Yunus Emre her bağlamda seyyahtır. Ömrü yolculuk ederek geçmiştir. Bu yolculuk hem içten dışa hem de dıştan içe gerçekleşmiştir. Gördüklerini yaşadıklarını bize şiirleri vasıtasıyla aktarır. Bu yüzden Yunus bir haber verir. Kulak verip anlayana…Mehmet Kaplan onun için Sonsuzluk Seyyahı isimlendirmesini yapar doğrudur, ezelden gelip ebede giden yolun ve yolcunun hali dizelerine yansır.
Mevlana’da olduğu gibi bu yolculuklarını hamdım, piştim, yandım söylemiyle özetlemek mümkündür. Yolda şahit olduklarıyla hamlıktan kurtulup olgunlaşacaktır.
N. Sepetçioğlu, Benim Adım Yunus Emre adlı romanında onun yolculuğunu iki aşamada ele alır. Biz buna onun kendi içine olan yolculuğunu da ilave etmeyi uygun buluyoruz. Zira Yunus Emre’yi Derviş Yunus, bizim Yunus yapan bu yolculuğudur. Yolculuğun ilki Karaman’dan Konya’ya gelişidir. Burada Sarıköy’deki köylülerinin kendisini çağırdığını öğrenecektir. Bununla hem sıradan hayat yolculuğu (Ömür) hem de sık seyahat eden bir kişi olması kastedilir.
İkincisi köylülerin talebi ile buğday istemek üzere Hacı Bektaş dergahına gitmesi ve hatasını anlayıp himmet istemeye dergâha geri dönmesiyle sonuçlanan yolculuğudur. *Yazar, Yunus’un arayışını yol metaforuyla verir.
*Anlatıcı (Yunus), kendisinin bu yoldaki yalnızlığını, kimi kimsesinin olmamasını, o çok bilindik, Bağrı taşlı gözü yaşlı, şöyle garip bencileyin sözünü ufak tefek değişikliklerle, romanın sonuna kadar sık sık tekrar ederek vurgular. Romanda o bilindik Yunus Emre menkıbesi anlatılır.
Yoldan sonra eşik, kapı nirengi noktaları, eşikten geçip geçemeyeceği, kapının açılıp açılmayacağı korkusu ve devam eden gelgitler…
Yunus Emre yolculuğu boyunca çeşitli duraklardan geçer, engeller aşar. Engelin adı kimi zaman şeytan, kimi zaman nefs ve kimi zaman da Molla Kasım’dır. Hepsi aslında tek bir amaca hizmet eder: Kendiyle yüzleşmek…
Yoldan sonra eşik, kapı nirengi noktaları, eşikten geçip geçemeyeceği, kapının açılıp açılmayacağı korkusu ve devam eden gelgitler…
Gezerken dilinden deyişler, şiirler dökülür. Yolda geçirdiği merhaleleri dizelerinden okumak mümkündür.
İlk merhalede Tanrı bilgisi onda korku ağırlıklı bir anlayış şeklindedir. Bu dönem, divanında da görülebileceği üzere, şiirlerinde beş vakit namazı kılmanın ehemmiyeti kılınmaz ise çekilecek cezalar, cehennem korkusu, kabir halkının ahvali… Kısaca, Şöyle garip bencileyin söyleminin etkileri ön plandadır.
Sonraki merhalede Tanrı aşkı tüm benliğini kaplamış, ödül ve ceza kaygısından azade Aşık Yunus dikkati çeker. Ne varlığa sevinen ne yokluğa yerinen, ancak aşk ile avunan…
Bana seni gerek seni.
Sonra Tanrı sevgisine giden yolun yarattıklarını sevmekten geçtiğini kavradığımerhale gelir.
Yaratılanı severiz yaratandan ötürü.
Tüm yaratılmışa bir gözle bakmanın önemi, gönül kazanmanın tüm iyilik ve erdemlerin başı olduğu fikri onda perçinlenmiştir.
Benim bir karıncaya ulu nazarım vardır.
Bir kez gönül kırdın ise bu kıldığnı namaz değil,
Yetmiş iki millet dahi elin yüzün yumaz değil…
Ak sakallı pir hoca, bilemez hali nice
Emek vermesin hacca, bir gönül yıkar ise…
İbadetlerin şekilden öteye geçmediği bir din anlayışının hakiki iman, itikat ve inancı yansıtmadığını, tüm yaratılmışa bir gözle bakmanın elzemliği, gönül kazanmanın tüm iyilik ve erdemlerin başı olduğu fikri onda perçinlenmiştir.**İslamiyet’e göre insan şahsiyetine hürmet Yunus Emre şiirlerinde açıkça görülür. Orada Tanrı’nın bir parçası olarak görülen insanın ulviyeti vardır. Fakat İran ve Bizans’tan gelen istibdat ananesi, İslamiyet’in cevherinde olan bu asil ışığı karartmış ve bu nur sadece gerçekten dindar olan kalplerde kalmıştır.
Yunus Emre on üçüncü asırda yaşamış bilge Türk büyüğü, şair, aşık, derviş, mutasavvıftır. Onu yalnızca halk edebiyatına hapsedemeyiz. O aynı zamanda Ahmet Yesevi’nin açtığı tasavvuf yolunun yolcusu ve bu edebiyatın güçlü bir temsilcisidir. Bununla beraber eserlerini arı duru Türkçe ile yazarak dilimize hak ettiği değeri vermiştir. Şiirlerinde derin manalar ve yüksek bir sanat vardır. İçinde bulduğu cevherden nice inci mercanı dizelere, satırlara döker. Evrensel bilgiler barındıran mesajı tüm insanlığa meşale olur.
Onun eserlerinde tekrar tekrar üzerinde durduğu anahtar dizeler vardır. Bugün bunlar hakkıyla anlaşılır ve yeni nesle aktarılırsa hiç şüphesiz yolumuzu aydınlatacaktır.
**Türkiye’de bugün yeni üslupla yazılmış dini bir eser yoktur. Bu da gösterir ki medrese devam ediyor. Fakat şunu unutmayalım: İslamiyet’i öldüren medrese yani basmakalıp fikirleri tekrar ediş olmuştur. Yenilenmeyen şey kabuk bağlar, katılaşır ve ölür.
***Tasavvuf düşüncesi özünde bağnazlığa karşı bir panzehir olarak ortaya çıkmıştır. Sevgi, Hoşgörü, diğerkamlık gibi değerlerin varlığın birliği düsturuyla birleşmesinden husule gelir. Bu o güne kadar din konusunda kimsenin duymak şöyle dursun hayal bile edemediği bir bakış açısıdır. Bu, büyük Anadolu irfanının ve Ahilik anlayışının mayasıdır.
Bazı kaynaklarda Dede Korkut ve Yunus Emre’nin çağdaş olduğu belirtilir. Bu iki bilge insanı bağrından çıkaran Anadolu toprağı, şahsiyetlerini bünyesinde yoğurarak var eden ise Türk kültürüdür. Elbette bu hemen olmamıştır. Türklerin Anadolu’yu yurt edinmesinin üzerinden üç yüzyıl geçmesi gerekmiştir. Ayrıca Mevlâna, Hacı Bektaş, Hacı Bayram, Nesimi, İbrahim Hakkı gibi gönül erleri Anadolu insanının ruh iklimine nezih, latif serpintilerle nüfuz etmiştir. Aynı çağda Dede Korkut’un vücuda getirdiği eserde alp tipi, Yunus Emre’nin eserinde ise veli tipi idealize edilir.
Yunus Emre insanın yalnızca bedenden ibaret olmadığını onun içinde duyan düşünen anlayan anlamlandıran bir öz bulunduğunu haykırır. Bu öz ona kâinatı var eden yüce kudret tarafından bahşedilmiştir. Onun irade etme, eyleme ve bunun sonuçları ile yüzleşme yükümlüğü vardır. Bunun içindir ki kendinden, etkilediklerinden, yaptıklarından, yapmadıklarından sorumlu tutulmuştur.
Bir ben vardır bende benden içeri.
Bu gözümden bakan nedir?
İnsan idrak ettiğini de idrak edebilen bir varlıktır. Bu sayede başka bir boyuta geçer. O hitap edilendir, muhataptır. Yunus Emre insanın hakikatini yolculukları sırasında keşfetmiştir. Boyutlar atlamış, kapalı kapıları açmış, perdeleri aralamıştır. Orada seyrettiklerini bizlere aktarır.
Ballar balını buldum. Kovanım yağma olsun.
Yunus aynı zamanda çok iyi bir gözlemcidir. Tüm derdi kendiyledir. Arzusu fani lezzetler değil içinde bulduğu özün kaynağına ermektir. O kaynak kendi tabiriyle yüce görklü Tanrı, Çalap’tır. O, aşıktır. Aşkı için dünyanın ve ahiretin hazlarını elinin tersiyle iter.
Yetmiş iki millete bir gözle bakmayanı ibadetinin kurtaramayacağını söyler.
Yetmiş iki millete bir göz ile bakmayan halka müderris olsa hakikatte asidir…
Bu büyük bir felsefedir. Bu Batı hümanizminin çok ötesinde ve asırlar evvelinde ulaşılmış derin bir hakikattir. Kaynağını İslamiyet’in vahdet düşüncesinden alır. Bu mistik cereyan Türk halkına bir peygamber ahlakı aşılamıştır. Mehmet Kaplan’ın, “Eğer iyi okunur ve anlaşılırsa tek başına Yunus Emre bizi kurtarabilir” sözü zannımca bu hakikatin idrakinden doğmuştur.
Her dem yeniden doğarız bizden kim usanası diyen Yunus, aydınlar ve eğitimcilerce bugün yeniden okunmalı ve anlaşılmalıdır. Onun ufku bugün bize deniz feneri gibi yol gösterecektir. Mehmet Kaplan: “Halkın taassubunun değil aydınların düşüncesinin bizi tekrar dinin yüksek kaynağına ulaştırabileceğini düşünüyorum. Yunus Emre’de en dinsiz insanı bile uyandırabilecek ilhamlar vardır.” der.
Onu okuyarak bu toprakların mayasında var olan sevgiyi yeniden diriltebiliriz. Yunus “Benim bir karıncaya ulu nazarım vardır” der. O yalnızca insana değil tüm yaratılmışa sevgi ve hürmetle yaklaşılmasını tavsiye eder.
Yaratılanı hoş gördük yaratandan ötürü.
Öyle ise biz de o bilge Türk kocasından ve dizelerinden aldığımız coşkunlukla ilave edelim: Niyet ettik Yunusça sevmeye, niyet ettik onun asırlar evvel gök kubbeye saldığı avazeye eşlik etmeye, niyet ettik Yunus’la güzelleşmeye…
*DEUİFD Türk Kültürünü Mayalayanlar Özel Sayısı / 2021, ss. 323-349.
YUNUS EMRE MENKIBELERİ AÇISINDAN MUSTAFA
NECATİ SEPETÇİOĞLU’NUN İKİ ESERİ/ Sevda Altunbaş
**Mehmet Kaplan/Yunus Bir Haber Verir…
***Metin Bobaroğlu