Bizzat hikâyenin sahibinin ağzından;
Yetmiş yaşın üzerinde, uzun boylu, sarışın, karizmatik her yılın yüzüne bir apolet gibi kıdem
çizgisi çizdiği Aydınlı abimiz. Arkadaşımın babası olur kendileri. Olay gençliğinde meydana geliyor, 1940’lı yıllar. Altın vuruşun sahibi abimizin babası. Mekânı cennet olsun.
Gençliğin deli dolu yılları. Yanlış arkadaşlıklar, yanlış zaman, yanlış mekân ve ardı sıra gelen
hatalar. Başında bir kara sevdanın dumanları. Arkadaşlarıyla içmeye başlamış. Eve geç
saatlerde geliyor. Geceler, karanlığı ile kendisini sarmış. Eve her geç gelişte kapıyı mutlaka babası açıyor. Anne değil dikkatinizi çekerim. Kapıyı açan baba, kendisine hiçbir şey söylemiyor. Tek kelam, tek kelime yok. Sessiz, sözsüz bir ders bu ders. Altın vuruş dedim ya öyle bir vuruş.
Bu seremoni ne kadar devam ediyor bilmiyoruz. Gencimiz, geç saatlere kaldığı her gece zili
çalmak zorunda. Kendisine özel anahtar verilmiyor ki sessizce girip odasına geçsin. Kapıyı yine baba açıyor, sessizce, alkol kokan oğlunun kapıdan içeriye girmesini bekliyor, kim bilir babanın ruhunda, çocuğunu böyle görmek zorunda kalmanın sarsıcı fırtınaları kaç umut kulesini yıktı. Lakin altın vuruş yapacağından belli ki tek kelam etmiyor.
Abimiz kızına anlatmış bu hikâyeyi… Bir gece “yine çok içmişim” diyor. “Dereye yuvarlandım,
üzerim çamur oldu. Baba ocağına geldim. Zili çaldım. Babamın kapıyı açacağını biliyorum.” Ve
anlatmaya devam ediyor, gençliğinin kalın puntolu kalemle kader çizgisine babasının imzasını
attığı o geceyi. – Babam açtı kapıyı diyor. Tek kelime söylemedi. Dudakları kıpırdamadı. Lakin öyle bir bakış baktı ki… Öyle acıyarak. Ve öyle iğrenerek bir bakış atı ki… O bir çift alev bakışlı çakır gözler beni mıh gibi yerin en dip noktasına mıhladı. O an diyor, utancımdan yerin dibine girmek istedim. Ve o gece dönüşüm gecem oldu. Bir daha içmedim. Bir diğer hikâye Kasım dedeye ait. -1950′ li yıllar. Trabzon… Gençliğin hoyrat yılları… Arkadaşları kahvede masada oyundalar. Kendisini oyuna dahil ediyorlar. Kasım Dede eline almış kağıtları başlamış kumar oynamaya… Olacak bu ya, baba kahveden içeriye giriyor. Elinde deste kağıtları ile Kasım Dede ve baba göz göze geliyor… Belki de zaman duruyor o an… Kim bilir…Baba oğlunu o şekilde görünce çok rahatsız oluyor ancak tek kelime etmeden eve gidiyor. Eşine: “Ben Kasım’ı Allah’a kurbanlık ayırmıştım. (Dini hassasiyeti en yüksek çocuğu olduğu için) Lakin O da hınzır çıktı.” Diyor. Annesi Hatice Hanım, bu cümleyi dedeye söylüyor. Ne eksik ne fazla. Tek cümle. Altın vuruş… Dedem Alzheimer hastası olup pek çok şeyi unuttuğu zamanlarda bile bu hikâyeyi anlatır dururdu. Çünkü babası da kalın punto kalemlerle onun kader çizgisine. Çünkü o söz ile kendi imzasını atmıştı.
Sözlerimizin evlatlarımız üzerinde tesirli olabilmesi için, babalar ağırlığını korumalı.
Evin kadim reislerinin mevkileri sarsılmamalı. Eşler arasında saygı, hürmet esas olmalı. Ve
kendisine saygı gösterilen ailenin reisi olan baba; gerektiği zaman, gerektiği anda, gerektiği
dozda altın vuruşunu yapmalı. Baba’nın bulunmadığı ailelerde anneler bu rolü üstlenmeli…
Sözün tesiri; çok söylenmesinde değil, zamanında söylenmesindedir.
Babaların otoritesi öyle veya böyle ama çok derin sarsıldı. Bir söz yeterli oluyordu önceleri ama şimdi çok ciddi meselelerde bile kadınlar eşlerinin tepki göstermesi için iteklemek zorunda . Altın vuruşu öğrenmeleri lazım ya tepki vermiyorlar yada yerle yeksan ediyorlar arası olmuyor bir türlü .
Yorumunuz için teşekkür ediyorum kıymetli okurum. Sevgilerimle…