Bir düşünceyi ya gelenekten çıkarıp ona yeni bir format vererek sürüme sokmak ya da bir yeniliğin gelenekle bağlantısını kurmak gerek. İkinci yol yani bir yeniliğin gelenekle bağlantısını kurmak sorunlara yol açabilir; çünkü bir süre sonra zihnin bulanıklaşmasına, ardından, gerçek fikrin ortadan kalkmasına neden olur. Mesela demokrasiden istişareye giden bir yolda kaybeden istişare, kazanan demokrasi olur. Buna karşın istişareyi yönetim haline getirmek, yani kurumsallaştırmak geleneğin devam etmesine yol açar. Şu halde gelenek kurumsallaşırsa derde deva olurken; yeni haller kurumsallaşırsa gelenekler ortadan kalkar. Örneğin geleneğimizdeki eğitimin mekân anlayışının somut hali olan medresenin biçimi kurumsallaşamadığından yaşayamadı yahut yeni bina sistemi kurumsallaştırıldığından medrese yapı biçimi okulların inşasında model olamadı.
Türk aydınının moderniteye yenilgisinin en büyük göstergesi gelenekle şimdi arasındaki bağlantısızlıkta yatar. Bizde bir meseleyi çözerken kendi geçmişine bakma geleneği Tanzimat’la ortadan kalktı. Çünkü meseleleri çözmek için tarihe değil batıya bakma geleneği o vakit başladı. Bağlantısızlık, bir süre sonra, bağımsızlık sorununu yarattı. Modern Türk aydınlarının kahir ekseriyetinin, tarihi, nostaljik bir malzeme olarak algılamasının altında bu “bağ kurmama kültürü” bulunmaktadır. Bu esasında kendi kendini sömürgeleştirme kültürüdür.
Batılılarda, bu durumun, önemsiz bir meselede bile kendini göstermesi bir alışkanlık haline geldiğini gösterir. Mesela İngiltere’de herhangi bir üniversitede liderlik diye bir konu anlatılırken, bunun mutlaka Antik Yunanla bir bağlantısı kurulur, oradan günümüze transferi yapılır; buna karşın Türk üniversitelerinde anlatılırken bu kavramın Rehber, İmam, Halife, Ülü’l-Emr, Melik, Seyyid, Mele, Müstekbir, Mütrafün gibi kavramlarla bağlantısını kurmak Türk aydınının /akademisyeninin aklına bile gelmez. Tıpkı İngiliz meslektaşları gibi o da bu kavramın Antik Yunanla bağlantısını kurar. Ya da bir batılı entelektüel, okumanın önemi üzerine konuşurken İncil’e atıfta bulunmaya çekinmez, buna karşın Türk aydını, aynı konuyu anlatırken (Kur’an’ın kelime anlamının okumak olmasına rağmen) Kur’an’la ilişki kurma ya aklına gelmez ya da bundan korkar. İşte bu bağlantı olmaksızın düşünme biçimi sömürgeleşmiş aydının özelliğidir.
Benzer durum Türk akademiyasında da var. Türk akademiyasında yazılan bir makalede batılı literatüre atıfta bulunulması teşvik edilirken kendi tarihsel kaynaklarına atıfta bulunmak zımnen yasaktır. Benzer şekilde üniversitelerde eğitimle ilgilenen akademisyenlerin edep, terbiye, ahlak gibi kavramları kullanmamaya alışmış zihinlere sahip olması, buna karşın etik, moral değerler, demokratik olmak/olmamak gibi ifadeleri böbürlenerek kullanmaları da akademiyanın sömürülmüş zihninin göstergeleridir. Bugün eğitim sisteminde yer alan her kurumun ve üniversitelerin hepsinin etik kurulu vardır ama ahlak kurulu yoktur. Sıradan bir akademisyen herhangi bir akademik toplantıda bir şeyin etik olup olmamasından bahsetmekten çekinmez ama aynı kişi o işin ahlakı olup olmamasından bahsedemez (Herhangi bir ikazda ise ahlak ile etiğin aynı şey olmadığını, etiğin ahlak felsefesi olduğunu ileri sürerek görüşünü savunmaya başlar. Böylelikle etiği ahlaka göre daha yüce bir yere koyduğunu bile fark etmez).
Bu örtük sömürgeleştirme süreci tüm hızıyla devam etmektedir. Türk aydını ve Türk akademiyasının batıya meftun olması nedeniyle Türk eğitim sisteminde öğrenim gören ilkokuldan doktora düzeyine kadar hemen hemen tüm öğrenciler kendisini, kültürünü, dinini, tarihini, edebiyatını bilmez. Bir İngiliz Kur’anı Kerime, Hz. Peygamberimize nasıl hitap ediyorsa öyle hitap etmekten büyük bir tarafsızlık hazzı duyar. Yani Hz Peygamber demekten gocunarak Muhammed; Kur’an-ı Kerime kutsal kitap der ve bunu da kendisine kalkan olarak verilen tarafsızlık zırhına bürünerek yapar.
Bu kültürle ve tarihle bağlantısızlık sadece kavramlarda ve hitaplarda değil inşaat, yol, okul, sınıf gibi hayata dair ne varsa hepsinin inşa edilmesinde görülen bir haldir. Bu girdaptan çıkılmalıdır. Ne yapılıyorsa, ne yazılıyorsa mutlaka kültürle ve tarihle bağlantıyı sürekli hale getirmek, alışkanlık hale gelmelidir. Bunun için özellikle sosyal bilimlerde tarihle bağlantısı kurulmayan tez ve makalelerin jürilerden geçmemesi sağlanarak başlangıç yapılabilir. Öğrenciye ödev hazırlarken de aynı tavır sürdürülebilir. Hangi alanda uzmanlaşmak isteniyorsa o alanın tarihiyle mutlaka bağlantı kurmak, akademik haysiyetin gereği sayılmalıdır. Zorunluluk olmadan alışkanlık kurulamadığını kabul etmek lazım. Mevcut haliyle rehber (yol gösteren) sandığımız eğitim rehzen (yol kesen) olmaya devam edecektir.
Kaleminize sağlık.
Ahlakın konuşuldu bir vasatta mütedeyyin konuşmacılar girişi Kant ahlakı diye yapmışlardı. Hela bazı ilahiyatçı yazarların yazıları tanrıdan geçilmiyor. O yüzden ruha hitap edemiyorlar diye düşünüyorum