İyi olanı çoğaltmak, biraz da gönül dili ile söylemekten geçiyor. Elbette gönül hanesinden gelmeyen sesler milletin feraseti ile layık olduğu muameleye tabi tutulur.
Bir toplum, enerjisini nasıl harcadığıyla kaderinin hasılasını tayin eder. Vuruşarak tüketenler, her cephede biraz daha eksilir. Paylaşarak çoğaltanlar ise görünmez bir bereketin içinde büyür. Fakat bundan daha ince bir hat daha vardır: Çatışmayı bizzat besleyerek kendi kalelerini tahkim edenler… Onlar için gerilim bir arıza değil, bir yakıttır. Gürültü arttıkça meşruiyetlerini güçlendirir, fay hatlarını derinleştirdikçe yerlerini sağlamlaştırırlar.
Bugün Ankara’da bir reklam panosunda karşıma çıkan bir fotoğraf, işte bu uzun hikâyeyi zihnimde yeniden kurdu. Koç Grubu’nun tanıtımında yer alan başı açık öğrenci ve başörtülü veli… Basit bir görsel olarak görülebilir. Oysa Türkiye’de semboller çoğu zaman kelimelerden daha çok şey anlatır. Hele ki bu sembol, yıllarca belirli bir sosyolojik mesafeyle anılmış bir yapının, bir sermaye grubunun vitrininde yer alıyorsa, mesele yalnızca bir tercih olmaktan çıkar.
Türkiye’de büyük sermaye ile ideolojik statü arasındaki ilişki, hiçbir zaman sadece ekonomik tarafı ile sınırlı kalmadı. Uzun yıllar boyunca bu ilişkinin istikametini tayin eden rüzgârın yönü, çoğunlukla dışarıdan esiyordu. Amerikan etkisi, yalnızca politikada değil, kültürel ve ekonomik zihin dünyasında da belirleyici bir rol oynadı. Bu durum, yerli hassasiyetlerin kimi zaman ötelenmesine, kimi zaman da görmezden gelinmesine yol açtı.
Süleyman Demirel’in o meşhur benzetmesi bu kırılgan dengeyi veciz bir şekilde anlatır: “Büyük devletlerle iş yapmak, ayı ile aynı yatağa girmeye benzer!.” Bu söz, yalnızca bir dış politika tespiti değildir elbette. Bu tespit yahut bakış aynı zamanda uzun yıllar boyunca Türkiye’nin idaresini üstlenmiş bir ismin içinde bulunduğu edilgenliğin de bir itirafıdır. Nitekim Demirel’in bu benzetmeyi İsmet İnönü’den devraldığını vurgulaması, sürekliliği olan bir zihniyetin altını çizmekte. Dün İngiltere, sonra Amerika… Hep bir “büyük(!)” merkeze göre pozisyon alan bir ülke psikolojisi. Arkasında beslediği kocaman bir ‘’neden’’ sorusu ile birlikte?
Bu çerçevede büyük sermaye gruplarının duruşu da çoğu zaman bu küresel denklemin içinde şekillendi. Koç Grubu’nun yıllar boyunca Batı ile kurduğu yakın ilişki, bu algının en güçlü örneklerinden biri olarak hafızalara yerleşti. 28 Şubat sürecinde Ankara kulislerinde fısıldananlar, bu ilişkinin sadece ekonomik değil, siyasal alanda da etkili olduğuna dair kanaatleri besledi.
Fakat zaman, yalnızca takvim yapraklarını değil, güç dengelerini de değiştirdi. Türkiye son yıllarda kendi iç dinamiklerini yeniden tahkim etmeye çalışan bir süreçten geçiyor. Devletin farklı kademelerinde yapılan “temizlikler”, yalnızca bürokratik bir düzenleme olmaktan öteye anlamlar içermekte. Bu yeni durum aynı zamanda egemenlik alanının yeniden tanımlanmasıdır. Bu dalganın sermaye dünyasına da dokunmaması düşünülemezdi.
Bugün gelinen noktada, büyük sermaye ile siyaset arasındaki ilişkinin yeni bir dil kurmaya çalıştığı görülüyor. Beştepe’de zaman zaman verilen fotoğraflar, Koç Grubundan ailece yapılan ziyaretler, vitrinlerde beliren yeni yüzler… Bunların her biri, tek başına kesin hüküm verdirmez. Ancak birlikte okunduğunda, yön değiştiren bir pusulayı işaret etmektedir. Ancak ”Acaba bu değişime direnenler var mı, varsa da bunlar kimler olmakta?” sorusunu da sordurarak!
O başı açık öğrenci ve başörtülü veli fotoğrafı, belki de bu değişimin en net ve en çarpıcı sembollerinden biridir. Bu bir “hidayet” meselesi midir, yoksa güç dengelerinin zorladığı bir uyum arayışı mı? Ya da ‘’sen veli olarak başörtülü olabilirsin ancak çocuğun başı açık gelecek!’’ şeklinde bir bilinçaltı mesajı mı? Veya da ‘’ey başörtülüler siz bana ancak müşteri olabilirsiniz. Çalışan ya da öğrenci olmak için halen başınızı açmanız gerekiyor’’ şeklinde bir tedâî mi?
Bunu zaman gösterecek. Fakat kesin olan bir şey var: Türkiye’de artık eski reflekslerle hareket etmek, eski merkezlere yaslanmak devri çok gerilerde kaldı. Bu durumu eski çamlar bardak oldu şeklinde anlaşılmalıdır.
Zamanın Türkiyesi’nin mesajı nettir: Bu toprakların hikâyesi yeniden yazılıyor. Bu hikâyede yer almak isteyenler, artık bakışlarını dışarıya değil, içeriye, Türkiye’ye, kendi tarihi kültür köklerine çevirmek zorunda.
Bir fotoğraf bazen bir dönemin özetidir. Ve bazen bir reklam panosu, uzun bir siyasi tarihin sessiz ama derin bir dipnotu olabilmektedir.
Türkiye, ya vuruşarak tüketenlerin kısır döngüsünde oyalanacak ya da paylaşarak çoğaltanların inşa ettiği yeni bir dengeye yürüyecek. İlki dükalıklar kurup adacıklardan beslenenlerin ihtiras konvoyunun güzergahına çıkar. İkincisi ise ummanlara açılıp yeryüzünde büyük hikâye yazmak isteyenlerin yol haritasıdır. Asıl mesele, hangi tarafın sadece konuştuğu değil, hangisinin gerçekten çoğalttığının yakından görülmesidir.
Okuyanlara verilmek istenen mesaj çok açık: Bu ülkenin hikâyesi yeniden yazılıyor. Bu hikâyede yer almak isteyenler yönünü dışarıya değil, Türkiye’ye çevirmek zorunda.