SAKLANAN TARİH VE ISKALANAN GERÇEK:
SADRAZAM İBRAHİM HAKKI PAŞA VE OSMANLI DEVLETİ’NİN DAĞITILMA SÜRECİ
Osmanlı Devleti’nin son dönem tarihi, büyük ölçüde İttihat Terakki’nin meşhurları Enver, Talat ve Cemâl Paşalar etrafında şekillendirilmektedir. Faka hayfâ ki bu durum, aynı dönemde devlet yönetiminde belirleyici görevler üstlenen bazı devlet adamlarının geri planda tutulmasına zemin hazırlamaktadır. Böylelikle tarih saklanmaktadır.
Böylesi isimlerden biri de Gürcü kökenli Sadrazam İbrahim Hakkı Paşa’dır (d. 1863 v.1918). Hakkı Paşa, Maarif Nâzırlığı, Dâhiliye Nâzırlığı, Hariciye Nâzırlığı ve Roma Büyükelçiliği yaptı. Bilhassa 1910-1911 yılları arasındaki sadrazamlığı sırasında Osmanlı Devleti’nin Balkanlar ve Kuzey Afrika’da yaşanan eş zamanlı ağır kriz zamanlarında imparatorluk başbakanı olarak yönetimin başında bulundu. Arnavutları hayli tedirgin eden merkezîleşme siyaseti, 1910 Kiliseler Kanunu, Trablusgarp buhranı sırasında izlenen yol ve Balkan Savaşları öncesinde alınan kararlar, onu ve hükümetini Osmanlı Devleti’nin çözülme sürecinin en tartışmalı aktörü hâline getirmiştir. Buna rağmen İbrahim Hakkı Paşa’nın siyasî sorumluluğu, çoğu zaman İttihat Terakki liderleri Enver ve Talat Paşalar etrafındaki tartışmaların gölgesinde değerlendirilmiş ve adeta örtülmüştür.
İşbu yazı, İbrahim Hakkı Paşa’nın Balkan politikası ile Trablusgarp sürecindeki tercihlerinin Balkanlar ve Akdeniz’deki etkisini incelemeyi amaçlamaktadır. Devlet yönetimi ağır sorumluluk gerektirir. Doğrunun da yanlışın da sonucu büyüktür. Hele ki büyük yanlışların ve ihanetlerin felâketlerin kapısını ardına kadar açtığı düşünüldüğünde meselenin ağırlığı bilhassa önem arz etmektedir. Tüm zamanların gördüğü büyük müfsitlerden Hâlet Efendi’nin hayınlıkları Rumlar’a bağımsız bir Yunanistan yolu açtı. Son Kırım Hanı Şahin Giray’ın ihaneti sadece Kırım’ın elden çıkmasına, Kırımlı’nın vatanlarından olmasına sebep olmadı. Balkanlar’a ve Anadolu’ya kadar dayandı ateş. Bu itibarla Hakkı Paşa’nın icraatlarının sonuçlarına bir de bu açılardan bakmaya zorlamaktadır yaşananlar.
Türlü sebeplerle büyüyen sorunlar yumağı karşısında İmparatorluk dağılma noktasındaydı. Sultan II. Abdülhamid Han’ın yoğun eğitim hamleleri, sağlık yatırımları ve imar girişimleri nispeten nefes aldırıp geleceğe dair umutları yeşertse de alınan her türlü tedbire rağmen akıbetin önüne geçilemiyordu. Keçecizade Fuad Paşa’nın Fransa’da söylediği; “Dünyanın en güçlü devleti şüphesiz Osmanlı Devleti’dir. Çünkü siz dışarıdan, biz içeriden yıkmaya çalışıyoruz; yine de yıkılmıyor.” sözündeki gibi bitmeyen uğraşlar nefesi kesmek için mesai sarf ediyordu.
Jön Türkler’in Paris, Cenevre, Londra ve Napoli’deki yoğun faaliyetlerinin ardından iktidar, yüzünü yeni bir kadroya gösterdi. II. Meşrutiyet’in ardından Osmanlı siyaseti yeni bir çehreye büründü/büründürüldü. Pek çok simanın devlet yönetiminde dikkatleri üzerlerine çekmesine rağmen yönetici kalitesindeki düşüş gözlerden kaçmıyordu. İşte şekillendirilen bu yeni siyaset sahnesinde İbrahim Hakkı Paşa, önü sürekli açılan ve kimsenin yapmadığını yapan fakat her nasılsa gözetilen birisi olarak tebarüz etmektedir. Beyoğlu’ndaki, Pera’daki alelade yerlerde düşüp kalkması ile dile düşmüş Paşa, devlet kademelerindeki yükselişleri ile olduğu kadar, yürütme gücünü temsil makamlarındaki görevleriyle de devletteki belirleyici adamlar arasında yer almıştır.
Hakkı Paşa, Maârif Nezâreti’nde tepki çeken bazı uygulamaları yüzünden istifa ederek 15 Aralık 1908’de Roma Büyükelçiliği’ne atanmış, 1 yıl Büyükelçilik yapmıştır. Hüseyin Hilmi Paşa’nın 28 Aralık 1909 tarihinde sadrazamlıktan istifası üzerine İstanbul’a çağrılmış ve 12 Ocak 1910 tarihinde vezaret rütbesiyle sadrazamlığa getirilmiştir. Bu atama, başta Talat Paşa ve Maliyeci Cavid Bey olmak üzere İttihat Terakki’nin önde gelen isimlerinin desteğiyle gerçekleşmiştir.
Hakkı Paşa, 1911’de İtalya’nın Trablusgarp’ı işgal etme hazırlıklarını önceden fark edip gerekli bilgilendirmeyi yapmadığı gerekçesi ile ağır eleştirilmiştir. Üstelik İtalya’nın Trablusgarp’ı işgal ettiği sırada sadrazam olduğu için tedbirsizlikle gelen ağır kayıptan dolayı hıyanetle suçlanmıştır. Döneme şahitlerin yazdıkları insanın tüylerini diken diken etmektedir.
“İtalyan dostu” İbrahim Hakkı Paşa, devletin aynı anda Balkanlar’da ve Kuzey Afrika’da ciddi güvenlik ve ağır diplomasi hasarları ile karşı karşıya kaldığı bir dönemde sadarete getirilmiştir. Bu nedenle onun sadrazamlığı, devletin çözülme sürecine yön veren siyasî kararların alınması açısından kritik önem taşımaktadır.
Hakkı Paşa’nın sadrazamlığı, İttihat Terakki’nin nüfuzunun giderek arttığı dönemdedir. Haliyle bu durum, hükümetin karar alma süreçlerinde cemiyetin etkisini artırmıştır. Bununla birlikte, onun göreve gelirken kabinesine alacağı isimleri belirleme ve dış politikayı yönlendirme hususunda geniş yetkiler talep ettiği ve taleplerinin kabul edildiği de gerçektir. Vakıa bu mesele bile, Hakkı Paşa’nın icraatlarını yalnızca İttihat Terakki’nin müdahaleleriyle açıklamaya kapıyı daha başından kapatmaktadır. Vakıa alınan idarî ve diplomatik kararların sorumluluğu önemli ölçüde kendisine aittir.
İbrahim Hakkı Paşa, mevcutlar arasında hiç de pasif bir yönetici değildir. Fransızca, Arapça, Farsça, İngilizce, İtalyanca ve Almanca bilmektedir. Mülkiye mezunu olarak hukuk alanında yoğun ilmi çalışmalarının getirdiği meşhur hukukçu kimliği, diplomatik tecrübesi ve devlet idaresindeki konumu, reformlarla devlete nefes aldıracak bir devletlu olmasını gerektirmekteydi. Fakat paşa; yaptıkları, yapmadıkları ve yaptırmadıkları ile tam bir sükût-ı hayaldir. Dolayısıyla Arnavut vilayetlerinde uygulanan merkezîleşme siyaseti, Kiliseler Kanunu’nun ortaya çıkardığı ağır siyasî sonuçlar ve Trablusgarp buhranı, Hakkı Paşa hükümetinin doğrudan siyasî sorumluluğundadır. Krizlerin sonuçları ve alınan kararların ezici etkileri düşünülünce, dönemin genel şartlarıyla değerlendirilme teklifi hükümsüz kalmaktadır. Bu bakımdan onun sadrazamlığı, Osmanlı Devleti’nin son dönemine, adeta son noktayı koyan bir ağırlıktadır. Olup bitenin akıl sır ermez dağlayıcılığı karşısında insan düşünmeden edemiyor: Acaba Hakkı Paşa, Roma’daki büyükelçilik günlerinde hangi ilişkiler ağına dahil oldu ve bilemediğimiz hangi pazarlığın içinde girdi. Nedense her konuya hüküm veren efkâr-ı umumiye Hakkı Paşa’nın sadareti sırasında yaptıkları karşısında sükûta merak salmaktadır.
Osmanlılar’ın Rumeli dediği Balkanlar, dinlerin, dillerin ve etnik toplulukların birlikte yaşadığı bir havzadır. Bölge, kıtalararası ticaret yolları üzerinde Batı Avrupa’ya açılan önemli bir koridordur. Bu sebeple çağlar boyunca büyük güç odaklarının siyasi, askerî ve ekonomik nüfuz mücadelelerine kaynaklık etmiştir.
Osmanlı Devleti nazarında Balkanlar, Avrupa Türkiye’sidir. Devletin kurumlarının ve imparatorluk siyasetinin yansıdığı vatan parçası olarak askerî gücü, ekonomiyi ve insan kaynağını besleyen merkezlerden biridir. Bu sebepten olsa gerek Osmanlı yönetimi, bölgenin yapısını dikkate alarak toplulukların geleneklerini, dinî kurumlarını ve hassas dengelerini korumaya dayalı bir anlayış benimsemiştir. Osmanlı millet sistemi ve vakıf teşkilatı, yerel idarelerle iş birliği ile yüzyıllarca bölgede istikrarı korumuştur. Ancak Osmanlı devlet azametinin ve toplum sıhhatinin üzerine gölge düşüp her alanda ciddi sarsıntıların baskılaması sonucu, XIX. yüzyılda merkezin siyasetsizliği, büyük devletlerin müdahaleleri ve yükselen milliyetçilik hareketleri dengeyi altüst etmiştir. Gayrimüslim unsurların ayrılıkçı hareketleri kopuşa doğru hızını almışken; “necib-i sâdık” Müslüman kesimler de bu sarsıntılardan payına düşeni almıştır. Hırslı, müfsit ve iş bilmez paşa takımının yanlış yönlendirmeleri yüzünden Arnavutlar da örselenmeye devam etmiştir. Yanya Aslanı denilen Tepedelenli Ali Paşa hadisesi buna can yakıcı bir örnektir:
Tepedelenli hadisesi, yalnızca merkezî iradeye başkaldıran bir âyanın isyanı değildir. Hadisenin büyümesinde, Paşanın tavırlarının etkisi kadar, İstanbul’un bu kriz karşısındaki yöntemsizliği de etkili olmuştur. Yıllarca geniş yetkilerle bölgesinde büyük güç kazanmasına fırsat verilen Ali Paşa, Sultan II. Mahmud’un merkezi tahkim siyasetinde tasfiye edilmek istendiğinde süreçteki askerî tedbirlerle siyasî müzakere arasında bir denge kurulamamıştır. Böylece daha baştan yerinde tedbirlerle ciddi sorun haline gelmeden çözülebilecek bir mesele, entrika, yanlış zamanlama, geciken müdahaleler ve karşılıklı güvensizlik nedeniyle bir krize dönüşmüştür.
Tepedelenli’nin tasfiyesi için uğraşılması, devletin askerî ve malî kaynaklarını uzun süre Epir ve Yanya hattında tutarak Mora’daki Rum isyanının gelişmesine ve kuvvetlerin iki noktaya bölünmesine yol açmıştır. Bu nedenle Tepedelenli hadisesi, yalnızca Paşanın ihtiraslarıyla değil, merkezî yönetimin kriz yönetimindeki tercihleri, devlet adamları arasındaki rekabet ve tedbirlerin yetersizliğiyle birlikte değerlendirilmelidir. Bu feci hadise, Osmanlı taşra idaresinde siyasetle uzlaşma ile askerî müdahale arasındaki dengenin zamanında kurulamamasının acı dolu örneğidir.
Tepedelenli hadisesi, Sultan II. Mahmud’un merkezî otoriteyi sağlama teşebbüslerinin içinde saklanan Hâlet Efendi‘nin saraydaki entrikalarıyla büyüdü. Yanlış bilgilendirmeler, yanlı yönlendirmeler, Ali Paşa’yı devlete karşı fiili direnişe itti ve bu durum devlete Mora/Yunan isyanı sürecinde pahalıya mal oldu. 1821’de çıkan Mora İsyanı, XIX. yüzyıl başlarındaki en önemli sarsıntıdır. Filiki Eterya örgütünün çalışmaları, imparatorluktaki Rum reayayı ayaklandırabilecek duruma getirmiştir. Ancak Mora ve civarı Tepedelenli Paşa’nın nüfuzu altında bulunduğundan, Rumlar kendisinden çekinmekteydiler. Hattâ Ali Paşa, Eterya’nın çalışmalarıyla ilgili pek çok bilgi toplamış ve durumu Babıâli’ye bildirmişti. Fakat gençliğinde Fenerli Rum beylerin hizmetinde bulunmuş olan Rikâb-ı Hümâyun kethüdası Hâlet Efendi, hemen hemen bunların adamı durumuna gelmiş ve Ali Paşa’nın aleyhine kurduğu tuzaklar isyan için ortamı hazırlamıştı. Hâlet Efendi’nin tutuşturduğu fitne ateşi öyle bir uyandı ki Tepedelenli Ali Paşa’yı da (v. 1822) içine çekti. Hâlet Efendi, Rum ihtilalinin hazırlıkları hakkında devlete verilen bilgileri saklayarak tavrını ihanete kadar götürmüştür. Hâlet Efendi’nin entrikalarıyla Tepedelenli, isyan edip fermanlı olunca, Rumlar da onun baskısından kurtuldular. Artık ayaklanmanın önü açıldı ve sonrası malum! Nitekim dâhi allâme Ahmed Cevdet Paşa da, Rum isyanın Hâlet Efendi’nin “mahsul-u a’mâl-i seyyiesi” olduğunu söyler ve Rum gailesine onu sebep gösterir. En sonunda iş çok sürmeden Yunanistan’ın ortaya çıkarılmasına varıp dayanmıştır. Göz göre göre gelen ilk kopuşun etkisi şiddetli olmuş ve arkası gelmiştir. Mevlevî kisvesi altına saklanan Hâlet’in nelere kadir olduğuna dünya şahitlik etmiştir böylelikle.
Siyasetsizlik yüzünden küçük sorunlar yumağı sardıkça büyüme eğilimindedir. Arnavut nüfusun yoğun olarak yaşadığı vilayetlerde vergi, askerlik, idarî düzenlemeler ve mahallî talepler etrafında gelişen isyanlar görülmektedir. Böylelikle Balkanlar, XX. yüzyılın başında devletin bekasını ilgilendiren güvenlik meselesine dönüşmüştür. Balkanlar’da yaşanan gelişmeler, devletin denge siyasetini ciddi biçimde zorlamıştır. Devlet bir taraftan farklı etnik unsurların taleplerini karşılayarak bölgesel bütünlüğü korumaya çalışırken, büyük devletlerin müdahaleleri ve Balkan devletlerinin yayılmacı politikalarıyla da mücadele etmiştir.
Böylelikle Sadrazam İbrahim Hakkı Paşa’nın Balkan politikası, devlet defterinin kapanma sürecine rastlamaktadır. Uygulamalarının getirdikleri, 1910 ve 1911 Arnavut isyanları karşısında izlenen siyaset, hükümetin merkezîleşme anlayışı ile devletin yüzyıllarca Balkanlar’da uyguladığı hassasiyetleri gözeten idare tarzı arasındaki kırılmaları ortaya koymaktadır. Bu itibarla Hakkı Paşa’nın Balkan politikası sırasındaki Arnavut isyanları, bir asayiş meselesi olmaktan çok yaklaşan Balkan Savaşları öncesinde meseleleri büyüten gelişmelerden biri olmuştur.
Sadrazam Paşa’nın Balkanlardaki politikalarının en aksi yansıması Arnavut vilayetlerinde görülmüştür. İttihat Terakki’nin devlet otoritesini güçlendirmeye yönelik merkezîleşme siyaseti, güçlü yerel geleneklere sahip Arnavut ellerinde hayli ciddi tepkilerle karşılandı. Hakkı Paşa hükümeti, idarî yapıyı merkezî otorite lehine yeniden düzenlerken; vergi tahsilâtı, zorunlu askerlik ve silahların toplanması gibi uygulamalar, Arnavutlar tarafından mevcut düzenlerini tehdit eden müdahaleler olarak kabul edildi. Bilhassa silahsızlandırma teşebbüsü, kamu düzenini ve merkezî otoriteyi güçlendirme amacı taşısa da Arnavutlar arasında güvenliklerini zayıflatacak tehlikeli bir girişim olarak görüldü. Balkanlar’ın dağlık coğrafyasında devlet otoritesinin sınırlı kalması; kan davaları, eşkıyalık, kabile rekabetleri ve daha da tehlikelisi etnik-dinî gerilimlerin varlığı, silahı şahsi ve toplumsal güvenliğin temel vasıtası hâline getirmişti. Kuzeydeki Sırpların ve Karadağlıların, güneyde ise Rumların ve Yunanistan’ın emelleri ve milliyetçi çete faaliyetleri de eklenince kaygı haliyle şiddetli tepkiyi çekmişti. Bu nedenle Balkan Savaşları öncesinde, bölgesel etnik çatışmaların ve baskınların yoğunlaştığı zor zamanlarda silah, aile ve kabile güvenliğinin vazgeçilmez unsuruydu. Diplomasiye önem veren bir sadrazam paşanın bu hassasiyet noktalarını bilip kavramaması mümkün mü idi.
II. Meşrutiyet’ten sonra sertlikle gelen merkezîleşme, zorunlu askerlik, vergi düzenlemeleri ve silah toplama politikalarının birlikte uygulanması, devlet ve Arnavut toplumu arasındaki güven bunalımına sebep oldu. Arnavut isyanlarının nedeni yalnızca silahların toplanması değildir elbette. Yürütülen politika, siyasi ve toplumsal gerilimleri keskinleştirerek yönetime tepkinin büyümesinde ve isyanların yayılmasında rol oynadı. Meclis-i Mebusan’daki Arnavut mebusların ve yerel yöneticilerin, özellikle Kosova Valisi Mazhar Bey’in uygulamaları hakkındaki uyarılarının dikkate alınmaması, güvenlik siyasetinin sertleşmesine ve devlet-halk birlikteliğinin zayıflamasına sebep oldu.
Esasen, isyanları yalnızca dış müdahaleler veya Balkan milliyetçiliğiyle açıklamak yersizdir. Sadrazam Hakkı Paşa’nın yönetim iradesi dikkate alındığında, İttihat Terakki’nin merkezîleşme siyaseti doğrultusundaki uygulamaların siyasî sorumluluğu da tabii ki hükümete aittir. Nitekim devlet otoritesini güçlendirme hedefi bekleneni vermemiş, devletin, Arnavut topluluğu nezdindeki itibarını zayıflatmış ve Balkan Savaşları öncesinde bölgedeki siyasî konumunu daha kırılgan hâle getirmiştir.
Arnavut isyanları, İbrahim Hakkı Paşa hükümetinin karşılaştığı en önemli iç meselelerinden biridir. Elbette ki sadrazam olarak isyanların bastırılmasındaki siyasî sorumluluk Paşaya aittir. Ancak uygulanan askerî tedbirlerde de Harbiye Nâzırı Mahmud Şevket Paşa belirleyicidir. Ordudaki nüfuzunun verdiği tavırla Mahmud Şevket Paşa, isyanları aşırı kuvvet kullanılarak bastırma politikasını izlemiş hükümet de bu yaklaşımı benimsemiştir.
Bununla birlikte İbrahim Hakkı Paşa’nın Balkan siyaseti yalnızca güvenlik uygulamalarından ibaret değildir. Balkanlardaki Hristiyan toplulukları uzlaştırmayı hedefleyen Kiliseler Kanunu düzenlemesi ve Arnavut vilayetlerinde uygulanan sert askerî tedbirler, onun bölgede hedefini kendisinin gözettiği bir politika izlediğini göstermektedir.
V. Mehmed Reşad’ın Rumeli Seyahati (5-26 Haziran 1911) sırasında Sadrazam, İbrahim Hakkı Paşa idi. Rumeli Seyahati’nin planlanması ve icrası, Hakkı Paşa Hükûmeti döneminde gerçekleştirilmiştir. Seyahatin amacı Arnavut vilayetlerinde artan huzursuzlukları yatıştırmak, yönetime bağlılığı güçlendirmek ve padişahın otoritesini sahada görünür kılmaktı. Ancak bu girişim, Arnavut isyanlarını kalıcı olarak önleyememiş; yaklaşık üç ay sonra başlayan Trablusgarp Savaşı ve ertesi yıl patlak veren Balkan Savaşları nedeniyle beklenen sonuçları verememiştir. Nasıl önlesin: Ziyaret sırasında Kosova’da Sultan Murad Türbesi’nin önünde sadrazamın on binlerce kişiye padişahın mektubunu okuduktan sonra yaptığı konuşmayı Arnavutça’ya çevirsin diye kürsüye çıkarılan kişi Arnavutça bilmiyordu. Bu iş bile tek başına değerlendirilse neler düşündürür neler!
İbrahim Hakkı Paşa ile askerî kanadın kudretlisi Mahmud Şevket Paşa’nın akıl almaz tercihleri coğrafyada çözülmeyi içinden çıkılmaz bir noktaya sürüklemiştir. Merkezin otoritesini güçlendirme maksatlı sert uygulamalar özellikle Arnavut vilayetlerinde devlet-toplum ilişkilerini derinden yaralamıştır. Böylelikle, Balkan Savaşları öncesinde yapılanlar, devletin bölgedeki siyasî ve askerî konumu sarsmış ve Balkan bozgunun ağırlığını üzerine çekmiştir.
Arnavutlara karşı izlenen çok sert askerî tedbirlerle, Trablusgarp’ın savunuluyormuş gibi yapılarak elden çıkarılması sürecinde yaşananlar, Hakkı Paşa hükümetini ve askerî politikaların uygulayıcısı Mahmud Şevket Paşa’yı eleştirilerin merkezi hâline getirmiştir. Bu itibarla, Libya’nın kaybı, adaların büyük bölümünün elden çıkması ve hemen ardından Balkan Savaşları sonucunda Rumeli’nin kaybı, siyasî ve askerî kararların sorgulanmasını gerektirmektedir.
İbrahim Hakkı Paşa’nın Balkan siyaseti, idare ve güvenlik meselelerinin yanı sıra dinî aidiyetlerin siyasî kimliklere ve jeopolitik rekabetlere dönüştüğü teopolitik alanı beraber değerlendirmeyi gerekli kılmaktadır. Şu var ki devletin Balkanlar’daki hâkimiyeti, XIX. yüzyılın sonlarından itibaren merkezî otoritenin aşınması ve gayrimüslim toplulukların kilise, mektep ve vakıflar üzerindeki nüfuz mücadeleleriyle de giderek zayıflamıştır. Bu rekabet, dinî ihtilafları aşarak milliyetçiliği besleyen, cemaatleri siyasete gark eden ve çetelerin toplumsal tabanını genişleten bir mahiyetteydi. Kilise ve eğitim kurumları üzerindeki hâkimiyet, dinî bir meseleden öte milliyetçi hareketlerin örgütlenmesini ve Balkan devletlerinin Osmanlı coğrafyasındaki nüfuz alanlarını belirleyen bir jeopolitik araç hâline gelmişti.
Bu şartlar altında Hakkı Paşa’nın hükümeti, Balkan kiliseleri ve mekteplerinin ihtilaflarını hukukî bir çözüme kavuşturma yoluna gitti. Bu siyasetin en önemli adımı hiç şüphesiz 1910 tarihli Kiliseler Kanunu oldu. Farklılıkları birlemeyi amaçlayan kanun Balkanlar’ın teopolitik dengesini değiştiren sonuçlar doğurdu. Hakkı Paşa’nın başında bulunduğu yönetim, bu teopolitik ve idarî soruna çözüm bulmak üzere hazırlanan 12 maddelik kanun tasarısını 7 Temmuz 1909’da Meclis-i Mebusan’a sundu. Düzenleme, Bulgar, Rum ve Sırp kiliseleri arasındaki kilise, mektep ve vakıf ihtilaflarını hukukî bir çerçeveye kavuşturarak Rumeli’deki idarî düzeni sağlamlaştırmayı amaçlıyordu. Bu doğrultuda ihtilaflı dinî kurumların paylaşımında nüfus esasının kabul edilmesi öngörülürken, özellikle Rum mebusların mevcut ayrıcalıkların korunması yönündeki itirazları düzenlemenin Meclis sürecini uzattı ve çeşitli engeller doğurdu. Nihayet kanun, yoğun muhalefete rağmen 3 Temmuz 1910’da Meclis-i Mebusan’da kabul edilerek Meclis-i Âyan’ın onayından geçti.
Bununla birlikte hükümetin idarî düzenleme olarak gördüğü kanun, Balkan siyasetinde beklenmedik sonuçlar doğurdu. Kiliseler Kanunu, Balkan milletleri arasındaki kilise ve mektep rekabetini belirli ölçüde düzenleyerek önemli ihtilaf alanını daraltmış, ancak bu durum Osmanlı Devleti açısından beklenen siyasî sonucu doğurmamıştır. Aksine, aralarındaki rekabetin azalması; Bulgar, Karadağ, Sırp ve Yunan unsurlarının uzlaşma imkânlarını artırarak Osmanlı Devleti’ne karşı ortak hareket etmelerini kolaylaştırarak Balkan İttifakı’na giden süreci hızlandırmıştır.
Sultan II. Abdülhamid Han, Bulgar Eksarhlığı ile Rum Patrikhanesi arasındaki rekabeti, Balkan devletlerinin birlikte hareketini zorlaştıran siyasî denge unsuru olarak kullanmıştı. Kiliseler Kanunu ile bu rekabet önemli ölçüde ortadan kalkınca Bulgaristan, Sırbistan, Karadağ ve Yunanistan arasındaki uzlaşmayı kolaylaşmıştır. Böylelikle kısa süre sonra ortaya çıkacak Balkan İttifakı için elverişli bir siyasî ortam oluşmuştur. Bu yönüyle kanun, Osmanlı Devleti’ni zayıflatan ağır sonuçlar doğurmuştur.
Özellikle 1911 Trablusgarp Savaşı sırasında Osmanlı Devleti’ndeki askerî ve siyasî zaaflar, Rusya’nın da desteğiyle Balkan devletlerini ittifak arayışlarına yöneltmiştir. Akabinde 1912’de ittifak antlaşmaları imzalanmış, Osmanlı Devleti’ne karşı Balkan ittifakı oluşmuştur. Balkan İttifakı’nın kuruluşunda Kiliseler Kanunu’nun yanı sıra Rusya’nın diplomatik girişimleri, Balkan devletlerinin ortak güvenlik kaygıları ve Osmanlı Devleti’nin giderek zayıflayan askerî kapasitesi süreci belirlemiştir.
Hakkı Paşa hükümetinin kilise ihtilaflarını düzenleyen siyaseti, Balkan devletleri arasındaki anlaşmazlık alanını daraltarak siyasî yakınlaşmayı kolaylaştırmıştır. Bu yönüyle Kiliseler Kanunu, idarî düzenleme olarak kalmamış, devletin Balkanlar’daki teopolitik dengelerini etkileyerek 1912 Balkan İttifakı’na giden sürece ciddi katkıda bulunan bir gelişme olarak kayda geçmiştir.
Haddizatında Kiliseler Kanunu, yalnızca idarî bir sorunu çözmeye yönelik bir düzenleme olarak kalmamış, Balkanlar’daki dengeleri etkileyen sonuçlar doğurmuştur. Bu bakımdan Kiliseler Kanunu ile Arnavut vilayetlerinde izlenen politikaları, Hakkı Paşa hükümetinin Balkanlar’daki siyasetinin tezahürleridir. Bu uygulamalar, merkezî otoriteyi güçlendirmediği gibi Balkanlar’daki ayrışmayı derinleştirip Osmanlı hâkimiyetinin zayıflamasına katkıda bulunmuştur.
Kilise, mektep ve vakıf rekabetinin hukukî düzenlemeye bağlanması, görünürde kilise ve cemaat ihtilaflarını hukukî zemine kavuşturmayı hedeflese de Balkanlar’ın teopolitik dengeleri üzerinde ağır sonuçlar doğurmuştur. Bu düzenleme, dinî aidiyetlerin siyasallaşmasını ve milliyetçi hareketlerin güçlenmesini hızlandırırken, Osmanlı’nın Balkanlar’daki idarî ve dinî nüfuzunu da zayıflatmıştır. Süreç Bulgar, Sırp ve Yunan unsurlarının Osmanlı karşıtlığı etrafında yakınlaşmasını kolaylaştırarak 1912 Balkan İttifakı’na giden jeopolitik süreci hızlandırmıştır. Nitekim Kanun’un çıkarıldığını duyduğu sırada tahttan indirilmiş ve Selanik’te bir Yahudi’nin köşkünde gözetim altında tutulan Sultan II. Abdülhamid Han’ın; “Balkanlar şimdi elden gitti!” diye hayıflandığı rivayet edilmektedir.
Hakkı Paşalı hükümet, ne hikmetse yaklaşan tehlikeyi yeterince değerlendirememiş, Balkan devletleriyle ilişkilerin iyiliğini savunmuştur. Bölgede endişe verici gelişmeleri, hükümetin doğru okuyamamasını anlamak doğrusu güç.
Sonuç olarak merkeziyetçi uygulamalar, Balkanlar’daki yükselen milliyetçilik hareketleri ve Rusya’nın bölgedeki etkisi karşısında beklenen sonucu vermedi. Kiliseler Kanunu, kısa vadede mezhep ve eğitim sorunlarını çözmeye yönelik bir reform gibi gözükse de uzun vadede Balkan devletlerinin Osmanlı Devleti’ne karşı ortak cephe oluşturmasını kolaylaştıran gelişmelerden biri oldu. Böylece Hakkı Paşa hükümeti, uyguladığı iç reformların Balkanlar’daki siyasî ve askerî sonuçları ile imparatorluğun bölgedeki hâkimiyetini daha da zayıflatan bir sürecin önünü açtı.
1878 Berlin Antlaşması sonrasında sömürgecilik yarışında kendisine yeterli alan açamayan İtalya, sınırlı kapasitesine rağmen yarışta yerini güçlendirme arayışına girdi. Bu politikanın ilk hedefi, İtalya’ya yakın olduğu için Osmanlı Devleti’nin Kuzey Afrika’daki son hâkimiyet alanı Trablusgarp ve Bingazi oldu. İtalya, bölgedeki ekonomik faaliyetlerini zamanla siyasî nüfuz aracına dönüştürdü. Fransa’nın Tunus’u işgal etmesi, İtalya’nın Trablusgarp üzerindeki taleplerini iyice belirgin hale getirdi. Maksadını elde edebilmek için yıllar içinde çabalarını sürdürdü.
Uygun zamanı kollayarak harekete geçen İtalya, Üçlü İttifak içindeki konumu gereği Fransa ve İngiltere ile ilişkilerini de gözetti. Avrupa’daki diplomatik gerilimler, İtalya’ya hareket alanı sağladı. Avusturya-Macaristan ise İtalya’nın saldırısının Balkanlar’daki dengeleri bozmasından endişe ediyordu; ancak Roma’nın Balkanlarda yeni bir değişikliğe yol açılmayacağı yönündeki güvencesi Viyana’nın yumuşattı. Böylelikle 1911’e gelindi ve İtalya, büyük güçlerin doğrudan müdahale etmeyeceği kanaatiyle Trablusgarp ve Bingazi’yi işgal kararını uygulamaya koydu.
Osmanlı yönetimi, yaşanan siyasî çekişmeler ve askerî-idarî sorunlar nedeniyle gelişmeleri yeterince erken değerlendir(e)medi. Özellikle İbrahim Hakkı Paşa hükümeti, İtalya’nın bölgeye yönelik işgal hazırlıklarını, uyarılara rağmen dikkatle takip etmedi. Roma’da büyükelçilik yapan Hakkı Paşa, savaşın başlamasından üç gün önce Meclis’te İtalya ile ilişkilerin dostane olduğunu ve Roma’nın Trablusgarp’a saldırma niyetinin bulunmadığını savundu. İtalyan saldırısının başlaması üzerine Hakkı Paşa’nın istifası geldi.
Fakat bu noktada işgale giden süreci incelemek gerekmektedir. İtalya’nın müdahale kararını şekillendiren ve bunu mümkün kılan siyasî, diplomatik ve ekonomik gelişmelere bakılmalıdır.
Trablusgarp Savaşı’ndan önce bölgenin savunma kapasitesini zayıflatan önemli gelişmeler odu. Bu çerçevede düzenli birliklerin sayısı azaltıldı, modern silah, mühimmat ve askerî malzeme önemli ölçüde geri çekildi. Bölgedeki birliklerin elindeki modern Mauser/Mavzer tüfeklerinin büyük kısmı merkeze alınırken yerine eski model Martini-Henry tüfekleri bırakıldı. Mühimmat ve erzakın bir bölümü tahliye edildi. İyi yetişmiş birliklerin bir kısmı Yemen başta olmak üzere farklı cephelere sevk edildi. Bu teşebbüsler, savaştan önce Trablusgarp’ı zayıflatmıştı zaten.
İtalyan işgali, büyük infiale sebep oldu. İbrahim Hakkı Paşa hükümetinin, İtalya’nın işgal hazırlıklarından habersizlik ve diplomatik çözüm ihtimaline güvenerek askerî ve idarî tedbirsizlik nedeniyle Meclis-i Mebusan’da çok sert eleştirilmesine yol açtı. Askerî sorumluluk ise Harbiye Nâzırı Mahmud Şevket Paşa üzerinde yoğunlaştı. Savaş öncesinde alınan askerî ve idarî kararlar, Trablusgarp’ın savunmasını önemli ölçüde zayıflatıp İtalyan işgalini kolaylaştırmıştır. Meclis-i Mebusan’da da sert biçimde eleştirilen bu tasarruflar, askerî kapasiteyi ve bölge halkının moralini olumsuz etkilemiştir. Buna rağmen Libya’da direniş başlamış, bölgeye giden Türk subaylarının öncülüğünde yerel halk mücadele etmiştir.
İşgal öncesindeki uygulamalar, Hakkı Paşa’nın İtalya tehdidine karşı söylem düzeyinde bir diplomatik yaklaşım sergilediğini açıkça göstermektedir. Bu nedenle İtalyan işgali, yalnızca dış şartların bir sonucu değil, işgal öncesinde izlenen siyasetin ve alınmayan tedbirlerin de doğrudan bir sonucu olarak değerlendirilmelidir.
Bu sırada İtalyan donanması Akdeniz/Ege adalarına da yöneldi, Rodos ve Oniki Ada ile yakınlardaki adaları işgal etti. İzmir’e saldırı veya Sakız adasının işgali ise İngiltere ve Avusturya-Macaristan’ın karşı çıkmasıyla önlendi. Bütün bu gelişmelerin sonunda İtalya ile 18 Ekim 1912’de Lozan yakınlarındaki Uşi/Ouchy kasabasında barış antlaşması imzalandı. Uşi Antlaşması ile Osmanlı Devleti Kuzey Afrika’daki topraklarını kaybetmiş, On İki Ada ise geçici işgal gerekçesiyle İtalya’nın kontrolüne bırakılmıştır. Balkan Savaşları’nın başlamasıyla bu geçici durum kalıcı hâle gelmiş ve Doğu Akdeniz’deki Osmanlı Türk hâkimiyeti bitirilmiştir.
Trablusgarp’ın işgali sonrasında İbrahim Hakkı Paşa ise; “Vaktiyle benim durumuma düşen sadrazamların padişahlar tarafından boyunları vurdurulurdu.” sözü ile ağır başarısızlığın olması gereken akıbetini ilan etmiştir. Yüce Divân’a verilerek yargılanması istenmiş, ancak İttihat Terakkî’nin siyasî desteği sayesinde girişimler sonuçsuz kılınmıştır. Hakkı Paşa’nın Trablusgarp politikaları devlete karşı ciddi gaflet ve hıyanet olarak görülmüştür.
Meclis-i Mebusan’da yürütülen soruşturmalarda, Sadrazam İbrahim Hakkı Paşa ile kabine üyelerinin Yüce Divan’a sevk edilmesi talep edilmiş, ancak Meclis’in 1912 yılında feshedilmesiyle birlikte tahkikat dosyaları gündeme alınamadan kapanmıştır. Adalar meselesinde ise inceleme ve tahkikat girişimleri, sorunun çözülemeyip ertelenmesine yol açmıştır. Ötesi malum…
Bu yönüyle Trablusgarp buhranı akıl sır ermeyen bir askerî yenilgi olduğu kadar Osmanlı Devleti’nin son dönem yönetim krizini yansıtan tarihi bir örnektir.
İbrahim Hakkı Paşa’nın sadrazamlığı, Osmanlı Devleti’nin Balkanlar ve Kuzey Afrika’da eş zamanlı siyasî ve askerî krizlerle karşı karşıya kaldığı kritik bir döneme rastlamıştır. Arnavut vilayetlerinde merkezîleşme ve silahların toplanması siyaseti ile 1910 tarihli Kiliseler Kanunu, merkezî otoriteyi güçlendirme niyetinin sonuçlarını yansıtmaktadır. Trablusgarp buhranı sırasında izlenen politika ise aynı anlayışın dış siyasetteki yansıması olarak, sorunların merkezden belirlenen idarî ve diplomatik! yöntemlerle güya çözülmeye çalışıldığını göstermektedir. Ancak bu politikaların uygulanış biçimi, Osmanlı Devleti’nin Balkanlar ve Doğu Akdeniz’deki konumunu güçlendirmek yerine çökertmiştir.
İttihat Terakkî’nin etkisi, Roma eski büyükelçisi Hakkı Paşa’nın sadrazam olarak taşıdığı siyasî sorumluluğu ortadan kaldırmaz. Özellikle onun işgal öncesindeki siyasî ve idarî politikası, İtalya’nın Trablusgarp planına uygulama kolaylığı sağlamıştır. İtalya’nın hazırlıklarının hafife alınması, diplomatik güvencelere dayanılması ve askerî tedbirlerin geriletilmesi, işgale giden sürecin başlıca sorumluluk alanlarını oluşturmuştur. Harbiye Nâzırı Mahmut Şevket Paşa da sadrazam paşanın sorumluluğundan pay sahibidir.
Bu nedenle Hakkı Paşa’nın sorumluluğu, şahsî niyetleri ile izlediği siyasetin birbirinden ayrılmadığı bir çerçevede değerlendirilmelidir. Trablusgarp ve On İki Ada’nın kaybına giden süreçte Paşa’nın güya diplomasiye verdiği öncelik ve İtalya karşısında alınması gereken askerî ve idarî tedbirlerin geri plana itilmesi, izlenen siyasetin temel zaaflarını ortaya koymuştur. Geriye ise şu bir çift söz kalmıştır: “Dert çok, hem dert yok; düşman kavi, tali zebun!
S. Burhanettin KAPUSUZOGLU
Öncelikli Kaynaklar: Zeki Eraslan, Diplomat Olarak İbrahim Hakkı Paşa. Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi 39, Sayı 110 (2023): 285-358; Zekeriya Kurşun, İbrahim Hakkı Paşa. TDVİA., C. 21; Zekeriya Türkmen, Mahmud Şevket Paşa, TDVİA., C. 27; Ahmet Reşid Rey, Gördüklerim Yaptıklarım (1890-1922), İstanbul 1945; İbnülemin Mahmut Kemal İnal, Osmanlı Devrinde Son Sadrazamlar, Osmanlı Devrinde Son Sadrazamlar, İstanbul 2013; Muharrem Dördüncü, Sadrazam İbrahim Hakkı Paşa’nın Hayatı ve Avrupa Seyahati, Afyon Kocatepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi/Cilt: 17, Sayı 1, 2015, s. 79-97; Ahmet Ali Gazel, Osmanlı Son Savaşları Nedeniyle Açılan Meclis Soruşturmaları, Konya 2007; Hamiyet Sezer Feyzioğlu, Bir Osmanlı Valisinin Hazin Sonu Tepedelenli Ali Paşa İsyanı, İstanbul 2017; Ali Fuat Örenç, Balkanlarda İlk Dram Unuttuğumuz Mora Türkleri ve Eyaletten Bağımsızlığa Yunanistan, İstanbul 2022; Ahmed Cevdet Paşa, Târih-i Cevdet, İstanbul 1309, s. 165, 204; Kemal Beydilli, Trablusgarp Savaşı, TDVİA., Ek 2.