Modern dünya, başarıyı çoğu zaman bireysel performansla ölçüyor. Daha çok kazanan, daha çok öne çıkan, daha hızlı yükselen insan modeli kutsanıyor. Oysa Anadolu’nun asırlardır taşıdığı irfan, insana bambaşka bir yerden bakıyordu. Çünkü bu topraklarda insan; yalnız başına büyüyen değil, birlikte güçlenen bir varlıktı. Bir sofranın etrafında toplanmak, bir derdi paylaşmak, bir çocuğun elinden tutmak sadece sosyal davranış değil; aynı zamanda bir medeniyet anlayışıydı.
Anadolu kültüründe “ben” yerine “biz” vardır. Komşunun aç yatması ayıp sayılmış, yolcu kapıdan çevrilmemiş, çocuk yalnız bırakılmamıştır. Bu anlayışın en güçlü yansıma alanlarından biri de eğitim olmuştur. Çünkü bizim geleneğimizde okul sadece ders anlatılan bir bina değildir. Okul; paylaşmayı öğrenen çocukların, birbirine omuz veren öğretmenlerin ve eğitime gönül veren ailelerin ortak yuvasıdır.
Eskiden bir çocuğun başarısı sadece kendi başarısı değildi. Mahallenin öğretmeni, komşusu, akrabası o çocuğun geleceğinde pay sahibiydi. Bir öğrenci düştüğünde yalnızca ailesi değil, çevresi de onu ayağa kaldırmaya çalışırdı. Çünkü Anadolu irfanı, insanı yarışarak değil dayanışarak büyütmeye inanıyordu. Bugün ise eğitimde giderek artan rekabet dili, çocukların omuzlarına ağır bir yalnızlık bırakıyor. Herkes daha başarılı olmak için koşarken, birlikte yürümenin değeri unutuluyor.
Oysa gerçek eğitim; sadece akademik bilgi vermek değildir. Eğitim aynı zamanda merhameti, paylaşmayı, sabrı ve birlikte yaşamayı öğretebilmektir. Bir öğrencinin sınıfta arkadaşına kalem vermesi de eğitimin parçasıdır, bir öğretmenin öğrencisinin derdiyle ilgilenmesi de… Çünkü insan karakteri yalnızca kitaplarla değil, yaşanan kültürle şekillenir.
Bu noktada Anadolu’nun “sofra kültürü” bize önemli bir şey hatırlatıyor. Anadolu’da sofralar sadece yemek yemek için kurulmazdı. Sofra; gönüllerin birleştiği, kırgınlıkların unutulduğu, paylaşmanın çoğaldığı bir alandı. Aynı tabaktan yemek yemek, aynı duaya “amin” demek, aslında görünmeyen bir kardeşlik bağı kurardı.
Bugün okullarda yapılan veli buluşmaları, aşure günleri, kermesler ya da paylaşım etkinlikleri bazen küçük organizasyonlar gibi görülüyor. Halbuki bunlar, Anadolu’nun kadim dayanışma kültürünün eğitimde yaşayan izleridir. Aileyle öğretmenin aynı ortamda bulunması, çocuğun okulunu sadece ders görülen bir yer olarak değil, aidiyet hissettiği bir yuva olarak görmesini sağlar. Çünkü çocuklar, sevginin olduğu yerde öğrenmeye daha açık hale gelir.
Belki de bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey; eğitimin ruhunu yeniden hatırlamaktır. Sadece sınavlara hazırlayan değil, hayata hazırlayan bir eğitim anlayışına… Çocuklara yalnızca başarılı olmayı değil; paylaşmayı, dayanışmayı ve birlikte güçlenmeyi öğreten bir anlayışa…
Çünkü Anadolu irfanı bize şunu söyler: İnsan tek başına büyüyebilir belki, ama ancak birlikte olursa kök salar. Ve kökü sağlam olmayan hiçbir toplum, geleceğe güçlü yürüyemez.