Son yıllarda, eğitim alanında düzenlenen çalıştay, panel ve sempozyumlarda giderek belirginleşen bir akademisyen profili dikkat çekmektedir. Bu isimler, eğitim bilimlerinin eleştirel geleneğine yabancı olmadıkları gibi, toplumsal eşitsizlikler ve adaletsizlikler konularında da teorik bir farkındalığa sahiptirler. Ne var ki, bu farkındalığı doğrudan ve açık bir söyleme dönüştürmek yerine, “imalı ama ifşa etmeyen”, dolaylı ve örtük bir dil kullanma konusunda oldukça mahirdirler. Bu durum, eleştirel pedagojinin radikal söylemleriyle uzlaşmacı akademik pratikler arasında kalmış bir entelektüel tavır olarak yorumlanabilir.
Genellikle “dengeli yaklaşım” ve “nesnellik” retoriği altında, siyasi söylemin sivri uçlarını törpüleyerek konuşmayı tercih ederler. Onların “tarihsel bağlam”, “mevcut koşulların gerçekleri” ve “pragmatik gerekçeler” gibi kavramlar kullanmaları, mevcut sistemi eleştirir gibi görünürken aslında meşrulaştıran bir işlev görür. Bu kişilerin eleştirel izlenimi veren cümleleri, çoğu zaman yapısal ve kurumsal sorgulamalardan uzak olduklarının ve daha ziyade bireysel veya yüzeysel düzeyde kalmayı tercih ettiklerinin bir göstergesidir. Geliştirdikleri yumuşak üslubu, sıklıkla tekrarladıkları “Her iki tarafı da anlamak gerekir” türünden dengeleyici ifadelerle pekişirken, beden dilleri de söyledikleriyle uyumluymuş gibi görünse de bir o kadar da gergin ve temkinli bir hal yansıtır. Bu ikircikli tutum, hem “yeterince eleştirel olmamakla” suçlanmaktan kaçınma, hem de “iktidar karşıtı” bir pozisyona yerleştirilme endişesinden beslenir.
Hakikatin kendisinden ziyade, onun “kabul edilebilir”, “makul” ve “risksiz” bir versiyonunu tercih eden bu akademik profilin söyleminde belirli kalıp ifadeler öne çıkar:
• “Her şeyin bir dengesi olmalı; radikal söylemlerle bir yere varılamaz.”
• “Eleştiri elbette gerekli, ancak devlet kurumlarını yıpratmadan, yapıcı bir şekilde yapılmalı.”
• “Ben objektifim, ideolojik değilim; her iki tarafın da argümanlarını dinliyorum.”
İdeolojik olmak ile rasyonel olmak arasında çizdikleri bu keskin sınır, onları gerçek bir rasyonel konuma taşımaktan ziyade, daha çok bir öz-koruma stratejisine yönlendirir. Bu sınır, “nesnel mesafe” veya “ahlaki tarafsızlık” gibi sunulsa da özünde politik bir savunma mekanizmasıdır. Dolayısıyla, sessizlikleri veya dolaylı ifadeleri bilgisizliklerinden değil, tam aksine, fazlasıyla “farkında” olmalarından ve bu farkındalığın yüklediği sorumluluktan kaçınmayı tercih etmelerinden kaynaklanır.
Bu akademik figürlerin temel motivasyonunu, kariyerlerine ilişkin kimi beklentilerin gerçekleşmeme ihtimali veya akademik alanda marjinalleşme korkusu oluşturur. Bu korkular, onları güvenli bir zeminde, “orta akıl” olarak konumlanmaya iter. Ancak bu pozisyon, kaçınılmaz olarak “herkese hitap eden ama kimseyi tam olarak tatmin etmeyen”, “herkesin söylediğine kısmen katılan ama tam olarak onaylamayan” bir dilin ortaya çıkmasına neden olur. Bu dille, gördüklerini sezdirirler ama göstermezler; söylerler ama dokunmazlar; eleştirir gibi yaparlar ama aslında mevcut durumu pekiştirirler.
Bu figürlerin konuşmalarında en dikkat çeken unsurlardan biri de, ikna kabiliyeti yüksek, görünüşte nötr bir söylem kurgusudur. Bu kurgu, onları düşünsel olarak ulaşılır kılar, zira kimseyi doğrudan karşılarına almazlar. Ancak bu durum, dinleyici nezdinde güvenilir fakat silik, netleşmemiş ve derin izler bırakmayan bir entelektüel izlenim yaratır. Sanki her şeyi söylemiş gibidirler, ama aslında hiçbir şey söylememişlerdir.
Aslında bu akademisyenlerin bağlama duyarlılıkları, ihtiyatlı davranışları, eleştiriyi sürekli örtük kılma çabaları, sorumluluğu başka aktörlere havale etme eğilimleri ve geri planda kalma tercihleri, doğrudan entelektüel bir temkinlilikten ziyade, ahlaki bir cesaret eksikliğinin tezahürü olarak okunabilir. Bu türden akademik söylemler; ikna edici, bilgi yüklü ve uzlaşıya açık görünseler de, ahlaki ve siyasi bir sorumluluk anında net, tutarlı ve ilkeli bir pozisyon almadıkları sürece, nihayetinde yalnızca entelektüel bir dekorasyon işlevi görürler: Yumuşak ama etkisiz, dengeli ama yönsüz, akıllı ama risksiz, zarif ama sonuçsuz.
Oysa hakikat, zaman zaman rahatsız edici, kışkırtıcı ve düzen bozucu bir biçimde dile getirilmelidir. Akademik söylemin asıl işlevi, yalnızca bilgiyi aktarmak değil, aynı zamanda adaletsizlik karşısında ahlaki bir duruş sergilemek, eleştirel bir bilinç inşa etmek ve dönüştürücü bir etki yaratmaktır.
Günümüzde hakikatin tarafında duran ve hakikatin sesini yükselten; düşünceyi bir sığınak veya kalkan olarak değil, bir kılavuz ve dönüşüm aracı olarak kullanan akademisyenlere her zamankinden daha fazla ihtiyaç vardır.
Aksi halde, sessizlikle ve yarı aydınlıkla dolu akademik salonlarda, gerçek anlamda bir “ilim” birikmez; biriken ise, gelecek kuşakların yargısından çekinmemiz gerektirecek tarihi bir utanç ve entelektüel bir boşluk olur.