Yozlaşmak: 1.Kişi, toplum vb. özündeki iyi niteliklerini, değer yargılarını, birtakım dış etkenlerle yitirerek bozulmak, kötüye gitmek; dejenereleşmek, dejenere olmak, tereddi etmek.
2.Dönüşen, bir halden başka bir hale geçen.
Evet, işte tam da bu… Toplumun şu an içinde bulunduğu durumu açıklayan kelime… ne yazık!
Toplumu tanımlarken toplumu oluşturan unsurları, bizleri hepimizi genciyle ihtiyarıyla çocuğuyla kadını erkeğiyle her bir ferdi kastediyorum. Yozlaşma her kesimi etkiliyor maalesef! Bunun başlıca aktörleri de tüm medyaya ev sahipliği yapan ve taraflar arasındaki etkileşime aracılık eden kitle iletişim araçları. Her alanda modayı(!)ve ikonlarını belirleyen goygoycu, kural koyucu ve uymayanları anında linç eden, sistemin dışına iten bir süper güç. Günümüzde değil ondan ari olmak, onsuz hayatta kalmak bile neredeyse imkânsız. İşte bu sebeple toplumun her kesimini etkiliyor diye başladım söze. Her yaştan insanı avucunun içine alacak argümanı mevcut. Algoritmanın dışında kalmak mümkün değil. Eskiden beri herkesle dost olandan korkulması gerektiğini savunurum. Alın işte kanıtı! Hepimizin dostu, arkadaşı, sırdaşı, yakını olmayı başardı. Avunduğumuz, sığındığımız, keyifli vakit geçirdiğimiz(!) olmazsa olmazımız handiyse artık ayrılmaz bir parçamız, uzantımız…
Önceleri sureti yalnızca radyo ve televizyonda görünürken şimdilerde WhatsApp, Youtube, Facebook, Instagram, Twitter, Snapchat, Tik tok gibi hepimizin bir veya birkaçına kayıtlı yahut en azından aşina olduğumuz sosyal mecralarca kuşatılmış durumdayız. Bu artık sanal olmaktan çoktan çıkmış ve tüm dünyayı internet denilen ipiyle bir yumak gibi saran devasa bir ağ.
İsim, yaş, cinsiyet, konum, banka hesap numarası gibi kişisel bilgilerimizi, fotoğraflarımızı gönül rahatlığıyla paylaştığımız bu sanal dostlar(!) topladıkları bunca veriyle ne yapmayı planlıyorlar acaba? İnsanlık kendi kıyametini hazırlıyor olabilir mi? Bilim kurgu filmlerinde izlediğimiz dünyayı ele geçiren robotların hikayesi belki de yalnızca birilerinin yazdığı masum bir senaryodan ibaret değildir.
Yozlaşmadan girip kıyamet senaryolarından çıktık ama asıl konuya henüz gelemedik. Efendim, dünyanın en büyük ses akışı ve medya hizmet sağlayıcılarından biri olan Spotify, (Yaklaşık 650 milyon aktif kullanıcısı varmış) geçtiğimiz günlerde 2024 yılının en çok dinlenen şarkılarının listesini yayınladı. Listenin Türkiye ayağında ilk beşe bir göz gezdirdim ve hayretler içinde kaldım.
Şarkıcıların isimleri nickname yani takma ad şeklinde ve okunması ve yazılması bir hayli güç. Müzik türü Rap ağırlıklı ve çoğunda belirgin bir cümle niteliği taşıyan sözleri yok. Birtakım anlamsız ve garip sesler (öksürük, tükürük, efendime söyleyeyim tarih öncesi haykırışlar vb.) sürekli tekrar ediliyor ve minutaj tutulduğunda bildiğimiz şarkılara göre oldukça kısa. İçinde söz olanlarda kullanılan kelimeler ise kadın, para, madde ve araba markası gibi birkaç başlık etrafında şekilleniyor. İçerik olarak argo ve uydurma kelimelerin bol bol yer aldığı dikkatlerden kaçmıyor. Bu da güzel dilimizin biraz daha baltalanması ve yozlaştırılması demek. Şarkılarda ayrıca kadınlara yönelik aşağılama, ezme, kategorize etme, zevk ve eğlence unsuru olarak nitelendirme bol miktarda mevcut. Üstelik kadınların seslendirdiği şarkılarda bile bu böyle. Şarkı isimlerine misal verelim: (belki vermesek daha iyi!) “Cıstak”, “Lan”, “Doğuştan Beri Haklıyım”, “nE!?”, “Sopa”, “Salla Salla”, “Jet Baba” …Bir bencillik, bir farklı eğilimleri yüceltme hatta gurur duyarak haykırma, bir hayatı hafife alarak basitin basitine indirgeme, bir haz, hız, madde tapıcılığı, ruhsuzluk, bir uydurmacılık, taklitçilik bir köklerinden hızla kopuştur gidiyor!… Nereye gidiyoruz? Bu kendi dünyalarına çekilmiş değer yoksunu, kültürel açıdan can çekişen ve can çekiştiğinin bile farkında olmayan gençlik bizim geleceğimiz dediğimiz emanetçilerimiz mi? Eh, ne demeli, mirasyedi bir kuşağın yetiştirdiği de böyle değerlerinin farkında olmayan, her türlü nimetin nankörü, köksüz ve bunun için de rüzgârın önünde sürüklenen bir nesil olurdu ancak!
Şimdi, sözüm okur yazar camiaya. Hanımlar, beyler; efendiler! Bu şarkıları yapan ve dinleyenler, geleceğimiz olan, umudumuz olan canımız ciğerimiz olan gençlerimiz ve çocuklarımızdır. Dış mihraklar el birliğiyle bizi kimliksiz, kişiliksiz, tarihsiz, kültürsüz bırakmanın peşinde ve gayet de başarılılar, amenna. Peki ya bizler, bu ülkenin vatandaşı okumuş yazmış mürekkep yalamış entelektüelleri bunca okuma ve yazmayı ve dahi üretimi ne için ve kimin için yapmaktayız? Çocuklarımıza bir fayda sağlamayacaksa geleceğe bir ad bırakmanın, aleme avaze salmak hasebiyle hoş seda bırakmanın ne anlamı var? Yoksa tüm mesaimiz bir kuru emek midir? Neden yazıyoruz, neden üretiyoruz? Egomuzu tatmin için mi, kendimiz çalıp kendimiz oynamak için mi yoksa bir amme hizmeti, bir farzı kifaye, bir sadaka- i cariye niyetine mi? O hep bahsi edilen “Fil dişi kulesinde” topluma yabancılaşarak yaşayan aydınlar sakın biz olmayalım! Çocuklarımızın derdini anlatmaya kelimesi yok! Kelimesi olmayan bir insan neyi düşünebilir, düşünemediği, adını koyamadığı duygusunu nasıl ifade edebilir? Bir de onları sekiz yıllık mecburi temel eğitimden geçiriyoruz! Çoğunun tek derdi zenginlik, markalı arabalar ve gününü gün etmekten ibaret. Bir idealleri yok. Uğrunda çabalamak ve savaşmak için bir ülküleri yok. Mutluluğu zenginlikte, doyumu keyif verici ve bağımlılık yapan maddelerde arıyorlar. Bilgiye ulaşmak tarihin hiçbir döneminde şimdiki kadar kolay olmamıştı. Ansiklopedilerce bilgi parmağımızın ucunda ama yine tarihin hiçbir döneminde cahillik bu kadar ayyuka çıkmamıştır herhalde. Bunu sebebi nedir? Her şeyden evvel bunca matbuat, basın yayın, yazılar, eserler, düşünce mahsulü kitap, gazete, dergi vs. ile başaramadığımız yani ki gençleri okumaya, araştırmaya, öğrenmeye yönlendiremediğimiz gerçeği yüzümüze tokat gibi çarpmakta. Bunun yanında bu müzikleri yapanların onları kolayca etkileyebilmesinin esrarı ne ola? Yeni neslin ‘anlaşılamıyoruz’ serzenişi gibi bizler koca koca insanlar da çıkıp ‘sözlerimize kulak tıkıyor, yayınları okumuyorlar, diyerek eli kolu bağlı somurtup oturacak mıyız?
Yangın yalnızca mutfakta değil. Yangın her yerde; evde, sokakta, okulda, toplu taşımada, çarşıda, pazarda ve en önemlisi kafaların içinde!
Burada şu soru akla geliyor: Gençler hislerden yoksun hissedemez, duyamaz bir hale geldi de ondan mı sözü kıt hatta sözsüz müzikleri(!) tercih ediyor yoksa hisleri yerli yerinde fakat bunları ifade edecek kelimeleri mi yok. Belki her ikisi de. İşte asıl düşünülmesi gereken nokta bu. Hangisi daha kötü doğrusu bilemedim. Bunun sorumlusu kim? Dış mihrakları suçlamak her zaman en kolayıdır. Bu noktada elini taşın altına koyacak gerçek babayiğitler (burada cinsiyetçi bir kullanım anlaşılmasın zira nice babayiğit kadınlar tanırız.) beri gele! Evde, okulda, sokakta çocukları gençleri nasıl neyle yakalayacağız? Bunun yanında bizler ve bizden önceki nesil arasındaki kuşak çatışmasıyla biz ve bizden sonrakiler arasındaki çatışmanın kıyas kabul etmeyeceği gerçeğini teslim etmek gerek. Zira birkaç on yıllık değil birkaç yüzyıllık uçurum mevcut. Çocuklarımız, gençliğimizde hayal edemeyeceğimiz teknolojinin içine doğdular. Bizler teknolojinin göçmeni iken onlar yerlisi ve bu bile başlı başına bir çatışma sebebi.
Gençler zenginliği imajda ve heyecanda aramaktadır. Bundan dolayı duygulanımlar yok sayılıyor ve böylelikle ortada söze dökülecek bir mefhum kalmıyor. Müzik uyuşmanın ve geçici haz ülkesinin bir piyonu konumundadır. “Suyun yüzeyindeki kütükler gibi hareketi kendinden menkul olmayan akışın ve debinin esiri, net çağının lanetleri ve nimetleri arasında ahengini yitiren bu yeni neslin yazgısı, dikkatle beraber hakikati de yitirenler olarak tarihe geçecektir” *
*Dijital Yozlaşma ve Etik, Aydın Karabulut.
Nurettin Topçu’ya göre bu iş bir maarif işidir ve bir neslin kurtuluşunu ancak maarifinin yükselmesinde aramak lâzımdır.
Topçu ayrıca son üç yüz yılda gençlerin karakterindeki çözülmeyi önlemek için sapılan yolları da arızalı bulur.
Bunlar arasında taklit yolunu yaratıcılığı yok ettiği için, zayıflığını kabul etmenin iman ve ümidi yok ettiği için, bir lider beklemeyi de iradeyi yok ettiği için sakat ve yanlış bulur. Kadercilik ve determinizm (belirlenircilik, gerekircilik) hep bu yanlış çözüm yollarının dayandığı çıkmaz sokaklardır.
“Vazife karşısında verilen hürriyet tepkisi, asrımızın hoyratlığıdır. Bu bahaneyle yer yer mecburiyetleri inkâr eden genç zümreler, kutsal görevleri birer birer çiğnediler. Bütün bunların başında gelen itaat, eski bir put gibi tekme ile devrildi.” N.Topçu
Bu beka meselesinin çözümünü maarifin yükselmesinde aramalıdır, amenna fakat yalnızca bir bakanlıktan beklemek halihazırda görüldüğü gibi gerçekçi ve akıllıca değildir. Zaten bakanlığın uyguladığı yanlış politikalar her yıl müfredat ayarlarıyla oynama ve sık sık bakan değişikliği gibi kısır yollardan öteye de geçememektedir. Onun için aydın zümre, sivil toplum kuruluşları ve üniversitelerin iş birliğine ihtiyaç vardır. Bu aziz milletin okuttuğu yetiştirdiği evlatları sorumluluk bilinciyle başkalarından beklemeden vazife almalı ve memlekete, ecdada olan borcunu ödemelidir. Vatan, millet, milli kültür, maddi ve manevi değerleri yüceltmek ve korumak, dil ve yeni neslin inşası en birinci, ihmale gelmez ve devredilemez vazifemizdir.