eğitim,öğretim,terbiye,talim,Meb,Üniversite,öğrenci,öğretmen,muallim,öğretim üyesi,maarif,aile,
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak

Burhanettin KAPUSUZOĞLU

1972 yılında Yozgat'ta doğdu. Yozgat Lisesi'nden sonra Kayseri Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nde mezun oldu. Eserlerinden bazıları: Bozoknağme, Seferberlik Mahşeri, Toprağa Can Ektiler, Böyle Dedi Yozgat, Yozgat'ın Üć Sırlısı, Yozgat'ta Zaman, Yozgat Medreseleri Tekke ve Zaviyeleri, Sarı Saltık Makamları, Mir'ât-ı Muhabbet-Hicran-zede Manzumeler, Îşaretler, Âkif Bey-Şâir ve Mütefekkir...

    Bekâ Vadisinde Bir Hüzünbaz Mesele: Türkçe

    Giriş

     Milletlerin vaziyeti, coğrafyası, vatanı, devleti, bayrakları, refah seviyeleri, zaferleri, binaları ile değerlendirildiği gibi bundan da öte müstahkem bir zihnî kuvvetle hayatı ifade ettikleri dil hisarının taşları olan kelimeleriyle göze çarpar. Malumdur ki var oluşun anahtarı olan dil, bir iletişim aracı, düşünme tarzı, kültür ve medeniyetin taşıyıcısıdır. İşbu mânâya denk düşen Türkçe dahi yalnız bir dil/lisan değil, binlerce yıllık bir zihniyetin, düşünme tarzının, inancın ve hayalin söz ve ses mimarîsidir.

    Türkçe, Türk milletinin ve hâkim kültürünün hayata armağan ettiği görkemli bir imparatorluk dilidir. Vakıa tarihi köklü ve mehabetli olan bir milletin binlerle yılda söylenmeye devam eden ve edecek en uzun soluklu varlık destanıdır. Milleti bahtiyar olanın devleti dahi payidardır. Dilin ve gönlün sağlam kalması, kelimelerin çağlar boyu diriliğini korumasıyla mümkün kılınmaktadır. Çünkü kelime haznesi zengin bir milletin dili, kendi ruh ikliminin en ince detayın işlendiği erkân-ı harbiye haritasıdır. Hafizanallah o harita azıcık silikleşse millet, hayat yolculuğunda istikameti kaybeder ve azar/kaybolur.

    Büyük milletler komplekssizdir, alır ve alırken kendi boyası ile tezyin ederek sahiplenir. Asırlar içinde ve büyük bir coğrafyada sürekli gelişen ve yayılan devletlerimizin saadet zamanlarında dilimiz de bir o kadar görkemli idi. Arap kültürünün merkezi olan Kahire’de sokaklarda Türkçe konuşulduğunun şahidi tarihtir, talihtir. Güçlü Memlûk mimarisinin kalpgâhında mimarlık abidelerine Türkçe kitabelerin konulduğu halen vakıadır.

    Hayfâ ki mehabetli bir imparatorluk dili olan mübarek Türkçe’nin maruz kaldığı sadeleştirme gayretkeşlikleri, “halkın dili”ne yakınlaşmak! bahanesiyle yapılan kavram tasfiyeleri, ilmî ve estetik kaygıdan arınmış kelime seçimleri bu aziz lisanı sığlaştırmış, köksüzleştirmiş ve çoraklaştırmıştır. Bugün Türkçe, sadeleştirme adıyla başlayan, fakat aslında bir tasfiye ve yoksullaştırma ve yoksunlaştırma süreciyle karşı karşıyadır.

    Yahya Kemâl, Sâmiha Ayverdi, Ahmet Hamdi Tanpınar ve Nihad Sâmi Banarlı gibi mütefekkir/düşünür aydınların/münevverlerin yürüdükleri hakikatli yol hilafına bu mesele, edebiyatçıları değil; eğitimcileri, ilahiyatçıları, iletişimcileri, felsefecileri, bilim insanlarını ve hatta sade vatandaşı da ilgilendiren bir millî hafıza meselesi hâline gelmiştir.

    “Anlaşılmıyor!” diye en yakın tarihin eserlerinin dahi sadeleştirme adıyla yeniden yayına hazırlanarak yayımlanan edebî ve ilmî eserlerin atmosferindeki kasvetli havayı solurken, derin “Türkçe hassasiyeti” mevzusu artık sadece edebî değil, var oluşu müdafaa mevziidir! Yara derin, dert acı! Asırlar öncesinin değil Cumhuriyet devri eserlerinin bile sadeleştirildiği bir şedit kasırga esiyor!

    Medeniyet, Kelimelerin Ruhu İle Dirilir ve Dirileşir

    Dil, kelimelerin ses ve mânâ ikliminin ürünüdür. Sözlük/lügat kullanarak mümkün olduğu kadar fazla kelime bilmek, düşünme kabiliyetini ve fikir üretme kudretini arttırmak, hayatla eş değerdir.

    Dil, ifade aracı olduğu kadar bir mûsıkî, ahlâk ve medeniyet aynasıdır. Bu itibarla fatihler çağından yeni zamana intikal eden bir kelimeyi bile kaybetmek, hayat tarzının işaretlendiği anlam haritasını kaybetmekle aynıdır. İnsafa sığmayacak şekilde Türkçe’nin mânâsından arındırılma mesaisi olan sadeleştirme adıyla kelimelerin dışlanması, karşılığında kadim Türkçe’ye sadakat gereği mehabetli bir medeniyet direnişini gerektirir. 

    Bu bakımdan zamanın altın imbiğinden süzülüp incelerek kullanılan, ilim ve edebiyat eserlerinde var olan bir tek kelimenin bile terk edilmesi sadece anlama olduğu kadar medeniyet telâkkisine, zaman duygusuna ve hafızaya sırt çevirmektir. Meselâ “âşina”, “mevsim”, “rüya”, “sebep”, “vecd”, “iklim” gibi kelimeler, yalnız anlam değil bir derinlik katmanı, bir estetik titreşim taşır. Yeni nesil anlamıyor diye sadeleştirme adıyla bu kelimeler tasfiye edildiğinde bir milletin sesi de yitirilmiş olur.

    Türkçe; kişisel bir ifade aracı değil, İslâm-Türk medeniyetinin en berrak aynasıdır. Bir kelimeyi zâyi etmek, sadece bir sözü değil, o kelimenin taşıdığı iklimi, duyuşu, kültürü, mûsıkîyi, hatta nazlı niyaz olan duayı da kaybetmektir. Dil/lisân milletin kalbidir. Dilin kaybı esasen milliyetin kaybıdır. Türkçe büyük dildir. Tabii ki başka dillerden kelime alır. Fakat alırken kendi boyasına boyar, kendi kadim rûhunu yeniden giydirir ve birler.  Meselâ Yahya Kemâl: Eski şiirin rüzgârını ve üslûbu modern şiire taşırken, “eski kelimelerin ruhunu” yaşatma cehdindeydi. Kelimeler zamanla dolgunlaşır. Bu ise sadece anlamla değil, çağrışımlardan, hatıralardan ve duygulardan oluşur. İşbu sebeptendir ki Yahya Kemâl’in şiiri, zamanın dolgunlaştırdığı kelimelerin yeniden dirilişidir. Çünkü zaman, kelimelerin hâfızasına sırlanır.

    Kelime, ruhun bedenle buluştuğu makamda karar kılmış bir irfan mahsulüdür. Şöyle ki: “Kemâl”, “mevcudiyet”, tefekkür”, “vesile”, “hikmet”, “ülfet”, “nazar”, “kıvam”, “irfan”, “feyz”, “edep”, “rahmet”, “sekînet”, “sükûnet”, “tecellî”, “tevazu”, “hizmet”, “metanet”, “muhabbet”, “mehabet” gibi kelimeler, anlam ve varoluş derinliğini ince bir duyuşla ifade ederler.  Anlama nüfuz, ciddi bir dikkat ve rikkat gerektirir. Bu da samimiyeti muciptir.

    Lügat/sözlük kullanımı ilmî bir lâzıme olmasına rağmen araya aşılmaz setler koyup ince düşünce ile derinleşmeye tenezzül etmeden yapılan kelimenin sadeleşmesi, en ağır biçimi ile tefekkürün/düşüncenin basitleşmesi ve derinliğin sığlaşmasıdır. Bu itibarla sade Türkçe sevdası bir dil meselesi olduğu kadar ruhî bir çöküştür de. Çünkü dil mevzusunda tahripkâr mevzi kaybı, beraberinde hafıza, duygu, inanç hâlesi ve vakarın da kaybedilme endişesini şiddetlendirir.

    İnanç, ahlâk, estetik ve kültür değerlerinin tecellisi olan kelime, ruhun yeryüzündeki izdüşümüdür. Kelimeler, milletin düzenli atan kalbidir. Maattessüf on yıllardır yapılanlar gerçekte insafsız ve izânsız bir ruhî kıyımdır.

    Fertler, anlamını bildikleri kelimelerin sayısınca düşünme kudretine ve derinliğine sahiptirler. İsraf olmasın diye cimrice davranıp sınırlı sayıda kelime ile konuşan ve yazan nesillerin varlığı herkesi ürkütmelidir. Sadeleşme ya da sığlaşma mesaisine karşı mümkün olduğu kadar fazla kelime ile buluşup hemhâl olmadan milletin gönül atlasının yırtılmasına ve ruhî bozguna hiçbir vicdan sahibi eyvallah diyemez!

    Her Sözü Âh Olurmuş Bahtı Siyah Olanın

    Milletin hâfızası, kelimelerle canlı kalır. Bundandır ki kelimelerin kaderi milletin kaderidir. Hafızada hasar ise millet için kedere dönüşebilir. Sadece estetik için değil, zaman ve ruh fikrini taşıyan söz kalesini yer ile yeksân etmek demek olan sadeleştirme, yaşayan! Türkçe’yi mekanikleştirmiş, zamandan ve ruhtan koparmıştır. Böyle bir dilde tefekkür zamansız kalır, ilim ve edebiyat yapılamaz, okur-yazarlar kendi geçmişiyle konuşamaz hâle gelir.

    Edebiyat, üslûp ve anlam derinliğinden azat edilmiş bir “sadeleştirme” hareketi, bir dil daralması ve yaralanması olmanın ötesinde, zamanın ve insanın parçalanmasıdır.

    Şu tek örnek meseleyi tasvire kâfidir:

    Mustafa Kemâl Paşa’nın meşhur; “Hâkimiyet bilâ-kaydu şart milletindir!” sözünü ele alalım. Fazla eski bulunduğu için bu vecize sadeleştirilerek daha doğrusu arındırılarak; “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir!” şekline tahvil edilmiş. Bu cümle madem ki sadeleştirildi, kayıt, şart ve millet kelimeleri de Arapça olduğu için değiştirilmeli ve; “Egemenlik ön koşulsuz ulusundur!” denmeli idi. “Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir!” şeklinde kısmen sadeleştirme yeterli idi aslında.

    Modern zamanların Türkiye’sinde yaşanan kültürel kırılmanın dil üzerindeki tesiri ağır hasarlıdır. Dil, zamanla iç içe geçmiş bir hâfıza tabakasıdır. Geçmişten koparılan bir dil, nesilleri lâl eder. Sözün estetiği olmazsa millet özünü kaybeder ve tarih sahnesindeki son sözü söylemeye doğru gider mazallah! Fakir bir dil, yazarların topuğunu bile ıslatmayan sığ su bile değildir. 

    Dil, dünü geleceğe bağlayan bir köprüdür. Kelimeler, şimdiyi anlattığı gibi hâfızaya ve hayale de hitap eder. Kelimelerin ölümü hatıraların ölümü, düşüncenin daralması, umumî efkârın darlanması, insanın içine kapanmasıdır. Şu an dili/mizi tahammül edilemez bir hâfıza kıtlığı boğmaktadır maalesef.

    Marifet denizinde bir maarif sandığı olan Türkçe, bir dil olduğu kadar pür-ahlâk bir medeniyet ve kültür mirasıdır.  Ahmet Mithat’ın, Yahya Kemâl’in, Tanpınar’ın, Sâmiha Ayverdi’nin, Safiye Erol’un, Refik Halid’in, Reşat Nuri’nin, Yakup Kadri’nin, Abdülhak Şinasi’nin, Peyami Safa’nın, Tarık Buğra’nın, Nihat Sami’nin, Nahid Sırrı’nın, Mithat Cemâl’in vd… erbab-ı kalemin kelimeleri ve üslûbu olmadan ne ilim olur ne fikir doğar. Medeniyetin hatıra defteri olan Türkçe’den bir kavram gidince seviyeli düşünce de alır başını gider.

    Türkçe’nin titizlikle ilmî ve estetik düzeyde korunması gerekmektedir. Aksi takdirde düşünce ve duyuş derinliği yok olmakla imtihan olur. Bu gidişle Türkçe nasıl bir bilim dili olsun? Bir dilin bilim dili olabilmesi için önce kavram dili olması gerekir. Kavramların içi boşaltmıştır maalesef. “İçerik” diyerek “muhteva”yı; “olması gereken” diyerek “kader”i, “özdenetim” diyerek “vicdan”ı, “anımsamak” diyerek “hatırlamak”ı, “kanımca” diyerek “kanaatimce”yi, “oylum” diyerek “heykeli,” “gerçek” diyerek “hakikati” karşılamaya çalışırken hakikat ıskalanmıştır. Edebî değer taşıyamayan kelimelerin puslu sayfalarında kaybolan mânâ ile düşünce fakirleşmiş, ilmî/bilimsel yazılar kuru tercümeye ve soğuk satırlara dönüşmüştür. Bu hengâmede sadır neylesin, ne söylesin!

    Bilimsel terimlerin çoğu Batı dillerinden zorlama karşılıklarla çevrilmekte ise de bu çeviri süreci kavramın kökünü, çağrışımını ve düşüncenin etraflı bir bağlantı zincirini içerememektedir. Türkçe kendi kavramını üretemeyen, kendi düşünce geleneğiyle irtibat kuramayan bir dil görünümüne düşürülmenin ıstırabı içinde kıvranmaktadır.

    Vakıa, bir dilin “bilim dili” olması teknik terimleri, kavram derinliği, soyut düşünce kabiliyeti ve felsefî bir sistem kurma kabiliyetinin terkibi ile imkân dahilindedir.  Hayfâ ki sadeleştirme adıyla büyük keyifle yapılan tasfiye hamleleri bir imparatorluk dili olan Türkçe’yi sığlaştırmış ve iddiası elinden alınmıştır. “Hakimiyet” yerine “egemenlik,” “kanaat” yerine “kanı,” “nâzır” yerine “bakan,” “millet” yerine “ulus,” “şart” yerine “koşul,” “muhteva” yerine “içerik”, “muvaffakiyet” yerine “başarı”, “tecellî” yerine “ortaya çıkma” gibi karşılıklarla dilin düşünce taşıma gücünü azaltmıştır. Bereket “mebus” yerine kullanılan “milletvekili” yerindedir.

    Bilim dili olmak, anlaşılır olmak kadar, üsluplu olmak, kavram üretmek ve sistem kurmak demektir. Zamanenin bilimsel görünümlü metinlerinde görülen dağınıklık ve boğukluk, edebî mahrumiyet ve dil derinliğinin zayıflığından dolayıdır. İsraf olmasın diye üç yüz kelime ile konuşulan, dört yüz beş yüz kelime ile yazılan fukaralık meydanında tellâllar sadece; “Ey âkıbet!” diye bağırırlar. 

    Bilhassa eğitim bilimleri, felsefe grubu ve iletişim alanlarında “sade dil” aşkı pes dedirtecek noktadır. Eğitim bilimlerinde “çocuk anlasın yeter” düşüncesiyle kelime dağarcığı daraltılmış; derin kavramlar yerine “basit ama anlaşılır” diye takdim edilen uydurulmuş kalıplar yerleşmiştir. Bu durum, eğitimi bir anlam ve idrak mesleği olmaktan çıkarıp, tekrara ve slogana dönüştürmüştür. Uydurmada sınır tanımazlığa bir örnek olsun diye söyleyeyim: Yıllar önce bir KPS sınavında karşılaşmıştım “edimsel koşut” diye bir kelime ile!?

    Eğitim bilimleri kitaplarında kullanılan dil “Türkçe” değildir. Yapay ve halktan kopuk bir “uydurukça”dır. Esasen bu iş, sebepler halkasının sonucudur: Dil Devrimi’nin radikal uygulamaları “öz Türkçe” sloganı ile Türkçe’nin özünü ömrünü tüketmiştir. Güya akademik dili! marifet sanma eğilimi, çok basit bir fikri karmaşık bir şekilde ifade etmenin “bilimsel” olduğu vehmine kapılmaya kapı aralamıştır. Tabii ki yazık olmuştur. 

    İletişim bilimlerinde güya “anlaşılır olmak” iddiasıyla retorik/söz söyleme sanatı, belâgat ve mecaz dışlanmakta; estetikten yoksun, basit/sıradan bir haber, reklam ve propaganda dili hâkim olmaktadır. İletişim fakültelerinde estetik, mecaz ve retorik unutulmuş; yerini tek tip, reklâmvari, gösterişli ama sığ bir dil almıştır. Oysa ki gerçek iletişim, sadece basit anlatmak değil; derin anlamı estetikle taşımaktır.

    İlahiyatın modernleşmecilik meraklıları da aynı dertten mustariptir. Modernleşmeci ilahiyatçıların bilhassa yazı dilinin hem Türkçe’ye hem de düşünceye yönelik bir “fecaat” hâline gelmesi, ciddî bir dil zaafı olduğu kadar aynı zamanda bir ağır zihniyet meselesidir.

    Modernleşmeci ilahiyatçıların yazı ve konuşmalarında sıklıkla karşılaşılan dil, ne klasik dinî düşünce geleneğin kavram derinliğini taşır, ne de halkın dilinde yaşayan sade/derin Türkçe’yi yansıtır. Birçok modernleşmeci ilahiyatçı, Batı akademisinden alınan yöntemleri ve terminolojiyi Türkçe’ye yamamaya çalışırken dili lime lime ediyor. Bir mealde sûrelerin Arapça isimlerinin yerine güya Türkçe anlamlarının yazılmasına kadar gitmiştir bu iş. Bununla birlikte bilimsellik/objektiflik/tarafsızlık tafrası içindeki bir kısım teolojik üstadların saygıya mesafeli diline ise söylenecek kelime yoktur lügatlarda. 

    Kendi egolarının heykelini yontan vasat ustalar olmaktan öteye geçememenin dayanılmaz ağırlığı altında kıvranmaya devam buyurulsun!

    Kullanılan dil, gelenekten kopuk, Türkçe’yle kavgalı, felsefeyle yüzeysel bir ilişki halindedir. Bunun tabii sonucu, ne dediği anlaşılmayan ama entel görünmeye çalışan, akademik rütbesi ilminden büyük bir kısım eşhasın edebiyattan mahrum sıkıcı metinleri olarak karşımıza çıkmaktadır.

    Dilin estetiği, milletin kalbini ayakta tutar. Sözde, estetik kaybolduğunda, düşüncede zarafet, hitabette derinlik ve ilimde kudret de kaybolur. Estetikten kopmuş bir söz, bilgiyi taşıyamadığı gibi manâyı da öldürür. Kelimenin güzelliği giderse millet, tarih sahnesindeki son sözünü söylemeye yaklaşır. Bu sessiz kıyamet, kelimelerin birer birer ölmesiyle başlar. Fark edilmez bile; çünkü o esnada hâlâ “iletişim kurduğunu”, “bilgi ile donattığını” “bilimle eğittiğini” ve “dinle buluşturduğunu” zanneden uzmanlarının nutuklarının tufanına tutulmuştur!

    Hâlâ 500 Bin Kelimelik Bir Türkçe Sözlük Yani Dil ve Zihin Haritası Yok

    Ne acıdır ki Türkçenin, 500 bin kelimelik, bütün kavramları içeren, tarihî, edebî, mecazî, felsefî, tasavvufî katmanlarıyla hazırlanmış büyük bir sözlüğü hâlâ yoktur. Sözlük/lügat bir milletin zihin atlasıdır. Bugün Batı dillerinde yüz binlerce kelime anlamları, bağlamları, mecazları, tarihçeleriyle birlikte sunulurken; Türkçe’de sadece sade, yüzeysel karşılıklarla yetinmenin keyfi sürülmektedir.

    Milletler, sözlükleriyle büyür. Çünkü sözlük sadece anlam vermez; anlamı yaşatır. Oxford English Dictionary, Fransız Le Grand Robert ya da Arap Lisanü’l-Arab gibi kültür sözlükleri, milletlerin zihin mirasını taşır. Bizde ise hâlâ daraltılmış, sadeleştirilmiş, köksüzleştirilmiş bir söz varlığıyla yetinilmektedir.

    Kelime ve zihin arasında derin bir metafizik bağ vardır. Milletler mehabetli ve hakkı verilmiş sözlükle diri kalır! Milletlerin kelimeleriyle düşünce üretmesi, kelimeleriyle ilim ve sanat yapması ancak büyük, köklü ve derin bir söz varlığıyla mümkündür. Fakat ne acıdır ki, Türkçe’nin büyük sözlüğü hâlâ yoktur. Bu sözlükten kastımız sadece eşanlamlılar dizini ya da açıklama kataloğu değil; medeniyetin kavram tarihini, anlam katmanlarını ve çağrışım dünyasını taşıyan bir sözlükten bahsediyoruz. Bugün Türkçenin elimizdeki en hacimli sözlüğü Ötüken’in yayınladığı kırk yıl tek başına çalışan Yaşar Çağbayır’ın 314 bin kelime hazineli Büyük Türkçe Sözlük’üdür. Kubbealtı Lügatı’nın da anmamak olmaz. Oysa İngilizce için Oxford English Dictionary, Fransızca için Le Grand Robert, Almanca için Der Duden gibi sözlükler, sadece dil değil, kültür ve düşünce hazinesi olarak düzenlenmiştir. Bu sözlüklerde yüz binlerce kelime sadece anlamlarıyla değil, tarihî bağlamı, kullanım alanı, edebî örnekleri ve kavramsal ilişkileriyle birlikte sunulur.

    Bu mahrumiyetin sebepler zincirinde neler yok ki: Sömürge ülkelerinde bile uygulatılmayan tasfiye politikaları sonucu sadeleştirme ve özsüzleştirme hareketi, Türkçenin kelime dağarcığını sistemli biçimde daraltmıştır. Eğitim nizamındaki pür-hüzün hâl tahammülü imkânsız bir kısırlığı beraberinde getirmiştir. Kalabalığın ve kabalığın arasında kelimeler ve kelimelere güven de kaybedilmiştir. On yıllardır hakikati ideolojilerine kurban eden alanın atanmışlarının ihlâli, ihmâli ve imhâli de eklenince vaziyet içinden çıkılmaz bir hâl almıştır. Sözlük, hakikati temsil ederken ideolojik sadakat dayatmasına dönüştürülmüştür. Bu yüzden birçok kelime sırf kökeni Arapça, Farsça ve Osmanlı devri Türkçe’si (buna Osmanlıca lâfını da kendileri uydurmuştur) diye tasfiye edilmiş; yerlerine çoğu zaman yarım karşılıklar konulmuştur.

    Oysa ki sözlük oluşturmak, dilcilerin, edebiyatçıların, tarihçilerin, ilahiyatçıların, filozofların ve sosyologların birlikte verecekleri bir mesainin verimidir. Böylesine bir kuşatıcılıkta ilmî/akademik iş birliği organize edilmemiştir.

    “Büyük Türkçe Sözlük” hayatî bir ihtiyaçtır. Çünkü milletin sözlüğü bir dil envanteri olduğu kadar zihniyet atlasıdır. Şöyle düşünelim: “Marifet”, “hikmet”, “feyz”, “tevazu”, “vecd”, “sekinet”, “mukaddes”, “kıvam”, “hal”, “cezbe”, “tecellî”, “sûret”, “sîret”, “mağfiret”, “bahtiyar”, “tevfik”, “tefekkür”, “irfan,” “nüzul”, “hâsıl-ı kelâm,” “tebarüz,” “sürur”, “ümran”, “hüsn-i hatime”, “halaskâr”, “lügat”, “beyân”, “serapa” gibi daha yüzlerce kelime bugün ya sözlüklerde yer almamakta ya da sadece mütevazı bir satırlık tanım ile geçiştirilmektedir. Bu kelimeler olmadan ne tasavvuf yapılabilir, ne tefsir anlaşılır, ne klasik şiir okunur, ne de modern felsefî düşünce gelişebilir. Çünkü kelime sadece araç değil, anlamın ve tahayyülün taşıyıcısıdır.

    Esaslı sözlüğün olmadığı ve hatta mevcutların dahi hakkı ile kullanılmadığı yerde, ilim ve fikirden başka her şey olur. Üniversitede iş bulmuş rütbeli kendi kelimesini kendisi uydurur. Felsefeci, Batı’da üretilmiş kavramlarını bozuk ve temelsiz bir biçimde çevirir. Öğrenci, üç yüz beş yüz kelime ile idare eder, eski metinleri anlamaz, yeni metinler kuramaz. Yazar, sığ bir dille edebiyat yaptığını zanneder. İlahiyatçı, gelenekli dini düşüncenin ve müktesebatın ruhunu, modern Türkçe’nin seküler kalıplarına hapseder. Sonuçta toplum, ortak kelimelerden mahrum kaldığı için ortak düşünce üretemez. Millet, farkında olmadan kelimeleriyle birlikte düşünmeyi kaybeder. Bu bir hâfıza felaketidir.

    “Büyük Türkçe Sözlük Projesi” başlatılmalıdır. Dertli STK’lar, vakıflar ve özel teşebbüsler, 500 bin kelimelik, kavramlar arası bağları kuran, etimolojiye ve anlam haritalarına dayanan bütüncül bir sözlük hazırlanması niyeti ve iradesiyle bir araya gelmelidir ve ehil bir ilmî heyet oluşturulmalıdır.  Bu Türkçe sözlük, milletin hâfızasına açılacak âlî bir kapı olacaktır hiç şüphesiz.

    Sözlüğü olmayan milletin, söz hakkı olmaz. Bir milletin dili onun ruhudur, vicdanıdır, hâfızasıdır. Yahya Kemâl’in mûsıkîli dili, Sâmiha Ayverdi’nin zarif kelimeleri, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ve Cemil Meriç’in üslubu, Nihat Sami Banarlı’nın titiz muhafızlığı ile İlhan Ayverdi’nin ve Yaşar Çağbayır’ın gayreti bize şunu haykırır: Kelime giderse, fikir gider; fikir giderse, ilim susar; ilim susarsa millet susar. Sözlüğü olmayanın söz hakkı olmaz. Eğer Türkçe yeniden şahlanacaksa, bu ancak kelimeye sadakat, dile derinlik, söze estetik kazandırmakla mümkündür. Aksi hâlde Türk milleti, tarih sahnesindeki son sözünü kendi diliyle değil, başkalarının kalemiyle söyler.

    Sonuç Ya da Nereye Gidiyoruz Kaygısı

    Milletlerin tarihlerini, zaman içinde sabırla ve mükemmel bir fikir işçiliği ile işlediği hâfızası, duygu dünyası, inançları ve kuşaktan kuşağa aktarılan medeniyet tecrübesi inşâ eder. Esasen ihyâ demek olan bu inşânın ses mimarı ise dildir. Dil, sadece bir sesler bütünü değil, bir medeniyetin taşıyıcısı, düşünce ve inanç örgüsüdür. Bir milletin dili değiştiğinde yalnızca kelimeler değil, zamanla birlikte hâfızası, duygusu, düşüncesi ve rüyası da değişir.

    Bu bağlamda, Türkçe’ye sadakat meselesi, yüzeysel bir dilcilik değil, millî varoluşla ilgilidir. Milletler, maddî başarıları, söze kattıkları değer, kelimeye yükledikleri mânâ ve dile giydirdikleri estetikle ayakta kalırlar. Dilde ahenk kaybolursa, düşünce seviyesi düşer; düşünce sığlaşırsa, irade zayıflar; irade çökerse, millet çözülür. Bu çözülme sessiz olur, fark edilmez… tâ ki o milletin tarih sahnesindeki son sözü sona yaklaştığında yankılanana kadar. Çünkü söz estetik/güzel değilse, hakikatten yoksundur. Güzellik ve hakikatten yoksun bir söz ise, gönle dokunmaz; gönle dokunmayan kelime de milletin ruhunu taşıyamaz.

    Dilin estetiği şiir, düşünce, hitabet, yazı, hukuk ve bilim diliyle doğrudan ilgilidir. İlmiye tarihimizde yazılan fıkhî ve tasavvufî kitapların, kelâmî metinlerin, mektupların, tarih kitaplarının ve hatta resmî yazışmaların ciddi bir edebî derinliği yüksek bir fikrî seviyesi vardır. Çünkü hakikat, en güzel suretle söylenmeyi hak eder. Bu estetik/güzellik yok olursa: Fıkıh kuru hükme, ilahiyat yavan slogana, eğitim ezberciliğe, iletişim reklama, edebiyat şekilsiz “anlatı”ya dönüşür. Millet, sözdeki estetiği kaybettiği an, yüreğiyle düşünmeyi, aklıyla da hissetmeyi unutur. İşte bu unutma, özün kaybıdır. Ve öz kaybedilince millet, kendi sesine yabancılaşır, sonra da tarihin dışına düşer.

    İvedilikle lise ve üniversite ders kitaplarında kelime sayısı olabildiğince arttırılmalı ve sözlük kullanımı hararetle teşvik edilmelidir. Türk ve dünya edebiyatının klasiklerinden en az yüz kitabın okutulmasının kayda değer bir yol açacağı şüphesizdir. Bunun yapılmaması halinde “bilimsel”lik kisvesine büründüğü halde edebiyattan ve estetikten münezzeh, makalesi ve kitabı okun(a)mayan mekteplilere katlanmaya devam edilmek zorunda kalınacaktır.

    Sözlüğü olmayanın söz hakkı da olmaz! Türkçe’nin kurtuluşu; sadeleştirmede değil, derinleştirme yolundadır. Söz kalmazsa fikir ölür. Fikir ölürse millet susar. Susan millet ise kendi yazmadığı tarihin seyircisi olur. Türkçe, kelimeleriyle yeniden şahlanmazsa; ilim, sanat, felsefe ve edebiyat başkalarının lisanında kiracı olarak yaşar. Bu halin uzun sürmemesi niyazımızdır. Aksi takdirde kazanarak kaybederiz.

    Yazarın Diğer Yazıları
    Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.