Bundan elli yedi yıl evvel Fatih Altay ile İstanbul İlim Yayma Vakfı Bayazıt Çarşıkapı Öğrenci Yurdu’nda aynı odayı paylaştık. Fatih Altay, Yüksek İslam Enstitüsünde okuyordu. Ben de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde okuyordum. Yurt arkadaşlarımızdan Hacı Bekir Karlığa, Kemal Yavuz, Hasan Büyükhatip, Abdülkadir Subaşı ve Fatih Altay ile dostluğumuz kavi idi.
Bayazıt Çarşıkapı, Çorlulu Ali Paşa Camii medresesindeki öğrenci yurt hücremiz bir huzur mekânı idi. Oda arkadaşım Fatih Altay; munis, fazıl ve sofu meşrep bilge biri idi. O, tarih boyunca yetiştirdiği Nakşibendi âlimleri ve ulemaları ile “Küçük Medine” olarak anılan Burdurlu bir Yörük beyi idi.
Onun sessizliği bizim için bir teminattı. Bizler münakaşa ve müzakereler yaparken o, eli yüzünde, huşu içinde hep bizleri sükût ile dinlerdi. Okuduğunu asla unutmazdı. Gelen misafirlerimizden de rahatsız olmazdı.
Fatih Altay; emin, güvenilir, Burdur’un yiğit bir evladı olup Mehmet Âkif tabiatlı idi. Sözü özü birdi. Kavgalardan da asla geri durmaz, hasta hâline bakmaz, bizimle birlikte eylemlerde bulunurdu.
Bizler ayrıca kültürel çalışmaların içinde idik. Nihat Armağan, Üretmen Han’da Diriliş Dergisini çıkaran büyük şair ve mütefekkir Sezai Karakoç ile iyi dost idiler. İkisi de Büyük Doğu’nun uç beyleri ve sönmez kandillerindendi.
Diriliş Mektebinin mimarı Sezai Karakoç ve Hilal Dergisinin orta direği Nihat Armağan, benim yanımda yerleri doldurulamaz iki gönül kahramanıdır. Onlarla birlikteliğimiz bizim için bir nimet idi.
Hilal Mecmuasında Osman Tunç ile kültür ve edebiyat sahifesini hazırlıyorduk. Bir gün Nihat Armağan abi: “Sezai ağabey bizden bir çiğ köfte istiyor, İbrahim Halil?” demişti. Kendilerine: “Emrin olur ağabey. Siz ne zaman isterseniz biz hazırız.” dedim.
Nihat Armağan ağabey, Mahmut Alagöz, Abdülkadir Subaşı, Osman Tunç, Selahattin Cihan ve ben sık sık Sezai ağabeyle bir araya gelirdik. Bu, kâh Üretmen Han’da Diriliş Dergisinde, kâh Küllük’te olurdu. Sezai ağabey Nihat abiyi çok severdi.
Topkapı Sarayı’nın Gülhane giriş kapısının tam karşısındaki İstanbul Adli Tıp binasının arkasındaki çıkmaz sokakta bulunan Sezai Karakoç ağabeyin evinde bir çiğ köfte ziyafeti verecektik. Çiğ köfte malzemelerini Çarşıkapı İlim Yayma Cemiyeti Öğrenci Yurdu’nda yıkadım, doğradım ve hazırladım. Çiğ köftenin kara etinden Urfa bulguruna ve isotuna kadar, leğen de dâhil, doğranmış yeşilliklerle birlikte Sezai ağabeyin bekâr evine götürdük.
O gün muhteşem bir çiğ köfte ve şahane bir bostana yaptık. Görkemli bir sofra oldu. Ayrıca bu sofra muhteşem şiirlerle daha da şenlendi. Sezai ağabey bostanayı çok sevdi. Kalan bostanayı da “Yarın yerim.” diye saklamak istedi.
Bostanayı bakır kapta saklayacağını sandım. Bakır kabın kalayının iyi olmadığını görünce: “Ağabey, bu kapta kalırsa bostana bozulabilir. Bu da insanı zehirler. Kalayı iyi değil bu kabın.” dedim. “Yok, başka kaba alırım.” dedi.
Çiğ köfteden sonra sohbet ettik. Nihat Armağan özel sorular sordu. Sezai ağabey o dingin hâliyle cevaplar verdi. O gün çiğ köfte yoğurma işini tamamen bana havale etmişlerdi. O gece gerçekten çok güzel bir köfte olmuştu. Üstüne bir de peynirli helvayı Urfa’dan gelen taze peynir ve Urfa tereyağıyla yaptık.
O gece geç saatlere kadar sohbet koyulaşarak devam etti. İki gün sonra Kurban Bayramı geliyordu. Müsaade isteyip ayrıldık. Ben ile Abdülkadir yurda, diğerleri de evlerine gittiler.
Bayramın birinci günü Fatih Altay ile Sezai ağabeyi ziyarete gittik. Kapıyı çaldık, ses veren olmadı. Komşusu pencereden seslendi: “Sabah erkenden eşim Sezai Bey’i hastaneye götürdü. Geceden rahatsızlanmış.” dedi.
Hemen Çapa Tıp Fakültesi Hastanesine gittik. Acil serviste Sezai ağabeyi bitap hâlde bulduk. Gözleri kapalıydı. Hemen süt aldırıp içirdik. Bir süre sonra kendine geldi.
“Beni zehirlediler.” dedi.
Prof. Dr. Süleyman Yalçın hocaya haber verdik. Hoca hemen müdahale etti. Midesi yıkandı, serumlar takıldı. Saatler sonra kendine geldi.
“Beni Küllük’te çayıma azar azar zehir katarak zehirlediler.” dedi.
Hamdolsun kurtuldu.
…
Aziz dostum Fatih Altay ile ikinci bir bayram hatıramız da unutulmazdır. Bayram sabahı İstanbul sokaklarında dolaşırken, yorgunluk ve yalnızlık içinde Küllük’e vardım. Orada Fatih’i tek başına buldum. Birbirimizi görünce gözyaşlarına boğulduk.
Birlikte yurda gidip kavurma yaptık, ekmek aldık, soframızı kurduk. Açlığın, dostluğun ve bayramın en sade ama en derin hâlini yaşadık.
Yıllar sonra yollarımız ayrı şehirlerde devam etti. O Burdur’da öğretmenlik yaptı, ben Urfa’da görev aldım. Ancak dostluğumuz hiç kopmadı.
Yaş ilerledi. Fatih Altay Antalya’da bir huzurevine yerleşti. Onu ziyaret ettirdim. Çok memnun oldu. Son konuşmamızda helalleştik.
Ve nihayet… Kurban Bayramına az kala, seksen yedi yaşında Hakk’a yürüdü.
O çıktı açık alınla bir kutlu sefere.
Allah rahmet eylesin. Mekânı cennet olsun.
Aziz dava arkadaşım Fatih’im, yolun açık olsun. Düğün günün kutlu olsun. Bizden selam söyle önden giden yârenlere.
Biz de bir gün geleceğiz o gerçek âleme.
Bugün dünya sürgünün sona erdi. Ruhun şad, kabrin nurlarla dolsun.
Başta kederli ailene, gönül dostlarına, dava arkadaşlarına ve yetiştirdiğin yüzlerce öğrencilerine Yüce Rabbimden sabırlar diliyorum.
İlim âleminin başı sağ olsun.
İnna lillahi ve inna ileyhi raciun.
İbrahim Halil ÇELİK