Büyük ikramiyenin hayaliyle yaşayan insanlar şöyle bir dönüp geriye baksalar işlerin hiç de sanıldığı gibi olmadığını görecekler. Mesela Millî Piyango’nun 2005 yılındaki çekilişinde biletine 5 milyon TL ikramiye çıkan Ahmet Bayram’ın ibretlik hikâyesini anlamaları zor olmayacak.
43 yaşındaki Ahmet Bayram, 9 çocuk sahibidir. 2005 yılbaşında çeyrek biletine 5 milyon liralık büyük ikramiye isabet eder. Ailesiyle birlikte memleketi Erzurum’dan Ankara’ya giden Bayram, 1 milyon 250 bin lirayı alır. İlk iş olarak kendine bir peruk satın alır. İstanbul’a yerleşen “talihsiz talihli” kendisini zor günlerin beklediğinin farkında değildir. Ailesinden uzaklaşır, bir gece kulübünde tanıştığı bir kadınla yaşamaya başlar. O kadından da bir çocuk bekleyen adam, Pendik’te ailesinin yaşadığı eve gider. Çok borcu olduğu için eşinden, üzerine yaptırdığı gayrimenkulleri satmasını ister. Eşi kabul etmez bu teklifi. Aralarında tartışma çıkar. Ahmet Bayram’ın çaresizliği onu çoktan bunalıma sürüklemiştir bile. Banyoya kapanan adam uzun süre dışarı çıkmaz. Banyo kapısını zorlayarak açan büyük kızı, gördüğü manzara karşısında şoka girer. Babasının cansız bedeni, kalorifer borusunda sallanmaktadır.
Biliyorum, Millî Piyango bileti almakta sakınca görmeyenler Ahmet Bayram ve benzerlerinin hazin sonlarının kendileri için örnek olmayacağını söyleyecekler ve dönüşü olmayan yolda yürümeye devam edecekler. Bu konuda en çok hayrete düştüğüm şey nedir biliyor musunuz? Haberciler, uzayıp giden bilet kuyruklarında bekleyen vatandaşlara, “Büyük ikramiye size çıksa ne yaparsınız?” diye sorar. İçlerinden bir kısmı, “Parayı hayır işerinde kullanacağım, cami bile yaptıracağım.” demezler mi, işte beni hayrete düşüren şey bu tür cevaplardır. Ne diyelim, Allah evvela bana, sonra da böylesi insanlara akıl fikir versin!
Gelin bu yılbaşında kendimizi ve aile hayatımızı gözden geçirelim. Aksayan yanlar varsa, gönül dergâhımızda düzeltelim onları. Ve kaç yaşında olursak olalım eşimizin kulağına, Sezai Karakoç’un şu mısralarını fısıldayalım:
“Sen bana yeni yılsın her dakika,
Her dakika bir yaşıma daha giriyorum.”
Gelin bu yılbaşında ölmeden önce ölmeyi deneyelim. Tefekkür içinde yepyeni hayaller kurup yepyeni kararlar alalım. Cennet vatanımızın, aziz milletimizin, yüce dinimizin hayrına olsun bu kararlar. Dünya tarlamıza atacağımız böylesi tohumlar, ahiret yurdunda yüzümüzü güldürsün.
Bu duygularla yeni yılınızı tebrik ediyorum.