Geçenlerde YÖK ve Üniversitelerarası Kurul doçentlik kriterlerini değiştirdiğini duyurdu. Ama birkaç gün sonra nedensiz bir şekilde geri çekti. Bir açıklama da yapmadı. Değişen kriterleri okuyabilen bazı akademisyenler doçentlik şartlarının ağırlaştırıldığını söyledi. İleride ortaya koyulacak olan doçentlik kriterleri nasıl olacak bekleyip göreceğiz. Ancak bu konudan mülhem olarak akademik yükseltmelerin sil baştan ele alınması gerektiğini belirtelim.
Bunlardan ilki profesörlük ve doçentlik unvanları için yeni düzenlemelerin yapılması gerekliliğidir. Açıkçası özellikle sosyal ve eğitim alanlarında makale ve dergi enflasyonu yaşandığını kabul edelim. Bu nedenle profesörlük ve doçentlik kadrolarına yükseltme ve atamalarda profesörlük tezi / kitabı, doçentlik tezi / kitabı koşulu mutlaka getirilmelidir. Kitabı / tezi olmayan bir profesörün varlığı, en basit ifadeyle “kulağa hoş gelmiyor”.
Öte yandan profesörlük için doçentlikte 5 yıl bekleme süresi kaldırılmalı; bunun yerine her 5 yılda bir profesörlük kriterlerinin yeniden sağlanması şartı getirilmelidir. Bu şartı iki kez sağlayarak toplamda 10 yılını dolduran profesörlere “Ordinaryüs” unvanı verilmelidir.
Ayrıca niçin getirildiği anlaşılmayan ve dilimizin de alışmadığı “Dr. Öğretim Üyesi” gibi garip isimlendirme / unvan kaldırılarak yerine uzun süreden beri akademiye yerleşmiş olan “Yardımcı Doçentlik” unvanı geri getirilmelidir.
Yapılması gereken düzenlemelerden biri de doçentlikte her 5 yılda bir unvanın gerektirdiği kriterlerin tekrar sağlanması koşulu getirilmesidir. Çünkü kimi akademisyenlerin doçentlik sonrası atalete kapıldığı görülmektedir. Bu şart, bu durumdaki meslektaşları motive edebilir.
Eskiden uygulanan doçentlik uygulamasında olduğu gibi akademik yükseltmelerin tümü Yükseköğretim Kurulu (YÖK) tarafından merkezi olarak gerçekleştirilmeli ve yardımcı doçentlik, doçentlik ve profesörlük kadrolarına yükseltmede sözlü sınav zorunlu hale getirilmelidir. Çünkü sözlü sınavlar, kişilerin analiz yeteneklerini, anlatma kabiliyetlerini, felsefi derinliği göstermesi bakımdan önemlidir.
Son olarak akademik başarıyı teşvik etmek amacıyla akademik unvanlar arasındaki maaş farkı belirgin ölçüde artırılmalıdır.
Öte yandan üniversitelerde akademik etik açıdan dikkat edilmesi gereken hususlardan biri de, birinci ve ikinci derece akrabaların aynı fakültede görev almalarının engellenmesidir. Çünkü kimi fakültelerde aynı soyadlı hocaların varlığı, akademik açıdan bir sorun teşkil etmese bile, insanların algısını olumsuz yönlendirmesi bakımından sorunludur. Bu da bu tür hassasiyetin gösterilmesini elzem hale getirir.
Üniversiteleri durağanlaştırması bakımından ele alınması gereken hususlardan biri de “akademik hareketlilik” meselesidir. Bilindiği gibi akademik hareketlilik; öğretim üyelerinin üniversiteler arasında kısa süreli çalışmalar ve araştırmalar yapmak; iş birlikleri veya öğretim faaliyetleri gerçekleştirmek için hareket etmesini ifade eder. Ülkemizde bu bağlamdaki uygulamalar yurt dışına yönelik olarak Erasmus+ Programı, YÖK Mevlana Programı, TÜBİTAK ve YÖK destekli yurtdışı araştırma programları; yurt içine yönelik ise misafir (ziyaretçi) akademisyenlik, YÖK Doktora Sonrası Araştırma Programlarıdır.
Bu hareketliliklerden yurt dışına yönelik olanlar, daha çok teknik konulara ağırlık verilerek ve Batılı ülkeler tercih edilerek gerçekleştirilmektedir. Bu revize edilmeli, detaylı ve branş bazında çeşitlendirmeler ve kolaylıklar sağlanmalıdır. Bu bağlamda mesela Japonya, Çin, Güney-Kuzey Kore, Rusya, BAE gibi batı dışı ülkeler teşvik edilmelidir. Yurt içine yönelik hareketlilikte ise ciddi bir verim alındığı söylenemez. Bu nedenle yurt içi akademik hareketlilikte rotasyon sistemi tartışmaya açılmalıdır. Hâlihazırda hâkim, savcı, emniyet müdürü, vali, kaymakam, polis ve askerler için uygulanan rotasyon sistemi, akademisyenlere uyarlanarak akademik hareketlilik teşvik edilebilir. Bunun için YÖK tarafından belirlenecek “akademik bölgeler” sınıflaması yapılarak gerçekleştirilecek akademik rotasyon her beş yılda bir zorunlu olabilir.
Bu iki yetersiz ve etkisiz hareketlilik, bölümlerin çoğunun sadece batılı düşünceyi benimseyerek tek yönlü gelişmelerine, bazı bölümlerin içe kapanmasına, bazı bölümlerin ise akademik ataletine yol açmaktadır. Bu sorun, aynı şehirde lise okuyup, aynı şehirde üniversiteye giren, mezun olduktan sonra aynı üniversitede araştırma görevlisi olarak çalışmaya başlayan ve burada akademik kariyerini tamamlayan akademisyenlerin varlığıyla daha da derinleşmektedir. Bu durum, üniversitelerde akademik dinamizmin ve yenilikçi düşüncenin önünü tıkamaktadır.
Bu tür reformlar, Türk akademisinin daha dinamik, yenilikçi ve rekabetçi bir yapıya kavuşmasını sağlayacaktır. Aynı zamanda, akademisyenlerin bireysel ve bölgesel sınırların ötesine geçmesini destekleyerek akademik hareketliliğin ve liyakat esaslı sistemin güçlendirilmesine katkıda bulunacaktır.