eğitim,öğretim,terbiye,talim,Meb,Üniversite,öğrenci,öğretmen,muallim,öğretim üyesi,maarif,aile,
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak

Burhanettin KAPUSUZOĞLU

1972 yılında Yozgat'ta doğdu. Yozgat Lisesi'nden sonra Kayseri Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nde mezun oldu. Eserlerinden bazıları: Bozoknağme, Seferberlik Mahşeri, Toprağa Can Ektiler, Böyle Dedi Yozgat, Yozgat'ın Üć Sırlısı, Yozgat'ta Zaman, Yozgat Medreseleri Tekke ve Zaviyeleri, Sarı Saltık Makamları, Mir'ât-ı Muhabbet-Hicran-zede Manzumeler, Îşaretler, Âkif Bey-Şâir ve Mütefekkir...

    Mekke Ortak Savunma İttifakı Ve Ortadoğu’da Yeni Bir Fasıl

    Ortadoğu, teopolitik çatışmalar, vekâlet savaşları, enerji ve ulaşım hatlarına yönelik tehditler karşısında yeni güvenlik arayışlarına girerken, 7 Ağustos 2026’da Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında Mekke Ortak Savunma Anlaşması imzalanmıştır. Anlaşmanın jeostratejik, jeopolitik, jeoenerjik ve özellikle teopolitik boyutları dikkat çekmektedir. Mukaddes Haremeyn-i Şerifeyn’in bölgesel güvenlik mimarisinde merkezî bir konuma sahip olması ve bölgesel istikrarın dış aktörlere bağımlı olmaksızın devletlerin kapasite paylaşımı ve dayanışmasıyla sağlanması anlaşmanın temel özelliklerindendir. Nitekim 31 Ağustos’taki İstanbul toplantısında belirlenen caydırıcılık, savunma sanayii işbirliği ve ortak teknoloji geliştirme hedefleri, 5 Ekim Riyad toplantısıyla kurumsallaşma sürecini mevcut bölgesel güvenlik krizleri karşısında daha somut bir aşamaya taşımıştır.

    Haremeyn’in güvenliği Suudi Arabistan’ın tek başına sorumluluğu olmanın ötesinde, dinî merkez vasfı nedeniyle İslam dünyasını ilgilendiren en hassas güvenlik meselesidir. Özellikle Yemen’deki çatışmalar, Husi saldırılarının Suudi Arabistan’a yönelmesi/yönlendirilmesi bölgesel güvenlik risklerini artırmıştır. Kızıldeniz-Bâbü’l-Mendeb ve Basra Körfezi-Hürmüz gibi stratejik ulaşım ve enerji koridorlarındaki sorunlar, bölgesel istikrar ile enerji arzının birbirinden ayrı düşünülemeyeceğini göstermektedir.

    Bu itibarla Mekke İttifakı’nın temel hedefi; saldırıları caydırmak ve bölgesel barışın, ticaret yollarının, enerji arzının ve devletlerin egemenliğinin korunabileceği daha istikrarlı bir düzenin oluşmasına katkı sunmaktır. Bu hedef, Türkiye’nin savunma sanayii ve müdahale kapasitesi, Pakistan’ın askerî tecrübesi ve nükleer caydırıcılığı ile Suudi Arabistan’ın ekonomik gücü ve Körfez-Kızıldeniz jeopolitiğindeki konumunun birbirini tamamlamasına dayanmaktadır.

    İşbu yazı, Mekke Savunma İttifakı’nın ortaya çıkışını bölgesel güvenlik, ortak savunma ve caydırıcılık ekseninde değerlendirmektedir. İttifakın, güvenliğin büyük aktörlere bağımlılığını azaltarak ortak kapasite üzerinden sağlanmasına nasıl katkı sunabileceği ayrıca ele alınmaktadır. Ayrıca ittifakın yeni üyelerle genişleyerek kapsamlı bir ortak savunma ve bölgesel barış mekanizmasına dönüşme ihtimali üzerinde durulmaktadır. Nihayetinde mesele, Haremeyn’in güvenliği, enerji arzı, deniz yollarının açıklığı ve bölgesel barış gibi birbirine bağlı alanları kapsayan sürdürülebilir bir Ortadoğu düzeninin kurulup kurulamayacağıdır. 

    Haremeyn’in Güvenliği ve Bölgesel Sahiplenme

    Dinlerin ve enerji kaynaklarının merkez coğrafyası olan Ortadoğu’nun güvenlik meselesi uzun süre büyük güçlerin askerî varlığı ve güvenlik garantileri üzerinden şekillenmiştir. Sömürgenlerin fiili boyunduruğundan azat olunmasından sonra da bölge, yeni gailelerle başbaşa kalmıştır. Suriye, Libya, Yemen, Sudan, Lübnan, Filistin ve Irak gibi ağır krizler bölgeyi tam bir ateş çemberi içine sıkıştırmıştır. Bu çerçevede enerji güvenliği, güvenli deniz geçiş güzergâhları, vekil maşalar, füze sistemleri ve insansız silahlar her ülkeyi ve her detayı birbirine bağlamıştır. Nihayetinde de devletlerin kendi güvenlikleri ile bölgesel güvenlik arasındaki sınırlar adeta belirsizleşmiştir. Hal böyle olunca Ortadoğu’nun istikrarı açısından bilhassa bölge devletlerinin güvenlik üretme kabiliyetleri önem kazanmıştır.

    İşbu hassas ve hayli yüksek değerdeki daire içerisinde mukaddes Haremeyn-i Şerîfeyn, en özel ve hayatî önemi haiz stratejik bir satırbaşıdır. Mübarek şehirler Mekke ve Medine’nin güvenliğine yönelik bir tehdit, sadece Suudi Arabistan’ı değil İslam dünyasını etkiler. Dolayısıyla muazzez Haremeyn’in korunması, Suudi Arabistan’ın egemenlik haklarından kaynaklanan sorumluluğunun yanında daha geniş bir küresel istikrar meselesidir. Nitekim 1517’deki Yavuz Sultan Selim Han’ın Mısır Seferinin ilk sebebi de Portekizlilerin saldırısından dolayı Haremeyn’in güvenliğinin tehlikeye girmesiydi. Vakıa Mekke Anlaşması, bu noktada önemini çok daha mehabetli ortaya koymaktadır. Anlaşma ile Haremeyn güvenliği için gerekli caydırıcılık ortak savunma iradesine dayandırılmaktadır.

    Türkiye’nin dost ülkeler Suudi Arabistan, Mısır, Katar ve diğer bölge ülkeleriyle yürüttüğü ilişkileri tahkim süreci, ekonomik ilişkilerin geliştirilmesi ve savunma işbirliğinin genişletilmesi konu başlıkları ile büyük önem taşımaktadır. Ankara’nın bölgede barış, istikrar ve refah kuşağı oluşturma çabaları çerçevesinde, her geçen gün ağırlaşan sorunların mümkün mertebe bölge devletleri tarafından yönetilmesi düşüncesi sahada ciddi kabul görmektedir. Özellikle Libya, Karabağ ve Suriye’deki güçlü askerî ve tam kapasite diplomatik tecrübenin görünürlüğü ise Türkiye’nin yürüttüğü diplomasinin arkasındaki somut caydırıcılık birikimini oluşturmuştur.

    Bu yaklaşım, tarihî ve sembolik boyutla da pekâlâ tebarüz ettirilmelidir: Suudi Arabistan’ın açık rızası ve ilgili makamların işbirliği ile Türkiye’nin “Fahreddin Paşa Taburu” adıyla anılacak seçkin birliğinin Medine-i Münevvere’yi ziyaret etmesi ve aynı şekilde Pakistan’ın da “Muhammed İkbal Taburu” ile bu ihtiram ziyaretinde bulunması, muhataplara Haremeyn’den yapılan muazzam bir ihtar olacaktır. Böyle bir uygulama tabii ki sürekli askerî konuşlanma değil, dost ve müttefik ülkelerin Haremeyn’in güvenliğine ilişkin hafızasına dayanarak aradaki güvenin derin timsali bir girişim olarak tasarlanmalıdır. Bu yönüyle atılacak adım, askerî hafızadan günümüzün bölgesel dayanışma ve Haremeyn’in güvenliği anlayışına uzanan sembolik bir köprü vazifesi görecektir.

    Bu bakımdan Mekke Anlaşması tek başına bir askerî düzenleme değildir. Açıkça aynı medeniyet dairesinin köşelerini oluşturan unsurların diplomatik ilişkilerde en üst seviyede stratejik ortaklık, karşılıklı ekonomik kazanım, savunma sanayii işbirliği ve güvenlik ilişkilerinin daha kurumsal bir çerçevede buluşturulması olarak okunabilir.

    Mekke Anlaşması ve Yeni Güvenlik Mimarisi

    Mekke Anlaşması’nın taraflardan birine yönelik silahlı saldırıyı diğerlerine yapılmış kabul etmesi, ortak savunma mekanizmasını anlaşmanın temel unsurlarından biri hâline getirmektedir. Bu düzenlemenin temel hedefi olan caydırıcılık bakımından beklenen sonucu, olası saldırganın yalnızca hedef aldığı ülkenin değil, üç ülkenin bütünleşen savunma kapasitesinin karşısına çıkacağını hesaba katmak zorunda kalmasıdır. Tabii bununla birlikte caydırıcılığın etkinliği askerî kapasiteye, güvenilir siyasî iradeye ve ortak karar mekanizmalarının işlerliğine bağlıdır.

    31 Ağustos 2026’da İstanbul’da gerçekleştirilen ilk Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi toplantısı bu nedenle hayli önem arz etmektedir. Sekretaryanın oluşturulması, savunma sanayii işbirliği, ortak teknoloji geliştirme ve üretimi ile askerî açıdan birlikte çalışabilirliğin artırılmasına yönelik adımlar, anlaşmanın siyasi bir deklarasyon olmanın ötesine geçerek kurumsal bir güvenlik mekanizmasına dönüşmesini sağlamaktadır.

    Burada belirleyici olan, üç ülkenin savunma imkânlarının birbirini tamamlayıcı nitelikte olmasıdır. Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’ın farklı kapasite ve imkânları, ortak bir güvenlik anlayışı çerçevesinde buluşmaktadır. Böylece Anadolu, Arap Yarımadası ve Güney Asya arasında uzanan stratejik bir güvenlik hattı oluşmaktadır.

    Pakistan’ın katılımı hattın jeopolitik kapsamını Körfez’in çok ötesine taşımaktadır. Kızıldeniz, enerji yolları ve Hint Okyanusu arasındaki bağlantılar güvenlik denklemine dahil olurken, Türkiye’nin coğrafi konumu da Avrupa, Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasındaki bağlantıyı güçlendirmektedir. Savunma sanayiindeki ortak üretim ve teknoloji geliştirme çalışmaları ise bu işbirliğini siyasi taahhütlerden ibaret olmaktan çıkarabilecek uzun vadeli bir kapasite unsurudur.

    Haddizatında bu yapı Amerika ve NATO’ya karşı kurulmuş bir blok değildir. Büyük bir askerî güç olan Türkiye, NATO kapsamındaki yükümlülüklerini sürdürürken bölgesel güvenliği doğrudan ilgilendiren farklı ortaklıklar kurabilme hakkını maliktir. Dolayısıyla NATO’nun alanı ile başlangıç aşamasındaki Mekke Anlaşması, ayrı ayrı kulvarlarda işleyen ve birbirinden ayrışan güvenlik yapılanmalarıdır. Bu çerçevede ortaya çıkabilecek yapı, tek merkezli bir askerî bloktan ziyade, ikili, bölgesel ve çok taraflı güvenlik ağlarının iç içe geçtiği çok katmanlı bir düzen olacaktır.

    Mısır ve Katar: Güvenlik Mimarisinin Sınırları

    Daha başından Mısır’ın kurucu üçlü içerisinde yer almaması, yeni güvenlik mimarisinin dışında kalacağı anlamına gelmemektedir. Mısır; Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan’la gelişen ilişkilerinin yanı sıra azımsanmayacak askerî kapasitesi, stratejik Süveyş Kanalı ve Kızıldeniz hattındaki konumu nedeniyle anlaşmanın genişlemesi halinde en güçlü adaydır. Pakistan’ın açıkladığı altı ülkenin katılım yönündeki niyet beyanları da bu genişleme ihtimalini güçlendirmektedir.

    Bununla birlikte Mısır, bölgesindeki şartlar gereği fevkalâde ihtiyatlıdır. Esasen bu ihtiyatlı tavrın en önemli sebebi, İsrail’le 1979’dan beri yürürlükte olan Camp David Barış Anlaşması ve ABD ile güvenlik ilişkilerinden kaynaklanan mecburiyetlerdir. Ayrıca Gazze, Sina ve Kızıldeniz’deki gelişmeler de Kahire’nin yeni bir ortak savunma mekanizmasına katılırken dengeleri gözetmesini gerektirmektedir. Aslında bölge ülkelerinin tamamı ihtiyat konusunda hemfikirdir.

    Bu nedenle Mısır’ın durumu, anlaşmadan uzak durmadan ziyade dengeleri gözeten ihtiyatın zamana ayarlı olduğu gerçeğidir. Mısır’ın bu ihtiyatının, ilerleyen günlerde Mekke Anlaşması’na katılım ihtimalini ortadan kaldırmadığı gibi katıldığı takdirde anlaşmanın en güçlü taraflarından biri olacağı söylenebilir. Gözardı edilmeyecek bir nokta da şudur: Suudi Arabistan’ın Mısır’a sağladığı çok büyük ekonomik desteğin iki ülke arasındaki yakınlığı güçlendirdiğini unutmamak gerekmektedir.

    Katar’ın durumu ise farklıdır. Doha yönetiminin Türkiye ile çok güçlü savunma ilişkileri bulunmaktadır. Aynı zamanda başta ABD olmak üzere diğer aktörlerle kendi güvenlik kanallarını sürdürmektedir. Bu nedenle Katar’ın şu aşamada Mekke Anlaşması’nın dışında durması, bölgesel güvenlik mimarisinden uzak olduğu anlamına gelmemektedir.

    Bu çerçevede Mekke Anlaşması, üçlü bir yapı olarak başlasa da sınırlarının genişleyeceği beklenmektedir. Mısır’ın katılım ihtimali ve Pakistan tarafından açıklanan diğer ülkelerin niyet beyanları, anlaşmanın geniş bir bölgesel güvenlik mimarisine dönüşebileceğine işaret etmektedir.

    Bölgesel Barış ve Stratejik Değer

    Mekke Anlaşması, bölge barışı açısından önemlidir. Bu da tarafların muhtemel bir çatışmada birbirlerini savunmasından ibaret değildir. Asıl stratejik getiri, saldırının maliyetini yükselterek büyük savaşı önleyebilecek caydırıcılık dengesi oluşturabilmesidir. Bunun gerçekleşebilmesi ise yüksek askerî kapasitenin diplomasiyle beraber işletilmesine bağlıdır.

    Buna bağlı olarak anlaşmanın tesis ettiği güvenlik şeması; Haremeyn’in güvenliği, bölgesel diplomasi, ekonomik karşılıklı bağımlılık, savunma kapasitesi ve ortak caydırıcılık şeklinde tarif edilebilir. Bu noktada işin satırbaşında dikkat çekici askerî güç, tam olarak diplomatik çözümün arkasındaki güvenilir kapasiteyi oluşturmaktadır.

    Bununla birlikte anlaşmanın etkinliği, ortak tehdit algısının oluşmasına ve ortak hareket imkânının güçlendirilmesine bağlıdır. Askeriyenin birlikte çalışabilirliği, savunma sanayii işbirliği ve kriz anlarında ortak siyasi karar alma kabiliyeti de bu süreci belirleyecektir. Dolayısıyla Mekke Anlaşması bugün itibarıyla tamamlanmış bir bölgesel güvenlik sistemi değil, kurumsallaşma sürecindeki bir güvenlik projesidir.

    Şüphesiz Mekke İttifakı bir güvenlik mimarisidir. Bölge barışı için önemi ise krizlerin askerî caydırıcılık, ortak istişare ve erken uyarı mekanizmalarıyla da yönetilebilme imkânı sunmasıdır. Şimdilik üç ülke arasında düzenli siyasi ve askerî işbirliğinin gelişmesi, muhtemel bir krizin taraflar arasında yanlış hesaplama veya iletişim eksikliği nedeniyle tırmanmasını önleyecektir. Bu sebeple anlaşma, uzun vadede ortak savunma yükümlülüğü oluştururken birlikte kriz yönetimi becerisini geliştirecektir. Bilhassa mukaddes Haremeyn’in güvenliği bakımından bu yaklaşım önemlidir. Çünkü caydırıcılığın amacı yalnızca tehdide karşılık vermek değil, tehdidin ortaya çıkmasını ve kontrolsüz biçimde büyümesini engellemektir.

    Mekke İttifakı’nın kalıcı bölgesel bir güvenlik düzenine dönüşebilmesi, diplomasiye, askerî kapasitenin değerlendirilmesine ve siyasi kapsayıcılığa bağlıdır. Bölgedeki devletler, aynı tehdit algısına veya aynı dış politika tercihlerine sahip değildir. Bu hassasiyet dikkate alındığında anlaşmanın genişleme biçimi, yeni üyelerin aynı savunma yükümlülüklerine dahil edilmesinden ziyade esnek işbirliği modeli üzerinden gelişebilir. İstihbarat paylaşımı, deniz güvenliği, savunma sanayii, terörizmle mücadele, kriz yönetimi ve ortak tatbikatlar bu modelin başlıca alanlarını oluşturabilir. Böyle bir yaklaşım, Mekke Anlaşması’nı dar bir askerî ittifaktan ziyade, güvenlik ihtiyaçlarını bölgesel zeminde buluşturan çok katmanlı bir güvenlik yapılanmasına dönüştürebilir.

    Sonuç

    Mekke Ortak Savunma Anlaşması, 5 Ekim 2026 Riyad Toplantısı’yla siyasi bir uzlaşma çerçevesinin ötesine geçerek kurumsal ve uygulamaya dönük güvenlik mekanizmasına dönüşme sürecini hızlandırmıştır. Savunma taahhütlerinin uygulanmasına başlanması, gerekli askerî kuvvet ve kabiliyetlerin Suudi Arabistan’a konuşlandırılması ve ittifakın ilk Genel Sekreterinin atanması bu dönüşümün somut göstergeleridir.

    Bu zaviyeden bakınca yeni üyeliklerin ittifakın mevcut yapısının işlerlik kazanmasının ardından ele alınacak olması, genişlemenin aşamalı olarak gerçekleştirileceğini göstermektedir. Bu çerçevede Mekke İttifakı’nın geleceğinde Haremeyn’in güvenliğini merkeze alan bir yapı öne çıkmaktadır. Türkiye’nin savunma kapasitesi, Pakistan’ın nükleer tecrübesi ve Suudi Arabistan’ın güçlü ekonomisi bu yapının temel unsurlarını oluşturmaktadır.

    Umulur ki İttifak, yeni üyelerle genişleyerek İslam ülkeleri arasında daha kapsamlı bir ortak savunma paktına dönüşsün.  

    Muhakkak böyle bir gelişme, Ortadoğu’da güvenliğin dış aktörlere bağımlı olmaksızın bölge ülkelerinin imkânlarını işbirliği içinde kullanması ve caydırıcılık oluşturması yönünde daha geniş bir yapılanmanın başlangıcı olabilir. Bu da diplomatik girişimlerin etkin biçimde kullanılmasını sağlayarak bölgesel güvenliğin daha bağımsız bir zeminde geliştirilmesine katkıda bulunabilir.

    Yazarın Diğer Yazıları
    Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.