eğitim,öğretim,terbiye,talim,Meb,Üniversite,öğrenci,öğretmen,muallim,öğretim üyesi,maarif,aile,
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak

Burhanettin KAPUSUZOĞLU

1972 yılında Yozgat'ta doğdu. Yozgat Lisesi'nden sonra Kayseri Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nde mezun oldu. Eserlerinden bazıları: Bozoknağme, Seferberlik Mahşeri, Toprağa Can Ektiler, Böyle Dedi Yozgat, Yozgat'ın Üć Sırlısı, Yozgat'ta Zaman, Yozgat Medreseleri Tekke ve Zaviyeleri, Sarı Saltık Makamları, Mir'ât-ı Muhabbet-Hicran-zede Manzumeler, Îşaretler, Âkif Bey-Şâir ve Mütefekkir...

    Seferberlik Yıllarında Hicranzede Bir Yozgatlı: Kodallılı Ülfet Onbaşı

    SEFERBERLİK YILLARINDA HİCRANZEDE BİR YOZGATLI:

    KODALLILI ÜLFET ONBAŞI

    Mihrican mı değdi gülün mü soldu

    Gel ağlama garip bülbül ağlama

    Felek baştan başa kimi güldürdü

    Gel ağlama garip bülbül ağlama

    Yozgat Türküsü

    Vakti zamanında artık kim söylediyse: “Var mıdır âlemde olmuş ben gibi?” demek bir âh u zâr ifadesi olmuş dertliler için. Kodallılı Ülfet’in de hayatına bakınca galiba bu sözden gayrısı söylenememektedir.

    Sorgun’un Kodallı Köyü’nden hayatının baharında genç bir delikanlıdır Ülfet. Harp zamanıdır. Babası, emmileri, dayıları, akrabasından pek çoğu, gitmiş ve dönmemiştir cepheden. Dedesinin gölgesinde ninesi ve annesi ile köylerinde baba yolu gözlemektedir. 

    Dedesi, evlât acısını içine atmış, bütün sevgisini toruna vermiş, umudunu torununa bağlamıştır.    

    Dede için torun sevgisinin mânâsı çok başkadır, fakat Ülfet’in dedesi nazarındaki değeri daha bir kıymettedir. Çünkü hanesinden bir Ülfet kalmıştır. Kendi soyunun devamı torunu ile kaimdir. Dedesi nazarında ocak umududur. Ocaklarını tüttürecek, soylarını devam ettirecek ve odalarında misafirlerini ağırlayıp hanelerinin şerefini hep baş üzre tutacaktır.

    Dedesi, torununun üzerine titrer, onu gözünden sakınır ve hep “aslanım” diye hitap eder.

    Babası cepheye gittiğinde Ülfet daha çok küçüktür.

    Doksan üçten beri harplerin ardı arkası kesilmediği için evinden çıkan şayet şehid düşmezse senelerce memleket yüzü görememektedir.

    Bu yüzden Ülfet’in hâfızasında, aradan geçen onca zor zamanın ardından babasının sîması, sadece bir çocuğun gördüğü kadardır. Yaşı ilerledikçe de belli belirsiz bir hâl almaktadır zaten. Babasının Yemen’e gittiğini, giderken kendisini bağrına bastığını, babasının gözlerindeki nemi, ardından ninesi ve annesinin gözyaşlarını hatırlamaktadır.

    Sık sık evde ve odada dedesiyle babasını konuşmakta: “Dede bak görürsün! Babamı tekrar göreceğim.” diyerek dedesinin yaralarını deşmektedir.

    Torununun baba hasreti içinde söylediği sözlere dedesi de, yüreğinde dinmeyen evlât hasreti içinde: “İnşallah aslanım, inşallah.” diye cevap vermeye çabalamaktadır her defasında. 

    Başka ne diyebilir! Bir evlâdın baba hasreti ile bir babanın evlât hasretidir ortada olan. Her defasında boğazında düğümlenen sözler, artık nedense daha bir yakmaktadır yaşlı yüreğini. Ocak umudu, gözünün nuru torunu, yaşını aldıkça babasına benzemekte, bu hâli gören ihtiyar dede evlât acısından kıvranmaktadır. Zaman bu ıstırap içinde geçmektedir. 

    Bir gün dedesi Ülfet’i karşısına çeker: “Aslanım, dedesinin yiğidi. Okumayı yazmayı belledin amma kâfi gelmez. Senin okuman lâzım. Mektep medrese görmeyen adam olamaz, adamdan sayılmaz.” diye nasihat eder.   

    Ülfet zeki ve cevvaldir. Kabına sığmamaktadır. Dedesinin sözünü keser ve: “Dede, hani sen geçen sene bibimin torunu askere giderken askerliğini yapmayan adamdan sayılmaz, asker ocağı peygamber ocağıdır, demiştin!” 

    Dedesi tekrar sözü alır: “Dur be yavrum kesme şu lâfımı. Orası doğru. Lâkin mektep medrese, talim terbiye görmeyen hiç adam olamaz. Hani sen okursan yetişirsin, yetiştirirsin. O zaman deden gözü açık gitmez. Seni medreseye vereceğim. Anlaştık mı? Tahsilini ilerletmen lâzım. Tamam mı aslan oğlum?”

    Ülfet, dedesinin sözlerine: “Tamam dede. Madem sen öyle diyorsun, ben yaparım. Ne zaman gidiyom?”

    Ülfet’in bu cevabına dedesi memnun olur: “Ha şöyle. Benim aslan oğlum” der.

    Memnuniyetine diyecek yoktur.

    Birkaç gün içinde dedesi, Ülfet’i medreseye kaydettirir.

    Ülfet’in okuması yazması zaten vardır. Dedesi, Amme Cüzü’nden epeyce bir yeri ezberletmiş, bu münasebetle yetecek kadar dua ve sureyi de bilmektedir.

    Medresede kısa sürede göz doldurur. Hocası: “Maşaallah, Ülfet’in bahtı açık olur. Okuması ve talimi iyi. Bu çocuk iyi bir hoca olur.” diye zaman zaman iltifatını esirgemez. 

    Tahsil uzundur tabiî. Aradan birkaç sene geçmiştir henüz. 

    Dedesi, Ülfet’in okumasından pek hoşnuttur.

    Ülfet, ara ara dedesine takılmakta, yarenlik yapmakta: “Dede, sen dedin oldu. Medreseli oldum. De gayrı. Adam oldum mu?” demektedir.  

    Dedesi: “Devam oğlum, devam. Medresenin son senesine kadar okursan olacak. Talimin tamamlanınca…” diyerek sözü bağlar. 

    Dedesinin sözünün önünü alan Ülfet: “Dede, sen de bi tatmam demiyon ki!  Medreseye gideceksin dedin, gittim. Adam olacaksın dedin, tamam dedim. Şimdi daha var diyorsun. Eh öyleyse, arada var daha şu kadar sene. Bizim adam olmamıza demek ki daha çok var. Kala kala geriye askerlik ocağı kaldı. Belki askere gidersek o zaman tamam dersin.” diye cevap verir.   

    Dedesinde şafak atar bir anda. İçine attığı dertleri, hüznü depreşir. Gözleri dolar gelir. Geriye kalan tek umut var. O da askerlik diyor. Yani cephe, yani… yani… gerisi malûm!

    Dedesi, umudu torununa: “Hadi! Uzun etme. Dedene akıl mı belleteceksin şu yaşında? Dedeler daima doğru söyler. Doğru kitabıyın başına.” der, torununu yanından uzaklaştırır. Çünkü gözyaşı döktüğünü görmemelidir.

    Seneler böylece geçer.

    Ülfet on beş ya da on altı yaşına basmıştır. Harman zamanıdır. Medrese kapanmış ve dedesinin yanında, azapları ile birlikte tarlada çalışmakta, biçilen ekinleri harman yerine çekmektedirler. Yaz sıcağında ter dökerler. Tarladan kağnılarla sapı çekerler. Ve döğen sürmeye başlarlar. 

    Ülfet, akşamları odada dedesiyle sohbet etmekte ve arada bir dedesinin ısrarıyla kitaplarına göz gezdirmektedir. Çünkü dedesi bellediklerini unutmasını istememektedir.

    Harman ortadadır.  

    Ülfet’in Yemen’e giden babasından artık hiç mektup gelmemektedir. Acaba şehid mi diye akıllarına gelen düşünceler kor olup yakmaktadır hepsini. Ninesinin ağlamaktan gözleri kalmak üzeredir.  

    Bu arada Birinci Cihan Harbi tüm ağırlığı ile yüklenmiştir millete. Cephe bir değildir, iki değildir.

    Ve Harb-i Umumî’nin en muazzam vuruşmalarının olduğu cephesi Çanakkale!

    Kodallı’ya Çanakkale’den iyi haberler gelmemektedir. Çanakkale yakmadık ocak bırakmamaktadır!             

    Bir sabah Kodallı’ya bir yüzbaşının maiyyetinde küçük bir müfreze gelir.

    Ülfet’in, askere alınacağı dahi aklına gelmez.

    Dedesi ise bir sefer daha yıkılır. Tek umudu, ocağın umudu torunu vardır: “Onu da alacaklar.” der. Olacakları sezer dedesi. Ülfet’e bir şey dememeye çalışır.

    Köy bekçisi dellal çığırır. Herkesin caminin önüne gelmesini ister. Köylü toplanır caminin önünde. Topluluğun çoğu, yaşlı kadın ve erkek, çok az genç kız, çok az çoluk çocuk ve Ülfet yaşında beş on delikanlı. 

    Bir taşın üzerine çıkan yüzbaşı, celbin olduğunu, harbin sürdüğünü, Çanakkale’de yaman bir mücadelenin verildiğini anlattıktan sonra askere alınacakların isimlerini okur.

    Kalan beş on delikanlı da cepheye istenmektedir.

    Ateş bir daha düşer Kodallı hanelerine ve Ülfet’in evine.

    Elden ne gelir. Vatan borcudur, ödenmesi lâzımdır. 

    Dedesi hâlini oğluna belli etmemeye çalışsa da ninesi ve anası ağlamaktadır için için. 

    Köy imamı ahalînin kuvve-yi maneviyesini yükseltmek için kısa bir konuşma yapar.

    Yüzbaşı, isimleri okunanların ertesi sabah şubeden sevk edileceğini, vedalaşıp bugün için Kodallı’dan ayrılmalarının şart olduğunu söyler. 

    Herkes hazırlık yapmak ve vedalaşmak için evlerine dağılır.

    Ülfet’in dedesi yüzbaşının yanına varır, kendini tanıtır. Ailesinde hiç kimsenin kalmadığını, oğullarının, yeğenlerinin ve pek çok akrabasının cephede kaldığını söyler: “Bir Ülfet var. Ocağımın umudu!” der.

    Yüzbaşı ise: “Baba haklısın haklı olmaya. Fakat benim elimden ne gelir, söyle bana. Cepheden yetimi kalmayan ev var mı? Ben dahil her ev böyle. Hanümanımız tarumardır. Çanakkale’nin de düşmemesi lâzımdır!” diye cevap verir.  

    Ülfet’in dedesi, “Oğul sen de haklısın. Lâkin gel gör ki ben de haklıyım. Ocak umudu bir o kaldı.”diye serzenişte bulunur.

    Yüzbaşı ne yapacaktır esasında. Onun da söz boğazında düğümlenir.

    Yüzbaşı’nın: “Baba sadece hocaları almıyoruz. O da bedel vermeleri karşılığında. Onlar da geride lâzımlar.” demesi üzerine, dedesi: “Hay babana rahmet kumandan. Torunum hoca. Medreseli.” der.

    Etraftan köylüler de destek olup sözün doğruluğuna şehadet ederler.

    Yüzbaşı, yaşlı zatı kırmak istememektedir. Çünkü aynı ıstırabı kendi babası çekmektedir: “Peki öyleyse baba. Ülfet’i imtihan edelim.” diye gönül alır. 

    Uzaktan dedesi ile yüzbaşıyı seyreden Ülfet’i dedesi yanına çağırır.

    Yüzbaşı Ülfet’i imtihan eder. Ülfet ne yapsın? Daha yolun başında. Bırakın tam hoca olmayı, mollalık seviyesine bile gelememiştir. Yüzbaşı karşısında tam hoca aramaktadır. O da hâliyle yoktur. Dede, çaresiz sükût eder. Yüzbaşı onu tesellî eder: “Sana söz baba. Ülfet’i göndermeyeceğim. Yozgat Askerlik Şubesi’nde askerliğini bitirteceğim. Sakın gözün arkada kalmasın, rahat ol. Ocağının umudunu Allah sana bağışlayacak inşallah!” diyerek tesellî eder.   

    Ülfet ve dedesi evlerine giderler. Kısa bir yol hazırlığı yapılır. 

    Ülfet, anası ve ninesiyle vedalaşır. 

    Dedesiyle birlikte köy meydanına gelirler. Geride bağrı yanık ak pürçekli bir nine ve zaten erinin yolunu gözlerken evlâdını cepheye yollayan bağrı yanık bir ana bırakır. 

    Ülfet, ikindi üzeri köy meydanında dedesiyle vedalaşır. Dedesine: “Dede bak, askere de gidiyom. Artık adam olurum değil mi?” diye takılır.  

    Dedesinin kelimeler düğümlenir boğazında. Bir müddet bir şey diyemez. Kendini topladıktan sonra: “Oğlum, sakın arkana dönüp bakma. Vatan hizmetini en iyi şekilde yap. Bizleri düşünme. Bize bir şey olmaz. Seninle gidenler ve senden evvel gidenler gibi dimdik dur. Gözünü kırpma vuruşurken. Sen orada olursan biz burada var oluruz. Sen okumuş adamsın. Kitapta yerini bilirsin. Kalırsan şehid, dönersen gâzîsin. Allah şehidlik nasip ederse bu ihtiyar dedene şefaat edersin inşallah. Ama kavuşmayı tekrar istiyorum. Hakkımı sana helâl ediyorum. Sen de bize et. Göreyim seni aslanım, bizi mektupsuz koyma!” diyerek nasihat eder. Derdini içine atar. Torununun alnından öper, kucaklayıp bağrına basar. Vedalaşıp, orada ayrılırlar.

    Anası, Ülfet gidince ardından hem ağlar hem söyler:

    Yazır Dağ’ın gitmez başı dumanı

    Enver Paşa bize vermez amanı

    Geldi çattı ayrılığın zamanı

    Kavuşmak mahşere kalmasın kuzum

    Felek hançerini bağrıma saldı

    Bir yavru beledim elimden aldı

    Döküldü saçlarım daha ne kaldı

    Evimin tek gülü solmasın kuzum

    Vozular da zalım poyraz vozular

    Derdim artar yârelerim sızılar

    Ağır yükü kaldıramaz pazılar

    Seni benden alan onmasın kuzum

    Bundan böyle gözüm yaşı kesilmez

    Başımızdan gam gasavet eksilmez

    Askerlik hükmünde kimse seçilmez

    Kadir Mevlâ’m seni saklasın kuzum 

    Genç Ülfet’in anasının gözyaşı bir daha kurumaz.  

    Ülfet iki ay kadar Yozgat’ta kalır. Abdullah Ağa’nın Bahçe’de acemi birliğinde talim görür. Dedesi de sık sık gelir görüşürler. Son görüşmelerinde vedalaşırlar.

    Çanakkale Cephesi için İstanbul’a gönderilecektir.  

    Ülfet: “Dede, bak göreceksin, babamı göreceğim. Allah beni kavuşturacak!” diyerek uzun ama sonu belirsiz bir yola çıkar.   

    İstanbul’a varınca Selimiye Kışlası’na yerleştirilirler.

    Harp tüm şiddeti ile devam ettiği için iyice yetiştirilip cepheye gönderilmek üzere talime başlarlar.   

    Ülfet, kısa sürede bulunduğu birlikte sevilir.   

    Bir gün Çanakkale’den usta askerlerin geldiği haberi tüm kışlada yayılır.

    Gelen Mehmedler, Irak Cephesi’ni takviye için imparatorluğun uzak bir köşesine gönderileceklerdir.

    Selimiye Kışlası’nın arka taraflarında kurulan çadırlara yerleştirilirler.

    Ülfet’in, bütün arkadaşlarının çok sevdiği Yusuf Çavuş adında babacan bir bölük çavuşu vardır.

    Nedense Yusuf Çavuş Ülfet’i pek sevmiştir. Çünkü kendisinin de baba yolu gözleyen bir oğlu vardır. Ülfet’e her bakışında oğlu gözünün önüne gelmektedir. Böyle olduğu içindir ki Ülfet’i hep himaye eder ve her türlü nazını çeker.     

    Selimiye’de, Bağdat’a doğru gönderilecek askerlerin haberi hemen yayılır.

    Haber Ülfet’in kulağına gelir. Bir anda yaman bir ateş düşer içine. Karşı koyamaz. Seneler var ki hasreti ile yandığı, sîması hayâl hazinesindeki en kıymetli nesne olarak beliren, en değerli varlığı, babası, yani canı, ya varsa! Hasreti ümit haline gelir bir anda. Haksız da sayılmaz. Ya varsa. Memleketinde, dedesi ile helâlleşirlerken: “Dede, bak sen gör. Ben babamı göreceğim.” deyişi vardı ya! Bu çırpınışı tekrar gelir aklına. Dedesi de: “İnşallah aslanım. İnşallah aslan oğlum.” derdi hep. Kapar gözlerini, dedesinin duasının tahakkuku için dua eder. İnşallah diye söylenmeye başlar aklındaki dedesinin duası ve babasına kavuşma hasreti içinde.     

    Ülfet, kendisini, hep himaye eden ve her nazını çeken bölük çavuşunun yanına gider. Vaziyeti anlatır. Zaten çavuş da, Ülfet’in hikayesini önceden çok dinlediği için iyi bilmektedir: “Çavuşum. Çanakkele’den gelen askerlerin yanına bi gidip baksak diyorum. Hani babam gelirse. Bi gitsek de baksak, ne olur ki. Yahu çavuşum, içimden bir ses baban oralarda diyor. Bakalım. Ya da müsaade et, ben gidip bakayım. Babam orada olursa!” Israr, ısrar, ısrar!   

    Ülfet’in bakışlarındaki sıcaklık, yüzündeki masumiyet, her hâline yansıyan baba hasreti, kavuşma ümidinin yankısı, bölük çavuşunu sarar tâ yüreğinden. Çünkü o da bir babadır. Ülfet’e karşı itiraz edecek derman bulamaz kendinde. Bir aralık, Ülfet’e hayır demek geçer içinden. Burası asker ocağıdır, umudu kesilsin ister. Çocuk olmadığını, büyüdüğünü, asker olduğunu, cephede bulunduğunu söylemek geçer içinden. Vazgeçer. İçi sızlar. Kendi oğlu da yol gözlemektedir. Hasta mıdır, sağ mıdır? Ya da… Gerisini düşünmek istemez. Allah esirgesin der. Haklıdır. Ülfet de baba hasreti içindedir. Kendi oğlunun yerine koyar onu. Merhameti galip gelir. Ülfet’e karşı koyamaz. Nasıl karşı koysun. Ya Ülfet haklıysa ve umudu hakikatse. Âlemin zuhuratı eksik olur mu? Ülfet’in babası da evlât hasreti içindedir, tıpkı kendisi gibi: “Tamam be deli oğlan, tamam. Dediğin gibi olsun. Gidip bakalım. Baban var mı yok mu? Bakalım da kes umudunu. Burası nere be evlâdım. Artık sen koca adam oldun deli oğlan.” diyebilir sadece.  

    Ülfet: “Tamam çavuşum. Ne dersen de. Dövsen de eyvallah. Ama gidip bir bakalım.”

    Yusuf Çavuş: “Oğlum burası asker ocağı. Kafamıza estiği gibi hareket edemeyiz. Baş başa bağlı, baş da padişaha. Hepimiz emir kuluyuz. Bari gidip bölük kumandanından müsaade alayım. Öyle gidelim, müsaade ederse.” 

    Ülfet: “Müsaade eder eder. Ben de sennen geleyim.” der. 

    Birlikte bölük kumandanı Yüzbaşı Nâzım Bey’in huzuruna çıkarlar.

    Yusuf Çavuş, tekmil verir ve vaziyeti anlatır.   

    Kumandan, baba hasretiyle kıvranan Ülfet’in yüzüne bakar. Yüreğinde için için kanayan yarası sızlar. Zaten Ülfet’in vaziyetinden haberdardır. Ülfet’i o da sevmektedir. Merhamet eder. Çünkü o, hem bir baba, hem de kumandandır. Askerine babalık yapan adamdır.

    Ülfet’e tebessüm eden Yüzbaşı Nâzım Bey: “Bana bak Yusuf Çavuş. Derhal gidip bakacaksınız. Ülfet’i de yanından ayırmayacaksın. Hadi bakayım. Ülfet’in babasını bulmadan gelmek yok. Marş marş…”

    Ülfet sevinçten uçacaktır adeta. Yüzbaşının odasından selâm çakıp ayrılırlar. Çadırların yolunu tutarlar. Yolda: “Gördün mü Çavuş’um. Yüzbaşımız ne dedi. Babamı bulalım hadi.” diyerek nazlanır. 

    Yusuf Çavuş: “Tamam be deli oğlan. Bulalım şu babanı da er muradına. Hemi de söyle bakayım. Sen babanın sîmasını hatırlıyor musun? Aradan geçmiş bunca sene. Bulsak bile babanı nasıl tanıyacaksın ha, de bakayım!” 

    Ülfet kendinden emindir, cevabı net olur: “Çavuşum, ben babamı bulacağım. Hele bir karşılaşalım. Sen hiç merak etme. O beni bilir. Çünkü o baba, babam…”

    Yusuf Çavuş, yıkılacak gibi olur Ülfet’in cevabı karşısında. Yusuf Çavuş’un üzerine gelir Selimiye’nin koca duvarları. Gök çatırdayacak sanki. Bir hoş olur, eli ayağı titrer. Oğlu gözünün önüne gelir. Birbirlerini görmeyeli seneler olmuştur. 

    Yusuf Çavuş kendini toplar: “Kendine gel Yusuf. Ufacık çocuğun yanında dökülme. Ona metanetlik vereceğine. Tüh be. Şu haline bak.” diye geçirir içinden. 

    Ve: “Yeter be oğlum, yeter be deli oğlan.” diyebilir sadece. 

    Bir hâyli yol alırlar. Hâlbuki ne kadar zamandır yürümektedirler, fakat heyecandan yürü yürü bitmemektedir yol adeta.

    Derken çadırlara gelirler.

    Çadırların önünde askerler guruplar hâlinde yaktıkları ateşin erafında silah çatıp oturmuşlardır. 

    Yusuf Çavuş, her çadırın önüne varıp selam verir ve: “Asker ağalar hoş gelmişsiniz. Aranızda Yozgat’ın Sorgun Kazâsı Kodallı Köyü’nden Ülfet oğlu Mehmed var mı?” diye sorar. 

    Sorduğu her çadırda hayır cevabı alır. 

    Alınan her hayır cevabında Ülfet’in hasreti daha artar. Heyecandan kalbi duracak gibi olur. 

    Geriye, bakılmadık iki çadır kalır.

    Son bir umut, o çadırlara da varırlar. Çadırın önünde aynen diğerlerinde olduğu gibi erat oturmakta iken Yusuf Çavuş selâm verip onlara da sorar. Gene hayır cevabı alırlar.

    Kala kala tek çadır kalır. 

    Bu sırada, saçı sakalı ağarmış, yüzündeki çizgilerin her biri asırlık dert saklayan bir yiğit Mehmed’le, Ülfet göz göze gelir.

    Ülfet’in bakışları takılır kalır bu meçhul Mehmed’e! 

    Yusuf Çavuş tekrarlar: “Selâmün aleyküm asker ağalar. Hoş gelmişsiniz. Aranızda, Yozgat’ın Sorgun Kazâsı, Kodallı Köyü’nden Ülfet oğlu Mehmed var mı?” diye sorar.    

    İçlerinden biri kalkar ve: “Buyur çavuşum, Mehmed benim.” diye kısık bir sesle cevap verir.

    Ülfet, göz göze geldiği zatın babası olduğunu görünce: “Baba!” diyebilir sadece!

    Yolunu gözlediği, hasreti ile yandığı, rüyalarında kucaklaştığı, ardı sıra gizli gizli ağladığı umudunu bulmuştur. Kavuşmuştur artık…     

    Mehmed Onbaşı yerinden doğrulur yavaş yavaş. Kısık bir sesle “Oğlum mu!” demek ister fakat kelimler boğazına düğümlenir: “Ülfet mi?” diyebilir…

    Mehmed Onbaşı, bir anlık şaşkınlıktan sonra kendini toplar: “Benim bir yavrum var memlekette. Pek küçük bıraktım cepheye giderken. Yemen, ardından Çanakkale. Seneler var ki görmedim. Hayâli gözümün önünden hiç gitmez. Şimdi oğlumla burada karşılaşacağım. Olacak iş mi? Çavuşum, sen de babasındır. Deşme yaramı!” diyebilir. 

    Gözünü de Ülfet’ten ayıramamaktadır bir türlü. 

    Yusuf Çavuş, yemin eder. Ülfet’in oğlu olduğunu, burada askerlik yaptığını, her daim baba türküsü söylediğini, Çanakkale’den asker geldiğini duyunca ısrarla babam da aralarındadır diye bir ümitle geldiğini, yüzbaşının emir verdiğini ilâve ederek anlatır.  

    Ülfet’in dili çözülür: “Ben oğlunum baba! Ülfet!” der. Dedesinin, anasının, ninesinin adlarını söyler. Evlerini tarif eder. Babasıyla cepheye giden akrabalarının adlarını sayar. Köylerini, komşu köylerin adlarını bir çırpıda sıralar.

    Babası: “Yavrum!” diye öyle bir sarılır ki!

    Yusuf Çavuş başta, orada bulunan herkesin göz pınarları coşar gelir. Aynı hikâye herkes içindir çünkü.

    Mehmed Onbaşı: “Ülfet’im, yavrum!” diye sürekli tekrarlar.

    Ülfet: “Baba, babam! Biliyordum seni göreceğimi. Dedeme de hep derdim seni bulacağımı. Baba… Babam…” diye ağlamaktadır.

    “Hey güzel Allah’ım. Hikmetinden sual olmuyor.” diyebilir Yusuf Çavuş. Başka diyecek lâf bulamaz… 

    Sonra baba oğul bir kenara çekilir otururlar. Koklaşır, sarılırlar birbirlerine…

    Mehmed Onbaşı, memleketten havadis alır. 

    Ülfet, dedesini, ninesini, köyünü anlatır. O suâl eder, Ülfet anlatır. Nice sonra: “Anan nasıl oğlum, anan iyi mi?” diyebilir!

    Ülfet’in havadislerine can bağışlamaz mı? 

    Baba oğul hasret giderirler. Başbaşa görüşürler, konuşur, koklaşırlar bir müddet.

    Güneş de çoktan batmıştır.   

    Yusuf Çavuş yanlarına gelir: “Mehmed Onbaşı gardaşım, şükür kavuştunuz.” dedikten sonra, gözleri dolu olduğu halde Ülfet’e döner ve: “Ülfet yavrum. Burası asker ocağı, çoktan akşam içtiması verilmiştir. Sıkıntıya gireriz. Bizim de üstümüz var. Gidelim. Firarımızı verirler yoksa. Sabah yüzbaşıdan ben tekrar müsaade alırım geri geliriz.” der. 

    Ülfet şidddetle itiraz eder. Ağlar, sızlar. Ne çare! 

    Babası: “Ülfet’im, yavrum. Çavuşun doğru söylüyor. Onu da sıkıntıya sokma. Bak buluştuk. Sana kavuştum. Hadi aslanım. Şimdi gidin. Yarın tekrar gelirsiniz.” diyebilir.

    Ama, ne çeker!  

    Çünkü, sabah namazı ile birlikte yola çıkacaklardır. Ülfet’e diyemez hiçbir şey. Dese ne olacak? Ülfet’i kim zaptedebilir o zaman? Gözyaşını içine akıtır. Son bir defa daha yavrusuna sarılır. Onu Allah’a emanet eder.

    Ülfet, babasının elini öper. Kucaklaşıp ayrılırlar. Yusuf Çavuş’la birlikte tekrar kışlaya gelirler.

    O gece Ülfet sabahı nasıl eder kimse bilmez. Gözüne uyku girmez sabaha kadar. Sabah içtimadan evvel çavuşun yanında belirir: “Çavuşum. Hadi gidelim. Söz vermiştin hani!” der. Ve ısrara başlar. Yusuf Çavuş da yüzbaşının gelmesi gerektiğini, ona demeden ayrılamayacaklarını söyler.

    İçtimadan evvel, askere tayınları dağıtılır ve ardından içtima olur.

    Her bölük ayrılır. Kendi yerine gider.  

    Yusuf Çavuş, yanında Ülfet olduğu halde Yüzbaşı Nâzım Bey’in yanına çıkar. Ülfet’in babasına kavuştuğunu müjdeler. Fakat ısrarla gene babasına gitmek istediğini söyler.

    Bu muazzam zuhurat karşısında adeta bitip tükenen Yüzbaşı Nâzım Bey: “Gözün aydın oğlum.” diyebilir. Bu arada ayağa kalkmış, eli arkasında pencerenin önünde boğazı seyretmektedir. Gözleri doludur. Yapacak bir şey yoktur. Ülfet’i hakikatle yüzleştirmelidir: “Allah sizi tekrar kavuştursun yavrum. Babanın birliği Bağdat’a doğru sabah namazından sonra yola çıktı. Oğlum artık büyüdün. Koca adam oldun. Artık sen vatan hizmeti yapacaksın. Senin hizmetinle kurtulacak bu millet.” diyebilir ve ağlamaya başlar.     

    Ülfet, yüzbaşının bu cevabı karşısında: “Baba!” diyebilir ve olduğu yere yığılır kalır. Üç gün sonra hastanede gözünü açar. Bir müddet tedavîden sonra kendine gelir. Kısa sürede kendini toplar. Hayatın pençesini yemenin ıstırabıyla için için kaynamaktadır.

    Zaman çabuk geçer: “İnşallah, babam memlekete döner de, orada kavuşuruz bir daha da ayrılmayız.” der. 

    Bir süre sonra Ülfet, Çanakkale Cephesi’ne gönderilir. 

    Şehidlik nasip olmaz ama o artık bir gâzîdir. Defalarca yaralanır. İyileşir. Hep cephede, gözü daima ileride. Geriye bir an olsun dönüp bakmaz. Çünkü dedesine söz vermiştir.

    Babasından hiçbir haber alamaz. Hâlâ onu merak etmektedir: “Ama olsun varsın. Bu kadar da olsa kavuştum ya. Ben biliyordum babamı göreceğimi.” diye tesellîyi kendi kendine verir. 

    Birinci Cihan Harbi devam etmektedir.

    Ülfet, Çanakkale Cephesi’nden sonra terhis edilmez ve cepheden cepheye koşar. Filistin Cephesi’nde çarpışır. Kafkas Cephesi’ne gider.   

    Ve Millî Mücadele…

    Garp Cephesi’nde Yunan’a karşı vuruşur aslanlar gibi.

    Babası aklından çıkmamaktadır Ülfet’in. Acaba döndü mü? Hayatta mı? Geldi mi köylerine? Hep merak içindedir. 

    Seneler birbirini kovalar. Ülfet artık çile teknesinde yoğrulmuştur. Zaferin ardından terhis olup Yozgat’a, köyüne döner.  

    Ülfet, doğruca evlerine gider. Aklında babası vardır: “Acaba ne hâldedir?” diye merak içindedir hep. 

    Odalarına varır. Tam içeri girecekken kapıda karşılaştığı bir akrabası, görür görmez Ülfet’i tanır ve boynuna sarılıp kucaklar ve bağırır içeri: “Emmi emmi, müjde Ülfet geldi!”  

    Dedesi bu habere dünyaları bağışlar.

    Ülfet içeri girer, iyice çökmüş bir hâlde köşede oturan dedesini görünce: “Dede!” deyip, büsbütün dert küpü hâline gelen dedesinin yanına varır. Dedesinin elini öper.

    Ülfet Ağa: “Geldin mi kuzum. Aslanım, ocağımın umudu!” der.

    Ülfet: “Geldim ya dede, geldim!” der. Kelimeler düğümlenir boğazında adeta.

    Dedesinin yanına oturup nefeslendikten sonra söze babasından başlar: “Babamı buldum dede. İstanbul’da görüştüm. Ben sana demiyor muydum babamı bulacağım diye. Esasında ben harbe değil de babamla buluşmaya gitmişim. Kadere bak…” 

    Dedesi: “Kader ya oğlum, kader!” diyebilir yaşlı gözlerle.   

    Ülfet Ağa, nice sonra ocak umuduna vaziyeti haber verir: “Kuzum. Allah babanın ömrünü, benim ömrümü senin ömrüne eklesin yavrum. Babanın Irak Cephesi’nden künyesi geldi!” diyebilir. 

    Ülfet’in yine sözü: “Âh baba âh!” olur.   

    Ve seneler birbirini kovalar.

    Ülfet, artık dedesinin nâmı ile anılmaya başlar. Köyündeki günleri, emanetini teslim edeceği vakti gözleyerek geçer.   

    Ülfet Ağa hatıralarıyla yaşar. Cephe günleri ve babası bir an bile çıkmaz aklından.

    Söze daima baba hasretiyle hatime çeker: “Allah beni babama kavuşturmak için cepheye gönderdi sanki. Babamla buluştum. Bir o gördüğüm. Bir daha!” diye anlatır, ağlayarak!  

    Kaynak Kişi: Sorgun Eski Belediye Başkanı Yılmaz Kılıçaslan. Ayrıca bkz. S. Burhanettin KAPUSUZOĞLU, Seferberlik Mahşeri-Büyük Harpte Yozgat, İstanbul 2016.

    Yazarın Diğer Yazıları
    Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.