Yağız atlar kişnedi, meşin kırbaç şakladı
Bir dakika araba yerinde durakladı…
“Hey Allah’ım sen sabır ver!”
Sen misin emekli olan? Al bakalım karının maskarası olduk iyi mi? Telefona bak Ulvi, iki ekmek al Ulvi, çöpü çıkarmayı unutma Ulvi, çamaşırları balkondan alıver yağmur geliyor Ulvi… Ulvi aşağı Ulvi yukarı! Bu kadın ben çalışırken ne yapıyordu acaba? Emekli olalım çalışmalara evden devam ederiz her gün işe git gel yorucu oluyor dedik, demez olsaydık. Karının işine yetişemiyoruz be kardeşim. Hayır, büsbütün işsiz değilim ki; yazıların tashihini yapıp gazeteye gönderiyorum ama yok adımız emekliye çıktı bir defa evde çalışman bir şey ifade etmez ki!
Sen onca sene çalış çabala koskoca ulusal gazeteye editör ol sonra da gel burada çamaşırları topla. Hey gidi günler hey! Kaç ünlü yazarın, şairin ham eseri gelip geçti bu ellerden? Neler gördü bu gözler nelere şahitlik etti? Pek çoğu rahmetli olmuş ustalardan ne fıkralar dinledi bu kulaklar? Bir gün hiç unutmam gazetede arkadaşlarla oturmuş çay içiyor yeni sayının son gözden geçirmesini yapıyoruz. Birden içeri ağzında piposu, gözünde yuvarlak gözlükleri, arkasında sırtından yaz kış çıkarmadığı haki renkli trençkotu, koltuğunun altına sıkıştırdığı gazeteyle Sabahattin Ali girdi. Gazeteyi önümüzde duran masanın üstüne fırlatarak ” kuzum ben bu yazıyı size böyle mi gönderdim Allah aşkına? Sözüm ona tashih yapıyorsunuz, ben ayaküstü bir göz gezdirmeyle neredeyse beş on yanlış yakaladım” dedi. Sonra gazetenin açık duran sayfasında tükenmez kalemle işaretlediği yerlerden birini şefimiz Raif Bey’e göstererek“Şuna bakın Allah aşkına ‘aykırmak’ nedir yani hele şu; ‘ususi’ ben böyle bir şey görmedim azizim teessüf ederim. Bir kere ben yalnızca yazı yazarken değil, günlük lakırdılarda da diksiyon yanlışlarını tashih etmeden duramayan bir adamım. Hatta bu nedenden ötürü evde Aliye Hanım ve ben ağız tadıyla bir kavga bile edemiyoruz.”diyerek bol tarafından esef dolu teessürlerini iletti. Ne naif insandı yarabbi; kızarken bile nezaketi elden bırakmıyordu. Yanlışlığın en kısa sürede düzeltileceğini garanti ederek ve hepimiz en az beşer kere özür beyan ederek Sabahattin Bey’i zar zor ikna ettik. Gazeteyi tekrar koltuğunun altına alarak odadan çıkmasını dar bekledik. Sonra bir kahkaha tufanı ortasında hep birden makaraları koyuverdik. Neden diyecek olursanız dizgide yeni işe başlayan çocuk Trakyalıydı ve yazı işlerinde yöresel ağza yer olmadığını henüz idrak edememişti anlaşılan. Son hafta çıkan nüshalarda buna benzer harf hatalarına sık sık rast gelmiş ve kendisini birkaç kez bizzat uyarmıştım fakat bu iş sandığımdan zor olacak gibi görünüyordu. O zamanlar bir insanı işten çıkarmak moda tabirle ‘harcamak’ kolayına tercih edilir bir hadise değildi. İlk hatasında kapı önüne konmazdı insanlar. Emek verilir, uğraşılır, son raddeye varmadan her yol denenir ve müspet bir netice beklenirdi…
Sonra bir gün Çukurova’nın kavruk kalemi Yaşar Kemal uğradı gazeteye. Direk müdürün yanına çıktı. Müdür Bey’in uzaktan akrabası olur kendisi. Yaklaşık iki saat odaya kapanıp bir şeyler konuştular. Çıkışta bizim odaya uğradılar. Yeni Romanı ‘Kuşlar da Gitti’ bizim gazetede tefrika edilecekmiş. İstişare sırasında dikkat ettim üstat bunca kitap yazmış, bunca ünlenmiş olmasına rağmen Anadolu’ya has sıcaklığından bir şey kaybetmemiş; dilini İstanbul’a uydurmaya çalışmamış, olduğu gibi saf, içten, samimi haliyle kalmayı başarmıştı. Bu düşüncemi arkadaşlarla paylaştım onlar da bana hak verdiler. Giderken ayaküstü başından geçen bir olayı anlattı bize. Bir gün Âşık Veysel’le sokakta kol kola yürürken Sait Faik’e rastlarlar. Yanlarından geçtiği sırada Sait Faik’in bıyık altı güldüğü hissine kapılır. Sonradan duyar ki Sait Faik doğruca Çiçek Pasajına gider ve arkadaşlarına “Az önce yolda iki adam gördüm tek gözle ilerliyorlardı” der. Malum ya Âşık Veysel’in iki, Yaşar Kemal’in bir gözü görmemektedir…
Bu işi yani gazeteciliği yaptığım için kendimi daima şanslı hissettim. Bir daha dünyaya gelsem yine aynı meslekle iştigal ederdim şüphesiz. Bu işe merak salmama vesile olan birçok kalem erbabından hemen aklıma gelen ve benim için yeri her zaman ayrı olan Faruk Nafiz Bey’in eserlerini döne döne kaç kez okumuşumdur ben bile bilmem. Hatta çoğu ezberimdedir. Şarkın Sultanları, Bir ömür Böyle geçti, Elimle seçtiklerim, Tatlı Sert, Akıncı Türküleri… Hepsi birbirinden güzel birbirinden değerli benim için. Önceleri aruzu benimserken daha sonra heceyle muhteşem eserler vererek bu konuda da üstün maharetini ortaya koyar. Türk’ün dilini yücelttiği dörtlüğünde yeni nesle ustalıkla çizilmiş bir yol haritası bırakır handiyse:
Ana Dili
Hangi sözlerle ninem gönlünü açmışsa bana
Ben o sözlerle gönül vermedeyim sevgilime
Sözlerim ninni kadar duygulu olmak yaraşır
Bağlıdır çünkü dilim gönlüme, gönlüm dilime.
Eserlerinin hepsi şahane hepsi birbirinden değerlidir de ben en ziyade Han Duvarları’nı severim. Ah ne müstesna bir şiirdir o! Kayseri’ye tayin edildiği sıra yolculuğu boyunca gözlemlerini bir nakkaş titizliğiyle ince ince nakşeder dizelerine. Hele o son mısralardaki Maraşlı Şeyh Oğlu’nun hazin öyküsü yok mu her okuyuşta içimi sızlatan aynı menus hissiyatı yaşatmıştır bana…
-Ulvi Bey, buyur şöyle karşılıklı bir kahve içelim senle bak bol köpüklü yaptım sevdiğin gibi.
-Sağ ol hanım eline sağlık.
-Ha neredeyse unutuyordum; dün telefonda bizim kızla konuşuyordum…
-Hangisiyle?
-Büyükle işte canım dur sözümü kesme!
-Ee?
-E si torunlarla çarşıya çıkmışlar. Gezerken akvaryumculardan birinin camekânında yavru bir kedi görmüşler. Oğlan tutturmuş ille de alalım diye.
-Malum ya…
-Almışlar mamasını, çantasını, gerecini vs. tam çıkarlarken bizim kız akıl edip satıcıya sormuş canlı hayvanla otobüse binmenin mahzuru olup olmadığını. Adam işgüzarlık edip yok hanımefendi kucağınızda bile olsa karışmazlar, içiniz rahat olsun demiş. Atatürk Anıtı’yla Kültür Park’ın arası yürüyerek baya çeker bilirsin a? Ellerinde eşyalarla otobüs duraklarına kadar yürümüşler. Neyse otobüs gelir. Bizimki kendinden emin bindirir çocukları, tutar biletleri o sırada şoför sorar; çocuğun taşıdığı kutudaki canlı hayvan mı diye. Bizimki Hâlâ oralı değil ne de olsa satıcıya güveni tam, koridorda ilerlemeye çalışır.
-Ee?
Hâsılı kelam şoför söylenmeyi sürdürür, yolcuların da müdahalesiyle bizimkileri otobüsten resmen atarlar!
-Yapma yahu? Kötü olmuş tüh!
-Kız diyor ki babam bunu gazeteye bildirsin belki haberi yapılır da birileri ders alır. Bu ne biçim esnaflık, bu nasıl tahammülsüzlük böyle?
-Doğru söylemiş fakat…
-Ne fakat?
-Ben gazeteyi arar, çocuklara söylerim söylemesine onlar da beni kırmaz, haberi yaparlar sağ olsunlar ama bu neyi değiştirir? Ülkede gazete okuma oranları bu kadar düşükken, televizyon, internet, sosyal medya insanların hayatında başköşeye yerleşmişken; elimizdeki illette gece gündüz kaza, hastalık, yangın, zelzele, hırsızlık, kapkaç,yaralanma, cinayet ve ölüm haberleri saniyeler içinde gözümüzün önünden su gibi akar ve anında tüketilirken ve maalesef bu haberlere karşı insanlar bir çeşit tepkisizlik, uyuşma, duyarsızlaşma, hali geliştirmişken… Küçük bir kediciğin bir meta gibi alınıp satılması, esnafın kar etmek uğruna aldatmaya, yalana başvurması; toplu taşıma araçlarına insanlıktan nasibini almamış niceleri alınırken küçücük bir yavru için koca koca adamların ortalığı velveleye vermesi ne derece ses getirir işte bundan pek emin değilim…